← Nöron Tarih

Kaçan İki Gemi: Osmanlı'yı Savaşa Sokan On Gün

2026-09-25 · 23 dk

▶ Spotify’de dinle

Ağustos 1914'te Alman Amiral Souchon komutasındaki Goeben ve Breslau'nun Akdeniz'de İngiliz filosunu atlatıp Çanakkale Boğazı'na sığınmasını ve kâğıt üzerinde Osmanlı'ya satılan bu iki geminin 29 Ekim'de Karadeniz'de Rus limanlarını bombalayarak imparatorluğu savaşa sokmasını anlatır. Bölüm, İngiltere'nin parası ödenmiş iki Osmanlı zırhlısına el koymasından Troubridge'in ateş etmeden geri dönüşüne ve bir donanma baskınının bir imparatorluğun kaderini nasıl mühürlediğine uzanır.

birinci dünya savaşıosmanlıdeniz savaşıgoeben1914

Bölüm metni

Ağustos 1914'te Akdeniz'de iki Alman gemisi, dünyanın en güçlü donanmasının burnunun dibinden kaçıyordu. Kaçtıkları yer bir liman değil, tarafsız bir imparatorluğun kapısıydı. O kapı açıldığında, altı yüz yıllık bir devletin ömrü de sayılı hale gelecekti.

Tyne Nehri'nin kıyısında, Newcastle'ın hemen yukarısındaki tersane havuzunda, Temmuz 1914'ün son günlerinde 500 kadar Osmanlı bahriyelisi bekliyordu. Onları İngiltere'ye getiren nakliye gemisi rıhtıma yanaşmış, denizciler günlerdir güvertede sıra sıra durup karşılarındaki devasa gövdeye bakıyordu. Bazıları Anadolu'dan, bazıları Ege adalarından, bazıları İstanbul'un kıyı mahallelerinden gelmişti. Bir kısmı hayatında ilk kez deniz aşırı bir yolculuk yapmıştı ve ilk kez gördükleri şey, kendi memleketlerinin parasıyla yapılmış, dünyanın en çok topa sahip savaş gemisiydi. Sandıkları hazırdı, sancak töreni için elbiseleri ütülenmişti. Bayrağın direğe çekileceği gün belliydi. O gün hiç gelmedi.

Bu gemiyi anlamak için birkaç yıl geriye gitmek gerekir. Osmanlı donanması, 20. yüzyıla girerken fiilen ortadan kalkmıştı. Haliç'te demirli zırhlılar onlarca yıl denize çıkmamış, kazanları paslanmış, ahşapları çürümüştü. 1908'den sonra Yunanistan'ın Ege'de modern bir zırhlı kruvazör edinmesi, İstanbul'da donanmanın sadece bir askerî mesele değil, bir varlık meselesi olarak görülmesine yol açtı. 1909'da kurulan Donanma Cemiyeti, tarihin en geniş katılımlı halk kampanyalarından birini başlattı. Camilerde vaazlar verildi, okullarda kumbaralar dağıtıldı, kurban derileri toplandı, memur maaşlarından kesinti yapıldı, tiyatro gelirleri bağışlandı. Kadınlar bileziklerini, küpelerini, gelinlik altınlarını cemiyetin sandıklarına bıraktı. Sinop'ta bir balıkçı, Diyarbakır'da bir çırak, Selanik'te bir öğretmen aynı listede yan yana geldi. Bu para, İngiliz tersanelerine sipariş edilen zırhlılara gidecekti.

İlki 8 Haziran 1911'de ısmarlandı ve padişah Sultan Reşad'ın adına atfen Reşadiye adını aldı. 10 adet 13,5 inçlik topuyla döneminin en güçlü zırhlılarından biriydi ve Ağustos 1914'te teslime hazırdı. İkincisi ise daha tuhaf bir yoldan geldi. Brezilya, Güney Amerika'daki silahlanma yarışında rakiplerine üstünlük sağlamak için İngiltere'ye abartılı bir gemi ısmarlamıştı: 7 tarette 14 adet 12 inçlik top. Bu, o güne kadar hiçbir zırhlıda görülmemiş bir taret ve ağır top sayısıydı; askerî mantıktan çok gövde gösterisi için tasarlanmış bir gemiydi. Kauçuk fiyatları çökünce Brezilya taksitleri ödeyemez hale geldi ve gemiyi satışa çıkardı. Osmanlı hükümeti Aralık 1913'te 2.750.000 sterlin karşılığında bu gemiyi satın aldı ve adını Sultan Osman-ı Evvel koydu.

Ödeme yapılmıştı. Mürettebat yerindeydi. Ve 29 Temmuz 1914'te, Avusturya-Macaristan'ın Sırbistan'a savaş ilan etmesinden bir gün sonra, İngiliz Bahriye Nazırı Winston Churchill donanmaya emir verdi: bu iki gemi teslim edilmeyecek, alıkonacaktı. 1 Ağustos'ta silahlı İngiliz bahriyelileri Sultan Osman-ı Evvel'in güvertesine çıktı. Osmanlı denizcilerinin gemiye ayak basmasına izin verilmedi. Türk bayrağının çekilmesi için beklenen tören iptal edildi. Londra'daki Osmanlı sefiri protestoyu iletti; cevap, savaş ihtimali karşısında İngiltere'nin kendi güvenliğini öne aldığı yönündeydi. Tazminat konusu belirsiz bırakıldı.

Haber İstanbul'a ulaştığında yarattığı etkiyi anlamak için, paranın nasıl toplandığını hatırlamak yeter. Bu gemiler devletin bütçesinden çıkmış soğuk kalemler değildi; on binlerce insanın kendi elleriyle verdiği şeyin karşılığıydı. Gazeteler öfkeliydi, mitingler düzenlendi, camilerde dualar edildi. Hükümetin İngiltere'ye güveni zaten Balkan Savaşları'ndan sonra zedelenmişti; bu olay, İtilaf devletleriyle bir ittifak arayan Osmanlı siyasetçilerinin elindeki argümanları bir gecede tüketti. Nitekim el koymanın ertesi günü, 2 Ağustos 1914'te, Sadrazam Said Halim Paşa'nın yalısında Almanya ile gizli bir ittifak anlaşması imzalandı. Anlaşma gizliydi, kapsamı sınırlıydı ve Osmanlı'yı hemen savaşa sokmuyordu. Ama bir kapı aralanmıştı.

Tam o saatlerde, Adriyatik'in kuzeyindeki bir Avusturya limanında, Alman bir tümamiral kazanlarının onarımını bitirmeye çalışıyordu. Elinde iki gemi vardı ve Akdeniz'in her yanı birkaç gün içinde düşman olacaktı.

Amiralin adı Wilhelm Souchon'du. Komuta ettiği birlik, Almanların Akdeniz Tümeni dediği küçük ama vurucu bir filoydu: bir savaş kruvazörü ve bir hafif kruvazör. Savaş kruvazörünün adı Goeben'di; Türkçede söylenegeldiği biçimiyle Göben. Yaklaşık 22.600 tonluk bu gemi, 10 adet 28 santimlik topuyla Akdeniz'deki hemen her savaş gemisinden güçlü, neredeyse hepsinden hızlıydı. Kâğıt üzerinde 25 milden fazla hız yapabiliyordu. Sorun kâğıtta değildi: kazan boruları aylardır kaçırıyordu, denemelerde patlamalar olmuştu ve gemi gerçek hızının epey altında seyredebiliyordu. Yanındaki hafif kruvazör Breslau, Türkçe telaffuzuyla Breslav, çok daha küçük ve hafif silahlıydı ama hızlıydı ve keşif için değerliydi.

1 Ağustos'ta Souchon, bugünkü Hırvatistan'daki Pola limanından çıktı. İtalya'nın güneyindeki Brindisi'ye uğradı; İtalyanlar tarafsızlıklarını gerekçe göstererek kömür vermedi. Sicilya'nın Messina limanında, oradaki Alman ticaret gemilerinden 2.000 tona yakın kömür aktarıldı. Bu, Souchon'un bütün seferi boyunca peşini bırakmayacak meselenin ilk halkasıydı. Bir savaş kruvazörü silahıyla değil, kömürüyle yaşar. Tam yolda giderken kazanlar günde binlerce ton kömür yutar; tarafsız limanlar savaş gemilerine 24 saatten fazla kalma izni vermez, dost limanlar binlerce mil uzaktadır ve kömür, elle kürelenip taşınan bir yüktür.

3 Ağustos akşamı Souchon'a Almanya'nın Fransa'ya savaş ilan ettiği bildirildi. Görevi netti: Fransa, Kuzey Afrika'daki sömürge birliklerini anavatana taşıyacaktı ve bu nakliye gemilerini vurmak, Alman ordusunun batı cephesindeki işini kolaylaştıracaktı. Gemiler batıya döndü. 4 Ağustos şafağında Cezayir kıyısındaki iki liman göründü: kuzeydeki Philippeville, bugünkü adıyla Skikda, ve doğudaki Bône, bugünkü Annaba. Souchon yaklaşırken Rus sancağı çektirdi; bu, savaş hilesi olarak kabul edilen eski bir yöntemdi, ateş açmadan hemen önce kendi bayrağını çekmesi şartıyla. Skikda'nın rıhtımına ve demiryolu tesislerine birkaç salvo atıldı, Annaba'ya da aynı şekilde. Toplam atış süresi on dakikayı zor buldu. Hasar sınırlıydı, ölü sayısı azdı, nakliye gemileri zaten limanda değildi.

Çünkü Souchon'un aklı çoktan başka yerdeydi. O sabah Berlin'den gelen telgraf, kısa ve şaşırtıcıydı: derhal İstanbul'a gidilecekti. Almanya, Osmanlı ile imzalanan gizli ittifakı bu iki gemiyle mühürlemek istiyordu. Emir bir askerî hedef göstermiyor, bir siyasi hamle talep ediyordu. Kısa süre sonra bu emir, Osmanlı hükümetinin tereddüt ettiği gerekçesiyle gevşetildi, hatta Souchon'a Adriyatik'e çekilmesi önerildi. Souchon dinlemedi.

Ama İstanbul, bulunduğu yerden 1.200 milden fazla uzaktaydı ve aradaki denizin tamamı düşman ya da tarafsızdı. Malta'da İngiliz Akdeniz Filosu vardı; Fransız donanması batıda toplanıyordu; İtalya kömür vermiyordu; Yunan limanları kapalıydı. Elindeki kömür bu yolu götürmeye yetmiyordu. Önce doğuya gitmeden önce geriye, Messina'ya dönmek zorundaydı. Kazan dairelerinde ateşçiler, 50 dereceyi aşan sıcakta vardiya tutuyor, birbirlerini ayılttıktan sonra tekrar küreğe sarılıyordu; o günlerin bazılarında bu iş can aldı. Gemi doğuya değil, hedefin tam tersine, batıya ve kuzeye ilerliyordu.

Ve dönüş rotasında, öğleden önce, ufukta iki duman sütunu belirdi.

Saat 09:30 civarıydı. Karşıdan gelen iki gemi İngiliz savaş kruvazörüydü: adları Indomitable ve Indefatigable, Türkçeye kabaca Boyun Eğmez ve Yılmaz diye çevrilebilecek iki isim. İkisi birlikte, Alman savaş kruvazörünü rahatlıkla yok edebilecek güçteydi. Toplar döndürüldü, mesafeler ölçüldü, mermiler kaldırıldı, topçular nişangâhlarından karşı tarafın köprüüstünü buldu. Her iki taraf da diğerinin ne olduğunu biliyordu.

Hiç kimse ateş etmedi. Çünkü o saatte İngiltere ile Almanya arasında savaş yoktu. Londra'da kabine hâlâ toplanıyor, Belçika'ya verilen Alman ültimatomunun cevabı bekleniyordu. Denizciler için bu, tarihin en gergin selamlaşmalarından biriydi: iki filo, birbirlerini yok edebilecek mesafede, saatlerce, tek kelime etmeden yan yana seyretti. İngilizler geri dönüp takibe başladı. Bir hız yarışı başladı ve şaşırtıcı biçimde, kazanları bozuk Alman gemisi kazandı. İngiliz kruvazörlerinin kömürü kötüydü, kazan boruları kireçlenmişti, ateşçileri yorgundu. Öğleden sonra Tunus'un kuzeydoğusundaki Bon Burnu yakınlarında, puslu havada temas koptu. O gece saat 23'te İngiltere Almanya'ya savaş ilan etti. Birkaç saat gecikmiş bir izin belgesi gibiydi.

Bundan sonrası, tarihte ders kitabı örneği sayılacak bir emir-komuta karmaşasıdır. Akdeniz'deki İngiliz filosunun başında Amiral Berkeley Milne vardı ve aldığı talimatlar birbirini kesiyordu. Adriyatik'teki Avusturya donanması gözlenecekti; İtalyan karasuları kesinlikle ihlal edilmeyecekti; ve en kritiği, Londra'dan gelen o cümle: üstün kuvvetlerle çatışmaya girilmeyecekti. Bu cümlenin neyi kastettiği hiç tanımlanmadı ve on gün boyunca herkesin arkasına saklandığı duvar oldu.

Souchon 5 Ağustos'ta Messina'ya girdi. İtalya tarafsızdı, 24 saat verdi. Limandaki Alman ticaret gemilerinin güverteleri söküldü, ambar kapakları kırıldı, kömür çuvallarla elden ele taşındı. 400'e yakın gönüllü çalıştı, sıcaktan bayılanlar güverteye serildi, yine de ancak 1.500 ton kadar kömür alınabildi. 6 Ağustos akşamı iki gemi limandan çıktı ve önce kuzeydoğuya, Adriyatik'e gidiyormuş gibi bir rota tuttu. Peşlerinde küçük bir İngiliz hafif kruvazörü vardı: Gloucester, Türkçe okunuşuyla Gloster.

O kuzeydoğu rotası işe yaradı. Yunanistan'ın batısındaki sularda, Tümamiral Ernest Troubridge komutasındaki dört zırhlı kruvazör bekliyordu. Troubridge'in hesabı acımasızdı: gemilerinin en ağır topu 23,4 santimdi, karşısındakinin topu 28; kendi zırhı 15 santimi geçmiyordu, karşısındakininki 27 santime çıkıyordu. Düz bir denizde, gündüz vakti, hızlı olan taraf mesafeyi istediği gibi ayarlar; yani Alman gemisi, onun mermileri menzile girmeden onu dövebilirdi. Gece karanlığında torpido menziline sokulabilseydi şansı olurdu. 7 Ağustos sabahı saat 04:00'te, şafağa yetişemeyeceğini anladığında kararını verdi ve takibi bıraktı; gerekçe olarak da o meşhur "üstün kuvvet" emrini gösterdi. Kasım 1914'te divanıharbe verildi ve beraat etti. Bir daha hiç denizde görev almadı.

Geriye tek başına Gloster kaldı. Kaptanı, kendisinden kat kat büyük bir savaş kruvazörünün peşinde inatla ilerledi, telsizle sürekli konum bildirdi ve 7 Ağustos ikindisinde Mora'nın güney ucundaki Matapan Burnu açıklarında Breslav'a ateş açtı. Karşılıklı atışta iki tarafta da kayda değer isabet olmadı; asıl amaç, büyük gemiyi geri dönmeye zorlayıp zaman kazanmaktı. Kısa süre sonra Milne'den takibi kesme emri geldi.

Ve 8 Ağustos öğleden sonra, bütün kovalamacanın belki de en talihsiz anı yaşandı. Londra'dan Milne'e, İngiltere'nin Avusturya ile savaşa girdiğini bildiren bir telgraf ulaştı. Bu doğru değildi; savaş 12 Ağustos'a kadar ilan edilmeyecekti. Yanlışlık dört saat sonra düzeltildi, ama Milne bu arada Adriyatik'i korumayı öncelikli saydı ve doğuya gitmedi. Kaybedilen süre 24 saate yakındı. O 24 saatte kaçan iki gemi, Ege'nin içine çoktan girmişti.

9 Ağustos'ta Souchon, Nakşa'nın doğusundaki küçük ve ıssız Denusa Adası'nın koyuna demirledi. Adada telgraf yoktu, kıyıda kimse yoktu. Önceden ayarlanan bir kömür gemisi geldi ve 1.400 ton kadar kömür yine elle, çuvalla aktarıldı. Souchon telsiz sessizliği uyguluyor, ama İngiliz telsiz trafiğini dinliyordu. Eldeki bilgiye göre Milne'in savaş kruvazörleri Ege'nin çıkışlarını tutmuş, onun bir numara yapıp batıya dönmesini bekliyordu. Kimse, bir Alman filosunun hiçbir garantisi olmadan doğrudan Çanakkale Boğazı'na dayanacağını ciddiye almıyordu.

Çünkü bu, gerçekten de garantisiz bir hamleydi. Osmanlı İmparatorluğu tarafsızdı ve yürürlükteki uluslararası rejime göre Boğazlar, barış zamanında yabancı savaş gemilerine kapalıydı. Boğazın girişi mayınlanmıştı; iki yakadaki tabyaların namluları dar suyollarına bakıyordu. İzin çıkmazsa Souchon'un üç seçeneği vardı: geri dönüp İngiliz filosuyla yüzleşmek, gemileri tarafsız bir limanda enterne ettirmek ya da batırmak.

10 Ağustos günü akşamüstü, saat 17 sularında iki gemi Boğaz'ın ağzına geldi ve kılavuz istedi. Sonra beklemeye başladılar. İstanbul'da hükümet günlerdir bu sorunu tartışıyordu ve bölünmüştü. Sadrazam Said Halim Paşa ve birkaç nazır, tarafsızlığın açıkça çiğnenmesinin Osmanlı'yı hazırlıksız bir savaşa sürükleyeceğini görüyordu. Harbiye Nazırı Enver Paşa ise fırsatı görüyordu: yıllardır beklenen, halkın parasıyla alınıp elinden alınan iki zırhlının yerine, karşılığında tek kuruş ödenmemiş iki modern savaş gemisi kapıya gelmişti. Saatler süren tartışmadan sonra karar Enver'in istediği yönde çıktı. Gece, bir Osmanlı torpidobotunun öncülüğünde, iki Alman gemisi mayın tarlalarının arasından Boğaz'a girdi ve Marmara'ya geçti.

Ortaya çıkan hukuki durum imkânsızdı. Tarafsız bir devlet, savaşan bir tarafın savaş gemilerini limanında barındıramazdı; İtilaf devletlerinin elçileri derhal gemilerin silahsızlandırılmasını veya mürettebatının enterne edilmesini talep etti. Osmanlı hükümeti, dönemin en yaratıcı diplomatik çözümlerinden birini masaya koydu: gemiler artık Alman değildi, satın alınmıştı. 16 Ağustos 1914'te satış resmen ilan edildi. Göben'in adı Yavuz Sultan Selim, Breslav'ın adı Midilli oldu. Törende Alman denizciler fes giydi; gemilerin kıçına Osmanlı sancağı çekildi. Ama mürettebat aynı mürettebattı, komutan aynı komutandı. Souchon Osmanlı hizmetinde kaldı ve 23 Eylül'de Osmanlı donanmasının komutanlığına getirildi. Yıllardır Osmanlı bahriyesini eğiten İngiliz deniz heyetinin görevi ise fiilen sona erdi.

Bu satışın halk üzerindeki etkisi büyüktü. Ağustos başında elinden iki zırhlı alınmış bir ülke, ayın ortasında iki zırhlı kazanmış görünüyordu. Kalabalıklar Dolmabahçe önünde gemileri seyretmeye geldi. Telaffuzu kolaylaştırmak için verilen isimler bile özenle seçilmişti; Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fetheden padişahın adıydı, Midilli ise Balkan Savaşları'nda kaybedilen bir adanın.

27 Eylül'de Boğazlar bütün deniz trafiğine kapatıldı. Bu, teknik olarak savaş ilanı değildi ama sonuçları bir abluka kadar ağırdı: Rusya'nın tahıl ihracatının ve müttefiklerinden gelecek yardımın ana damarı kesildi. İstanbul'da hükümet hâlâ resmen tarafsızdı. Boğaz'ın içinde ise, Alman mürettebatlı iki savaş gemisi Karadeniz'e bakıyordu.

Sonbahar boyunca İstanbul'da iki saat aynı anda işledi. Birinde kabine, savaşa girmemek için gerekçe arıyor, orduyu donatacak parayı hesaplıyor, seferberliğin faturasını tartışıyordu. Diğerinde Enver Paşa ve Souchon, kararın nasıl verileceğini değil, nasıl kaçınılmaz kılınacağını konuşuyordu. 24 Ekim'de Enver, Souchon'a mühürlü bir emir verdi: uygun bir fırsat doğduğunda Rus donanmasına saldırılacaktı. Bu emrin kabinenin bilgisi dışında verildiği, sonradan nazırların kendi ifadelerinden anlaşıldı.

27 Ekim'de Osmanlı donanması tatbikat gerekçesiyle Karadeniz'e açıldı. 29 Ekim şafağında saldırı dört noktada birden başladı. Yavuz Sultan Selim, Kırım'daki büyük Rus donanma üssü Sivastopol'ü bombaladı; limana girmekte olan bir Rus mayın gemisi, mayınlarının patlamaması için kendi mürettebatı tarafından batırıldı. Midilli ile torpido kruvazörü Berk-i Satvet Novorossiysk'e saldırıp petrol depolarını ve iskeleyi ateşe verdi. Hamidiye kruvazörü Kefe ve Yalta önlerinde göründü. İki Osmanlı muhribi Odesa limanına girip bir Rus gambotunu torpidoladı.

Askerî açıdan bu baskın küçük bir operasyondu. Rus Karadeniz Filosu'nun ana gücüne zarar verilmedi, hiçbir üs işlevini yitirmedi, hasar birkaç hafta içinde onarıldı. Siyasi açıdan ise kesin ve geri dönüşsüzdü; zaten amacı buydu. İstanbul'da kabine olayı gazetelerden ve Rus sefaretinin notasından öğrendi. Maliye Nazırı Cavid Bey de dahil birkaç nazır istifa etti; savaşın maliyetini kaldıramayacaklarını söyleyenler, kararın kendilerine sorulmadığını gördü. 2 Kasım'da Rusya savaş ilan etti, 5 Kasım'da İngiltere ve Fransa aynısını yaptı. 11 Kasım'da Osmanlı İmparatorluğu resmen savaşa girdiğini açıkladı.

Sonrasında olanlar bir imparatorluğun tasfiye tarihidir. Boğazların kapalı kalması, İtilaf devletlerini 1915'te Çanakkale'yi zorla açmaya yöneltti; oradaki başarısızlık Londra'da hükümet düşürdü, Avustralya ve Yeni Zelanda'da bir ulusal hafıza yarattı, Anadolu'da ise yeni bir siyasi kuşağın önünü açtı. Kafkas cephesi Sarıkamış'ta kışın altında eridi; savaş Mezopotamya'ya, Sina'ya, Filistin'e yayıldı; imparatorluğun Arap toprakları savaş sonrasında bugünkü sınırlarına bölündü. Rusya ise ihracat ve ikmal yollarından kopmuş halde üç yıl daha savaştı; 1917'ye giden yolda bu tecridin payı tartışmasızdır. Alman kurmaylarından bazıları, Osmanlı'nın savaşa girmesinin Merkezî Devletler'in direnişini yıllarca uzattığını sonradan yazdı. Churchill, kendi payının da bulunduğu bu zincire dönüp baktığında, tek bir geminin o güne kadar hiçbir gemide görülmemiş ölçüde yıkım ve acıya yol açtığını söyleyecekti.

Kovalamacanın dört gemisinin akıbeti de birbirine hiç benzemedi. Midilli, 20 Ocak 1918'de Çanakkale'nin hemen dışında, İmroz açıklarında mayınlara çarparak mürettebatının büyük bölümüyle birlikte battı. Osmanlı halkının bilezikleriyle ödenmiş iki zırhlı ise İngiliz donanmasında savaştı: ikisi de 1916'da Jutland Deniz Muharebesi'ne katıldı, biri 144 ağır mermi attı ve hiçbirinin isabet ettiği doğrulanmadı, diğeri ana bataryasıyla tek el ateş etmedi. Savaştan birkaç yıl sonra, deniz silahlanmasını sınırlayan Washington Antlaşması gereği ikisi de hurdaya satıldı ve 1920'lerin ortasında söküldü. Toplanan kumbaraların, bağışlanan küpelerin, kesilen maaşların karşılığı, hiçbir zaman ait olduğu bayrağı taşımadan sökümhanede son buldu.

Yavuz Sultan Selim ise yaşadı. Savaş boyunca Karadeniz'de dolaştı, birkaç kez mayına çarptı, her seferinde onarıldı. Cumhuriyet kurulduktan sonra Gölcük'te büyük bir revizyondan geçirildi ve Türk donanmasının amiral gemisi oldu. Kasım 1938'de Atatürk'ün naaşını İstanbul'dan İzmit'e taşıyan gemi oydu. 1950'de hizmet dışı bırakıldı, 1954'te kayıttan düşürüldü, müze yapılması için yapılan girişimler sonuç vermedi ve 1973'te sökülmeye başlandı. Alman İmparatorluk Donanması'ndan geriye kalan son gemi, denize indirilmesinden 60 yıl sonra, Türkiye'de kesildi.

Geriye kalan asıl soru, tek bir adamın ya da tek bir kararın bu zinciri kurup kurmadığıdır. Kurmadı. Osmanlı'nın savaşa girişini hazırlayan sebepler yıllara yayılmıştı: Balkan Savaşları'nın yarattığı güvensizlik, Rusya'nın Boğazlar üzerindeki açık talebi, Almanya'nın askerî nüfuzu, İttihat ve Terakki içindeki güç dengeleri. Ama o on gün, tarihin ne kadar dar bir yerden geçtiğini gösterir. İki kazan borusu daha az kaçırsaydı, bir telgraf yanlış yazılmasaydı, bir amiral "üstün kuvvet" tanımını başka türlü anlasaydı, Messina'da 1.500 yerine 800 ton kömür yüklenebilseydi, aynı sebepler bambaşka bir sonuca varabilirdi. Tarihin büyük kararları çoğu zaman masalarda alınır; ama hangi masanın kurulacağını, bazen denizde kömür küreyen adamların hızı belirler.

Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.