2026-09-26 · 23 dk
1627 yazında Cezayir ve Salé'den gelen korsan gemilerinin İzlanda kıyılarına üç ayrı baskın yapıp yaklaşık dört yüz kişiyi kaçırarak Kuzey Afrika'daki köle pazarlarına götürmesini anlatır. Bölüm, Heimaey'de üç gün süren yağmadan, fidye toplamak için Avrupa'yı yürüyen papaz Ólafur Egilsson'a ve dokuz yıl sonra dönebilen elli kişinin hikâyesine uzanır.
izlandacezayir korsanlarıkölelik1627fidyeBir Kuzey Atlantik adasında, buzulların dibindeki balıkçı köylerinde, insanlar dört asır boyunca bir kelimeyle korkutuldu: Türkler. 1627'nin haziranında ufukta görünen yelkenler gerçekten oradaydı — ve geri döndüklerinde yanlarında adanın dörtte birini götürdüler.
1627 yazında İzlanda, Avrupa haritasının en uzak ve en savunmasız köşesiydi. Ada, Danimarka kralına bağlıydı; nüfusu 50 bin kadardı ve bu nüfus, ülkenin kıyı şeridine dağılmış küçük çiftliklerde, çim damlı evlerde yaşıyordu. Ne donanması vardı, ne düzenli ordusu, ne de surlu bir kenti. 1602'den beri yürürlükte olan Danimarka ticaret tekeli, İzlandalıların yabancı gemilerle alışveriş etmesini yasaklamıştı; dolayısıyla kıyıya yaklaşan her yelkenli ya kralın tüccarıydı ya da başı belaydı. Adanın güvenliği, coğrafyanın kendisine emanet edilmişti: Kuzey Atlantik'in buzlu sularının, sisin ve mesafenin kimseyi buraya kadar sürüklemeyeceği varsayılıyordu.
Bu varsayım, güney kıyısının on beş kilometre açığındaki takımadada özellikle tehlikeliydi. Vestmannaeyjar, yani Vestmann Adaları, denizden fırlamış on beş kadar volkanik kayadan oluşuyordu ve bunların yalnızca en büyüğünde insan yaşıyordu: Heimaey, yani Yurt Adası. Burası İzlanda'nın en zengin balıkçı üssüydü. Kışın morina sürüleri adanın çevresini doldurur, yazın kuş kayalıklarından yumurta ve kuş eti toplanırdı. Danimarkalı tüccarların limandaki ambarları, kurutulmuş balıkla tıka basa dolardı. 500 kadar kişi yaşıyordu Yurt Adası'nda; iki kilisesi, birkaç düzine çiftliği ve limanın ağzını koruyan küçük bir istihkâmı vardı. Skansinn, yani Tabya adı verilen bu taş sete birkaç top yerleştirilmişti. İngiliz balıkçılarının ve arada bir görünen korsanların caydırılması için yeterli sayılırdı.
O yaz, Akdeniz'in korsan limanlarından çıkan iki ayrı filo kuzeye yöneldi. Bunlardan biri Fas kıyısındaki Salé, yani Sela limanından geliyordu ve başında Hollanda'nın Haarlem kentinde Jan Janszoon adıyla doğmuş, sonradan Müslüman olup Murat Reis adını almış bir denizci vardı. 20 Haziran'da Sela gemileri, İzlanda'nın güneybatısındaki Grindavík balıkçı kasabasının önüne demirledi. Önce bir ticaret gemisi gibi davrandılar, sonra kayıklarla kıyıya çıktılar. Birkaç saat içinde kasabayı yağmaladılar, limandaki Danimarka ve Hollanda gemilerine el koydular, 12 ila 15 İzlandalıyı ve yabancı gemicileri esir aldılar. Ardından doğuya, valinin oturduğu Bessastaðir konağına doğru yol aldılar. Orada Danimarkalılar aceleyle birkaç top yerleştirip ateş açınca ve gemilerden biri sığlığa oturunca, korsanlar bu işten vazgeçip açık denize döndüler.
İkinci filo Cezayir'den geliyordu ve daha büyüktü. Temmuz'un ilk haftasında İzlanda sularına girdi, ama bu kez ada boyunca dolaşıp doğu fiyortlarına yöneldi. 5 ile 13 Temmuz arasında, başta Berufjörður olmak üzere doğu kıyısındaki vadileri taradılar. Çiftliklere baskın yaptılar, sığırları kestiler, evleri boşalttılar ve 110 kadar insanı gemilere bindirdiler. Doğu fiyortlarındaki insanlar için en acı ayrıntı şuydu: kaçacak yer yoktu. Çiftlikler birbirinden saatlerce uzaktı, haber bir dağ geçidini aşıncaya kadar baskın çoktan bitmiş oluyordu.
Haberin İzlanda'da yayılma hızı atın hızıydı, hatta çoğu zaman ondan da yavaştı; çünkü yolların çoğu patika, nehirlerin çoğu köprüsüzdü. Grindavík'te olanlar başkente birkaç gün içinde ulaştı, valilik uyarı gönderdi, kıyılarda gözcülük konuşuldu. Ama Vestmann Adaları'na giden tek yol denizdi ve o denizi aşmak, hava ve akıntı el verdiğinde mümkündü. Adadakiler, ülkenin öbür ucunda neler olduğunu tam olarak bilmiyorlardı. Bildikleri şey, yaz ortasının her zamanki telaşıydı: balığın kurutulması, kuş avı, Danimarkalı tüccarın gelip gitmesi.
16 Temmuz sabahı, ufukta yelkenler belirdi. Adalılar önce bunların beklenen ticaret gemileri olduğunu düşündüler. Gemiler limanın ağzına yaklaştı, sonra tuhaf bir şey yaptılar: dönüp adanın güneyine doğru açıldılar. Bunu yapmalarının bir nedeni vardı. Korsanlar, limanın toplarla korunduğunu biliyorlardı; içeri girmek yerine, savunmasız kıyıyı aramaya çıkmışlardı. Adanın güneyindeki taşlık bir burunda, kayıkların yanaşabileceği bir yer buldular. O burun bugün hâlâ Ræningjatangi, yani Haydutlar Burnu adıyla anılıyor.
Kıyıdan bakan adalılar için o dönüş manevrası, her şeyin anlamının değiştiği andı. Toplar limanı koruyordu; ama toplar, arkalarını dönmüş bir düşmana karşı hiçbir işe yaramıyordu.
Kayalara çıkan silahlı adamlar üç kol halinde adaya dağıldılar. Yurt Adası küçüktür; bir ucundan öbür ucuna yürümek birkaç saat sürer. Bu, saklanacak yerin az olması demekti. Adalılar ellerindekini bırakıp kaçmaya başladılar: kimi limandaki Tabya'ya, kimi kuzeydeki kuş kayalıklarına, kimi de adanın delik deşik volkanik zemininde açılmış mağaralara. Erkeklerin bir bölümü o sabah denizde, balıktaydı; döndüklerinde adanın ne halde olduğunu görüp geri açılanlar oldu. Kayalıklardan halatla sarkıp ulaşılamayan çıkıntılara tutunanlar, üç gün boyunca orada kaldılar.
Baskıncıların işini kolaylaştıran bir ayrıntı vardı: aralarında İzlandaca bilen, adanın coğrafyasına aşina kişiler bulunuyordu. Kayıtlara göre mağaraların yerini bilen bir rehber, saklananların ardına düştü. Kurtuluş umudu bu yüzden çabuk tükendi.
Adanın doğusunda, Kirkjubær, yani Kilise Çiftliği denen yerde rahip Jón Þorsteinsson oturuyordu. Kendi döneminde tanınmış bir ilahi şairiydi; yirmi yıldır adada görev yapıyordu. Baskını duyar duymaz ailesini ve ev halkını toplayıp yakındaki Rauðhellir, yani Kızıl Mağara adı verilen oyuğa sakladı. Orada fark edilmeden kalabilirlerdi. Ancak ev halkından yaşlı bir adam dışarıyı kollamak için mağara ağzından başını uzattı ve görüldü. Silahlı adamlar oyuğa yöneldi. Rahip Jón Þorsteinsson mağaranın içinde öldürüldü; karısı, kızı ve oğlu esir alındı. İzlanda hafızasında o günden sonra adı "şehit Jón" olarak anıldı. Mezar taşının nerede olduğu üç yüzyıla yakın bir süre bilinmedi; 1924'te Kilise Çiftliği yakınlarında bahçe kazan bir çiftçi taşı toprak altından çıkardı.
Yakalananlar limana, Danimarkalı tüccarların depo ve konutlarının bulunduğu yapılara götürüldü. Adalılar oraya Dönskuhúsin, yani Danimarka Evleri diyordu. Kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, balıkçılar, hepsi aynı taş duvarların arasına dolduruldu; dışarıda yağma sürerken içeride insanlar birbirinin ismini sayarak kimin eksik olduğunu anlamaya çalıştı. Depolardaki kurutulmuş balık, tüccarın malları, kiliselerin gümüş kapları, hayvanlar, ne varsa kayıklarla gemilere taşındı. Landakirkja, yani Landa Kilisesi ateşe verildi. Çiftlikler yakıldı.
Bütün bunlar üç gün sürdü. 16 Temmuz'da başlayan baskın 19 Temmuz'da sona erdi. Ayrılmadan önce korsanlar esirleri ayıkladılar. Bu ayıklama tamamen ticari bir hesaba dayanıyordu: Cezayir pazarında bir insanın fiyatını yaşı, sağlığı ve çalışabilirliği belirliyordu. Yolculuğun aylar sürecek olması, satılamayacak kadar yaşlı ya da hasta olanların gemide yer ve yiyecek harcaması demekti. Ayıklananlar Danimarka Evleri'nde bırakıldı ve binalar ateşe verildi. Geride kalanlar oradan çıkamadı.
Gemilere bindirilenler arasında adanın öteki rahibi de vardı: 63 yaşındaki Ólafur Egilsson. Karısı Ásta Þorsteinsdóttir hamileydi. İki oğullarıyla birlikte hepsi aynı gemiye alındı. Ólafur Egilsson'un sonradan yazacağı anlatıda, o üç günün en çok üstünde durduğu şey ne yağma ne de yangındı; insanların birbirinden koparılma biçimiydi. Aile üyeleri farklı gemilere dağıtıldığında kimse kimseye veda edemedi; çünkü hangi geminin nereye gideceğini kimse bilmiyordu.
19 Temmuz akşamı yelkenler açıldığında, 500 kişilik adanın 242'si ya ölmüştü ya da gemilerdeydi. Öldürülenlerin sayısı 34 dolayındaydı. Geride kalanlar, kül olmuş bir kilisenin ve duman tüten çiftliklerin arasında dolaşan, çoğu artık çekirdek ailesinin yarısını yitirmiş birkaç yüz kişiydi. O yaz İzlanda'nın toplamda yaklaşık 400 insanı böyle kayboldu. Ülke nüfusuna oranla bu, bugünün Türkiye'sinden bir gecede altı yüz binden fazla insanın silinmesine denk düşen bir kayıptı.
Ve baskının kendisi bitmişti, ama esirler için asıl yolculuk daha yeni başlıyordu.
Kuzey Atlantik'ten Cezayir'e giden yol haftalar sürdü. Esirler ambarlara dolduruldu. Yiyecek azdı, su kokuyordu, yer yoktu. Ólafur Egilsson'un anlattığına göre karısı Ásta Þorsteinsdóttir yolculuk sırasında, gemide doğum yaptı. Bir kadının, güvertenin altında, yabancı bir kalabalığın arasında, gideceği yeri bilmeden çocuk dünyaya getirmesi; bu, o yazın İzlanda hafızasında en çok tekrarlanan sahnelerinden biri oldu. Bebek yaşadı ve annesiyle birlikte esir listesine eklendi.
Cezayir, o yıllarda Akdeniz'in en işlek limanlarından biriydi. Osmanlı Devleti'ne bağlı, ama kendi içinde büyük ölçüde bağımsız hareket eden bir ocak yönetiyordu şehri ve ekonomisinin belkemiği korsanlıktı. Şehrin nüfusunun kayda değer bir bölümü, Avrupa'nın dört bir yanından getirilmiş esirlerden oluşuyordu: İspanyol, İtalyan, Fransız, İngiliz, Hollandalı. Bu işin kuralları oturmuştu. Gemiler limana girdiğinde yönetim payını alır, kalan esirler pazarda satılırdı. Alıcılar arasında ev sahipleri, zanaatkârlar, kürek gemilerine adam arayan kaptanlar, tarlalarına işçi arayan toprak sahipleri vardı.
İzlandalılar bu pazara tuhaf bir mal olarak girdiler. Kuzeyin soğuk ve ışıksız kıyılarından gelen, çoğu deniz ve çiftlik işinden başka iş bilmeyen, kimsenin dilini konuşamayan insanlardı. Yaşadıkları şaşkınlığın boyutunu anlamak için şunu düşünmek yeterli: bu insanların çoğu ömründe ağaç görmemişti. İzlanda'da orman yok denecek kadar azdır. Palmiyeleri, beyaz badanalı kubbeleri, çarşının kalabalığını, sıcağı, meyveyi ilk kez görüyorlardı. Ana dillerinden başka dil bilmedikleri için aralarında konuşabiliyor, ama kendilerine söyleneni anlayamıyorlardı.
Pazarda aileler bir arada kalmadı. Karı koca ayrı alıcılara gitti; çocuklar annelerinden ayrıldı. Genç ve sağlıklı erkeklerin bir bölümü ağır işlere, bir bölümü kürek gemilerine verildi. Kadınların önemli bir kısmı ev hizmetine ya da cariye olarak alındı. Çocuklar için akıbet başkaydı: küçük yaşta alınanlar aldıkları ailenin içinde büyüdü, dili unuttu, dini değişti ve birkaç yıl içinde geldikleri yerle bağları kalmadı. Ólafur Egilsson'un iki oğlu da bu gruptaydı.
Esirlerin yalnızca bir bölümü zincirli bir hayat yaşadı. Cezayir'de esir olmak, zanaatı olan biri için çoğu zaman çalışıp para biriktirmeyi, hatta kendi fidyesini ödemeyi mümkün kılabiliyordu. Din değiştirenler için kapılar daha da açılıyordu; o durumda kişi artık satılabilir bir mal olmaktan çıkıyordu. Bu yüzden İzlandalı esirlerin bir kısmı zamanla Müslüman oldu, evlendi, zanaat öğrendi ve şehirde kalıcı bir hayat kurdu. Bu insanların adları İzlanda kayıtlarından silindi; Cezayir kayıtlarında ise İzlandalı olarak değil, yeni adlarıyla göründüler.
Bu esirlerden biri, Yurt Adası'ndan alınan Guðríður Símonardóttir adında bir kadındı. Baskın sırasında otuzlu yaşlarındaydı; kocası balıkçıydı ve küçük bir oğlu vardı. Cezayir'de bir evin hizmetine ve cariyeliğine verildi. Onun hikâyesi, İzlanda tarihinin en çok anlatılan hikâyelerinden birine dönüşecekti; ama bunun için önce dokuz yıl geçmesi gerekiyordu.
Esirlerin İzlanda'yla tek bağı, kâğıt üzerinde işleyen bir sistemdi. Cezayir'de esir ticaretinin yerleşik bir kuralı vardı: esir, satılmakla birlikte iadesi pazarlığa açık bir varlıktı. Fidye ödenirse insan geri verilirdi. Avrupa devletlerinin çoğu bu iş için fon ayırmış, bazı Katolik ülkelerde fidye toplayan dinî tarikatlar kurulmuştu. Yani teorik olarak İzlandalıların da bir yolu vardı. Sorun şuydu: fidyenin kim tarafından, hangi parayla ve nasıl ödeneceğini kimse bilmiyordu. İzlanda'nın kendi parası yoktu, kralı uzaktaydı ve o kralın hazinesi o yıllarda dibi görünmüş haldeydi.
Bu çıkmazı fark eden Cezayirli yetkililer pratik bir çözüm buldular. Esirlerin arasından, satış değeri düşük ama sözü dinlenecek birini seçip Avrupa'ya göndermek, hem masrafsız hem de akıllıca bir yatırımdı. Seçtikleri kişi, yaşlı bir adamdı ve mesleği gereği kral katında konuşabilecek biriydi.
Ólafur Egilsson'a verilen görev basitti: Danimarka'ya git, kralı bul, fidyeyi topla, geri dön. Yanında ne para vardı ne de yol belgesi. Karısı, yeni doğan bebeği ve iki oğlu Cezayir'de kaldı. Gemiye bindirildiğinde bu insanları bir daha görüp göremeyeceğine dair hiçbir güvencesi yoktu ve bunu biliyordu.
Yolculuk, 17. yüzyıl Avrupası'nda parasız bir yabancının başına gelebilecek her şeyin sırayla gerçekleştiği bir güzergâh oldu. Akdeniz'i geçip İtalya kıyılarına ulaştı. Oradan kuzeye, karadan yürümeye başladı. Fransa'yı aştı, Hollanda'ya geçti, oradan Danimarka'ya yöneldi. Bu yolun büyük bölümünü yürüyerek ve dilenerek katetti. Bir rahip olarak elindeki tek sermaye, anlatabildiği hikâyeydi; kiliselerin, manastırların ve rastladığı tüccarların kapısını çalıp yol parası ve yiyecek istedi.
Zorluğun bir katmanı daha vardı. Ólafur Egilsson Lutherci bir rahipti ve geçtiği toprakların çoğu Katolikti. Avrupa o sırada Otuz Yıl Savaşları'nın ortasındaydı; mezhep farkı, bir yabancının güvenilir mi yoksa düşman mı olduğunu belirleyen ilk ölçüttü. Hangi bölgede hangi kimlikle konuşacağını hesaplamak zorunda kaldı. Üstelik anlattığı hikâye, ilk bakışta inanılması güç bir hikâyeydi: Kuzey Atlantik'in ortasındaki bir adadan kaçırılmış, Cezayir'den fidye toplamaya gönderilmiş bir İzlandalı papaz. Kendisine inanmayanlar, kapıyı yüzüne kapatanlar, sahtekâr sananlar oldu.
Aylar sonra Kopenhag'a vardığında, umudunun son durağına ulaşmıştı. Danimarka kralı 4. Christian, teorik olarak bu insanların efendisiydi ve onları korumakla yükümlüydü. Pratikte ise kral, kariyerinin en kötü döneminden geçiyordu. Otuz Yıl Savaşları'na Protestan tarafın önderi sıfatıyla girmiş, Almanya'da ağır bir yenilgi almış, imparatorluk orduları Danimarka topraklarına girmiş ve Jutland yarımadasını işgal etmişti. Hazine boştu, ordular dağılmıştı, kral kendi ülkesini geri almaya çalışıyordu.
Ólafur Egilsson'un talebi bu tabloya çarptı. Kendisine ilgi gösterildi, hikâyesi dinlendi, ama para çıkmadı. Elinde fidye olmadan geri dönmenin ne demek olduğunu biliyordu: Cezayir'de bekleyen ailesi ve yüzlerce hemşehrisi için hiçbir şey değişmeyecekti. Yine de Kopenhag'da bekleyerek yapabileceği bir şey kalmamıştı.
6 Temmuz 1628'de, kaçırılmasının üzerinden neredeyse tam bir yıl geçmişken, Ólafur Egilsson tek başına Vestmann Adaları'na ayak bastı. Döndüğü yer, bıraktığı yer değildi. Kilise küldü, evlerin bir kısmı yıkıktı, adada kalanların sayısı yarıya inmişti. Getirdiği tek şey haberdi, o haber de kötüydü: Kral yardım edemiyordu.
Bundan sonra yaptığı şey, o yazın bugüne ulaşmasının asıl sebebi oldu. Ólafur Egilsson başından geçenleri yazdı. Reisubók, yani Seyahat Kitabı adıyla anılan bu metin, hem baskının hem esaretin hem de Avrupa yolculuğunun ilk elden anlatımıdır. Kitabın tonu şaşırtıcı biçimde öfkesizdir. Ólafur Egilsson kendisini esir alanlara sövmez, intikam çağrısı yapmaz; gördüklerini anlatır, insanların adını tek tek sayar, kimin nerede ayrıldığını kaydeder. Cezayir'de kendisine iyi davranan kişilerden de aynı sakinlikle söz eder. Kitap İzlanda'da elden ele çoğaltıldı, onlarca el yazması nüsha üretildi ve bir felaketin belgesi olmanın ötesine geçip kayıp insanların isim listesine dönüştü.
Çünkü asıl mesele buydu. Cezayir'de yaşayan İzlandalılar için en büyük tehlike ölüm değil, unutulmaktı. Unutulan bir esirin fidyesi hiçbir zaman ödenmezdi.
Fidye için para toplamak dokuz yıl sürdü. Danimarka'da ve İzlanda'da bağış kampanyaları açıldı, kiliselerde toplama yapıldı, vergiler konuldu. İzlanda gibi nakit paranın neredeyse hiç dolaşmadığı bir ülkede bu, kurutulmuş balığın ve yün ürünlerinin satılıp gümüşe çevrilmesi demekti. Toplanan miktar, Cezayir'in istediğinin çok altında kaldı. Elde edilen parayla herkes değil, yalnızca birkaç kişi kurtarılabilirdi. Yani listeyi yapacak olanlar, kimin geri geleceğine ve kimin kalacağına karar vermek zorundaydı.
1636'da Danimarka adına hareket eden bir aracı Cezayir'de pazarlığı tamamladı ve 34 kişinin fidyesi ödendi. Dokuz yıl sonra serbest bırakılan bu insanlar kuzeye doğru yola çıktı. Yolculuk aylar sürdü ve herkes tamamlayamadı: 6 kişi yolda öldü, biri geride kaldı, 27'si Kopenhag'a ulaştı.
Kopenhag'da onları beklenmedik bir durum karşıladı. Danimarka kilisesi, dokuz yıl Müslüman bir şehirde yaşamış, bir kısmı din değiştirmiş, bir kısmı ana dilini konuşmakta zorlanan bu insanların doğrudan İzlanda'ya gönderilmesini uygun bulmadı. Kışı Kopenhag'da geçirmeleri ve Lutherci öğretiyi yeniden öğrenmeleri kararlaştırıldı. Bu iş için genç bir ilahiyat öğrencisi görevlendirildi: Hallgrímur Pétursson. Yoksul bir aileden gelen, parasını zorlukla denkleştiren, yirmili yaşlarının başındaki bu öğrenci, bir kış boyunca kendi ülkesinden kaçırılmış insanlara kendi dinlerini yeniden anlattı.
Sınıfındaki kadınlardan biri Guðríður Símonardóttir'di. Kışın sonunda ikisi arasında bir ilişki başladı ve Guðríður hamile kaldı. Bu, o dönemin İzlanda toplumunda ciddi bir skandaldı; üstelik kadının İzlanda'da hâlâ kocası olup olmadığı da belirsizdi. 1637'de grup İzlanda'ya döndüğünde Guðríður'un kocasının denizde boğulduğu öğrenildi. Hallgrímur Pétursson ile evlendiler. Kilise kariyeri yıllarca elinden alındı; balıkçı iskelelerinde ağır işlerde çalışarak geçindi. Ancak sonunda rahip oldu ve İzlanda edebiyatının en önemli eserlerinden birini yazdı: Passíusálmar, yani Çile İlahileri. Bu ilahi dizisi yüzyıllar boyunca İzlanda'da en çok basılan, en çok okunan kitap oldu. Kendisi 1674'te cüzzamdan öldü; Guðríður ise 1682'ye kadar yaşadı. Halk arasında ona ömrünün sonuna kadar "Türk Gudda" dendi. Cezayir'de geçirdiği dokuz yıl, döndüğü toplumda hiçbir zaman tamamen affedilmedi.
Geri dönenlerin çoğu için asıl zorluk buydu. Ólafur Egilsson'un karısı Ásta Þorsteinsdóttir da 1637'de adaya döndü; ama geri geldiğinde on yıl geçmişti ve iki oğlu gelmedi. Kocasıyla yalnızca iki yıl kadar bir zamanları oldu; Ólafur Egilsson 1639'un mart ayında öldü. Dönenler, gittiklerinde bıraktıkları hayatı bulamadılar. Mülkleri paylaşılmış, eşleri yeniden evlenmiş, çocukları başkalarının yanında büyümüştü. Kendileri de değişmişti: başka bir dili, başka bir mutfağı, başka bir günlük düzeni tanımışlardı ve bunu anlatabilecekleri kimse yoktu. Komşuları için artık tam olarak "bizden" değillerdi. Geri dönmeyenlerin sayısı ise geri dönenlerin sayısından kat kat fazlaydı; 400'e yakın insanın büyük çoğunluğu Kuzey Afrika'da öldü ya da orada yeni bir hayat kurup kayıtlardan çıktı.
Bu baskının İzlanda üzerindeki asıl etkisi maddi değil, zihinseldi. Tyrkjaránið, yani Türk Baskını adı verilen bu olay, ada halkının kolektif hafızasına bir korku olarak yerleşti. Kıyılarda gözcülük düzeni kuruldu, Vestmann Adaları'ndaki Tabya onarıldı. Kiliselerde okunmak üzere özel bir dua yazıldı; bu dua, korsanlardan korunma dileğiyle iki yüz yılı aşkın süre boyunca İzlanda kiliselerinde okundu. Yani baskını yaşamış son kuşak öleli çok olmuşken bile, İzlandalı çocuklar pazar ayinlerinde o tehlikenin adını duymaya devam ettiler. Ufukta beliren yabancı bir yelkenlinin uyandırdığı tedirginlik, nesiller boyunca sürdü.
Olayın adındaki "Türk" kelimesi ise, tarihsel olarak yanıltıcıdır ve bugün İzlandalı tarihçilerin ilk düzelttiği noktadır. Baskını yapanlar Anadolu'dan gelmiş değildi. Cezayir ve Sela, Osmanlı'ya bağlı ya da onun himayesindeki liman şehirleriydi ve dönemin Kuzey Avrupası, Osmanlı bayrağı altındaki herkese ayrım gözetmeden "Türk" diyordu. Gemilerdeki mürettebat Kuzey Afrikalılardan, Akdenizli denizcilerden ve din değiştirmiş Avrupalılardan oluşan karma bir topluluktu; baskınların başındaki isimlerden birinin Hollandalı olması bunun en açık göstergesidir. Yani İzlanda'nın en büyük travmalarından birine adını veren sıfat, aslında bir coğrafyayı değil, o çağda Avrupa'nın denizdeki korkusunu tarif ediyordu.
Bugün Yurt Adası'nın güneyindeki o taşlık burunda durup denize bakan biri, dört yüz yıl önce oradan çıkan adamların neyi değiştirdiğini görmez. Kayalar aynı kayalardır. Değişen şey, o sabahtan sonra bir toplumun ufka bakma biçimidir.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.