2026-09-23 · 23 dk
1958-1976 arasında ordusu bile olmayan İzlanda'nın, balıkçılık sınırını tek taraflı olarak dört milden iki yüz mile çıkararak Kraliyet Donanması'yla üç kez karşı karşıya gelişini ve bu kavgayı kazanışını anlatır. Bölüm, trol ağlarını kesen basit bir çelik makastan Keflavík'teki NATO üssünün pazarlık masasına konuluşuna ve İngiliz balıkçı kasabalarının çöküşüne uzanır.
morina savaşlarıizlandaingilterebalıkçılıknatoBir ülkenin tek bir savaş gemisi yok; elinde yalnızca birkaç sahil güvenlik botu ve arkasına takılan bir çelik makas var. Karşısındaki, dünyanın en güçlü donanmalarından biri. On sekiz yıl sonra masadan kalkan taraf İzlanda olacak ve bugün bütün dünyanın deniz sınırı onun çizdiği yerden geçecek.
Kuzey Atlantik'in ortasında, Grönland ile İskoçya arasındaki soğuk boşlukta duran bir ada düşünün. Yüzölçümü bir orta boy Avrupa ülkesi kadar, ama toprağının büyük bölümü buzul, lav tarlası ve çorak yayla. Ağaç neredeyse yok. Tahıl yetişmiyor. Yer altında ne kömür var ne demir ne petrol. 1970'lerin ortasında bu adada yaşayan insan sayısı yaklaşık 220 bin; yani orta büyüklükte bir ilçe nüfusu, kendi bayrağı, kendi parlamentosu ve kendi dışişleri bakanlığıyla bir devlet kurmuş.
İzlanda'nın sahip olduğu tek şey çevresindeki sudu. Ve o su, dünyanın en verimli balık yataklarından birini taşıyordu. Kuzeyden inen soğuk akıntıyla güneyden gelen ılık Atlantik suyu adanın çevresindeki sığ kıta sahanlığında karşılaşıyor, bu karşılaşma planktonu patlatıyor, plankton küçük balığı besliyor, küçük balık morinayı besliyordu. Morina, soğuk suyun en sabırlı avcısıydı; yavaş büyüyen, uzun yaşayan, eti beyaz ve tuzlanmaya, kurutulmaya, dondurulmaya uygun bir balık. Yüzyıllar boyunca Avrupa'nın protein ihtiyacının sessiz omurgasını o taşıdı.
İzlanda ekonomisinin tamamı bu tek kalemin üstüne kuruluydu. 19. yüzyılın sonundan 1970'lerin ortasına kadar balık ve balık ürünleri, ülkenin toplam ihracatının 80 ila 90'ını oluşturuyordu. Yüzde olarak söylemek gerekirse yüzde 80 ile yüzde 90 arası. Bu, bir ekonomi için akıl almaz bir kırılganlıktır. Bir sanayi ülkesinde bir sektör çökerse diğerleri yükü taşır. İzlanda'da taşıyacak başka bir sektör yoktu. Balık fiyatı düşerse maaşlar düşerdi, balık sürüsü azalırsa ülke borcunu ödeyemezdi. Reykjavik'teki bir bakanın masasındaki en önemli belge bütçe değil, av istatistikleriydi.
Sorun şuydu: o sular hukuken İzlanda'nın değildi. Ada, 1944'te Danimarka'dan tam bağımsızlığını ilan edene kadar Danimarka kralına bağlıydı ve kendi adına antlaşma imzalayamıyordu. 1901'de Danimarka ile Britanya arasında imzalanan bir sözleşme, İzlanda kıyılarında balıkçılık sınırını 3 mile çekmişti. 3 deniz mili, yaklaşık 5,5 kilometre. Yani kıyıdan bakan bir çobanın gözüyle ufuk çizgisinin çok berisi. Bu çizginin dışındaki her yer herkese açıktı.
Ve o çizginin dışında bekleyen bir filo vardı. Britanya'nın uzak su trol filosu, 19. yüzyılın sonundan beri buharlı, sonra dizel troller göndererek İzlanda banklarında balık avlıyordu. Bu gemiler Hull, Grimsby ve Fleetwood limanlarından kalkıyor, üç hafta denizde kalıyor, ambarlarını buzla doldurup dönüyorlardı. Hull'da balıkçılık bir meslek değil, bir kimlikti: baba oğula trol ağını nasıl yamayacağını, hangi havada ambar kapağının kapatılacağını, Kuzey Buz Denizi'nde donan halatın elde nasıl bir yara açtığını öğretiyordu. Şehrin belirli mahallelerinde neredeyse her evden bir erkek denizdeydi. Bu insanlar İzlanda'ya bir işgalci gibi gitmiyorlardı; babalarının da gittiği yere gidiyorlardı ve hukuk onlara arkalarındaydı.
İki taraf da haklıydı ve tam da bu yüzden anlaşma imkânsızdı. Britanyalı balıkçı için İzlanda bankları üç kuşaktır çalışılan bir tarlaydı, kapatılması geçim hakkının gaspıydı. İzlandalı için aynı sular ülkenin tek geliriydi ve yabancı troller her yıl daha büyük, daha güçlü, daha açgözlü geliyordu. 1950'lerde modern trol teknolojisi, savaş sırasında geliştirilen sonar ve radarla birleşince avcılık bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Balığı bulmak artık tecrübe işi değil, cihaz işiydi. Ve deniz tabanını süpüren dip trolü, yalnızca balığı değil, balığın ürediği zemini de alıp götürüyordu.
İzlandalı bilim insanları 1950'lerde morina stokunun azaldığını ölçmeye başladılar. Rakamlar, denizdeki her şeyin tükenebilir olduğunu söylüyordu. Reykjavik'teki hükümet için bu, bir çevre meselesi değildi. Bir varlık meselesiydi. Balık biterse devlet biterdi. Bu cümle bir retorik abartı değil, bütçe tablosundan okunabilen bir matematikti. Ve bir devlet varlığının tehdit altında olduğuna gerçekten inandığında, elindeki her aracı kullanmaya hazır hale gelir. İzlanda'nın elinde ordu yoktu. Donanma hiç olmamıştı. Ama başka bir şey vardı: kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir tarafın pazarlık gücü.
1949'da İzlanda, 1901 sözleşmesini feshetme bildirimini verdi. Sözleşme 1951'de sona erdi ve ada ilk kez kendi sularının sınırını kendi çizebilecek duruma geldi. 15 Mayıs 1952'de Reykjavik ilk adımı attı: balıkçılık sınırı 3 milden 4 mile çıkarıldı. Rakam küçük görünüyor. Asıl mesele rakam değildi. İzlanda aynı kararla düz esas hatlar ilan etti; yani kıyının girinti çıkıntılarını tek tek takip etmek yerine burunların uçlarını düz çizgilerle birleştirdi ve aradaki koyları, fiyortları tamamen iç su ilan etti. Böylece haritada 1 millik bir genişleme gibi duran şey, pratikte trollerin en verimli avlandığı sığ koyları kapatıyordu.
Britanya'nın cevabı diplomatik değil ticari oldu. Trol sahipleri örgütlenip İzlanda balığının Britanya limanlarına çıkarılmasını engellediler. Bu ambargo dört yıl sürdü ve İzlanda'yı en hassas yerinden vurdu: en büyük müşterisini kaybetmişti. Ama sonuç, Londra'nın hesapladığının tam tersi oldu. Reykjavik yeni bir alıcı buldu ve o alıcı Sovyetler Birliği'ydi. Soğuk Savaş'ın en gergin yıllarında, NATO'nun kuzey kanadındaki kritik ada, donmuş morinasını Moskova'ya satmaya başladı. Batı ittifakı için bu, bir balık anlaşmazlığının stratejik bir yarığa dönüşebileceğinin ilk işaretiydi. Ambargo 1956'da sessizce gevşetildi ve İzlanda dersini almıştı: baskı uygulanabilir bir ülke değildi, çünkü kaybedecek pazarı zaten çeşitlendirmişti.
Asıl kriz iki yıl sonra geldi. İzlanda, 1 Eylül 1958'den itibaren balıkçılık sınırını 12 mile çıkardığını duyurdu. Bu, o tarihte uluslararası hukukun genel kabulünün çok ötesindeydi ve Britanya tanımayacağını açıkladı. Sadece açıklamakla kalmadı: trol filosunu korumak için Kraliyet Donanması'nı gönderdi. Birinci Morina Savaşı diye anılan bu dönem boyunca farklı zamanlarda 53 Britanya savaş gemisi İzlanda sularında görev yaptı. Muhripler, firkateynler, ikmal gemileri.
Karşı tarafta ne vardı? Bir elin parmaklarını biraz aşan sayıda Sahil Güvenlik gemisi. Bunlar savaş gemisi değildi; silahı bir ya da iki küçük toptan ibaret, mürettebatı otuz kırk kişilik devriye botlarıydı. Bir firkateynin yanında balina yanındaki fok gibi duruyorlardı. Britanya, trollerini kutu diye adlandırılan belirlenmiş alanlarda topluyor, savaş gemileri bu kutuların çevresinde devriye geziyor, troller korumalı biçimde ağ atıyordu. İzlanda Sahil Güvenliği ise yakalayabildiği yabancı trole yanaşıp ekip çıkarmaya, gemiyi limana çekmeye çalışıyordu. Zaman zaman uyarı atışları yapıldı, zaman zaman İzlandalı görevliler trol güvertesine çıkıp da Britanya savaş gemisi yaklaşınca mahsur kaldı. Üç yıl boyunca gerilim tırmandı ama kimse ölmedi.
1961 baharında taraflar bir uzlaşmaya vardı. Britanya, İzlanda'nın 12 millik balıkçılık bölgesine artık itiraz etmeyeceğini kabul etti. Karşılığında üç yıllık bir geçiş dönemi tanındı: belirlenmiş bölgelerde, belirlenmiş aylarda Britanya trolleri avlanmaya devam edebilecekti. Ve anlaşmaya bir madde kondu; ileride İzlanda sınırlarını yine genişletmek isterse ve taraflardan biri buna itiraz ederse, mesele Uluslararası Adalet Divanı'na götürülecekti.
Londra bu maddeyi bir güvence olarak gördü. Bir daha tek taraflı genişleme olmayacak, olursa hukuk devreye girecekti. Reykjavik ise aynı maddeyi okurken farklı bir şey görüyordu: 12 mil kazanılmıştı. Bir kere kazanılan şey, bir daha kazanılabilirdi. Çünkü asıl belirleyici olan hukuki metin değil, on yılın gösterdiği gerçekti; en büyük donanmalardan biri, bir avuç devriye botunu denizden söküp atamamıştı. Britanya, trollerini koruyabiliyordu ama İzlanda'yı vazgeçiremiyordu. Bu iki şey aynı şey değildi. Ve İzlanda, ikincisinin daha önemli olduğunu anlamıştı.
Asimetrik bir mücadelede zayıf taraf, güçlü tarafın yapamayacağı bir şeyi yapmak zorundadır. İzlanda'nın bulduğu cevap bir silah değildi. Bir alet, hatta bir çeşit makastı.
Fikir Sahil Güvenlik komutanı Pétur Sigurdsson'a aitti; tasarımı, demir işlerinden anlayan iki ustayla birlikte geliştirildi. Çalışma mantığı sarsıcı biçimde basitti. Ağır, çengelli bir çelik parça geminin kıçından uzun bir halatla denize salınıyor, su altında belli bir derinlikte sürükleniyordu. Devriye gemisi, avlanan trolün kıç tarafından, ağı çeken çelik halatların üstünden geçiyordu. Sürüklenen çengel halata takılıyor, gergin çelik makasın ağzına giriyor ve kopuyordu.
Kopan halatın anlamı şuydu: trol ağı, kapıları, zinciri, içindeki avıyla birlikte deniz tabanına gidiyordu. Bir trol takımı o yıllarda binlerce sterlinlik bir yatırımdı ve yedeği her zaman gemide bulunmazdı. Ağını kaybeden trol avlanamazdı; avlanamayan trol, 1.500 mil öteden gelmiş, yakıt yakmış, mürettebat maaşı ödemiş olmasına rağmen boş dönerdi. Tek bir kesik, tek bir el hareketiyle o seferi zarara çeviriyordu. Kimse yaralanmıyor, tek kurşun atılmıyordu. Ama hesap defteri delik deşik oluyordu.
Alet ilk kez 1958'de denendi, sonra bekletildi. Sahnesi 1972'de kuruldu. İzlanda, 1 Eylül 1972'den geçerli olmak üzere balıkçılık sınırını 50 mile çıkardığını duyurmuştu. Britanya ile Batı Almanya, 1961 anlaşmasına dayanarak meseleyi Uluslararası Adalet Divanı'na taşıdılar; İzlanda mahkemenin yetkisini tanımadığını bildirip duruşmalara katılmadı bile. Divan 1974'te davayı karara bağlayıp 50 millik genişlemenin davacılara karşı ileri sürülemeyeceğine hükmettiğinde, Reykjavik kararı kayıtsızca bir kenara koydu. Denizde olup bitenler mahkeme salonunu çoktan geride bırakmıştı.
5 Eylül 1972 sabahı, Sahil Güvenliğin Ægir adlı gemisi, yani Ayir, kaptan Gudmundur Kjaernested komutasında, adanın kuzeydoğusundaki bir bankta siyah gövdeli, numarası kapatılmış bir trol buldu. Saat 10.25'ti. Telsizle adı soruldu; trolün kaptanı cevap vermedi. Uyarı tekrarlandığında telsizden gelen cevap bir isim değil, bir müzik oldu: Britanya donanmasının marşı sayılan Rule, Britannia!, yani Hükmet Britanya. On beş dakika sonra, saat 10.40'ta, makas ilk kez suya bırakıldı. Ayir trolün iskele tarafından geçti. Devriye gemisinin yaklaşık 290 metre gerisinde sürüklenen çelik çengel, trol halatlarından birini kesti. Gemi sonradan telsiz konuşmasından teşhis edildi: Peter Scott.
Bundan sonrası bir yıl boyunca aynı sahnenin tekrarı oldu. İzlanda devriye gemileri kutu düzenine giren trollerin arasına dalıyor, keskin manevralarla halatları kesiyor, sonra uzaklaşıyordu. Bir donanmanın tasarlandığı her şey burada işe yaramıyordu. Top atamazdınız, çünkü karşınızdaki bir müttefik ülkenin devriye botuydu ve tek bir isabet siyasi felaket demekti. Abluka uygulayamazdınız, çünkü İzlanda'yı ablukaya almak NATO'nun kuzey kanadını Sovyetlere ikram etmek olurdu. Elde kalan tek taktik, fiziksel olarak araya girmekti.
1973 baharında Britanya firkateynleri koruma görevi için doğrudan bölgeye girdi; ikinci çatışma dönemi boyunca 32 firkateyn dönüşümlü olarak görev yaptı. Artık gemiler birbirinin önünü kesiyor, kıç tarafını kapatıyor, giderek daha kısa mesafeden geçiyordu. Çarpışmalar kaçınılmaz hale geldi. Bazıları manevra hatasıydı, bazıları değildi. Çelik gövdeler birbirini yırtıyor, su hatlarının üstünde yarıklar açılıyordu.
29 Ağustos 1973'te Ayir ile Britanya firkateyni Apollo çarpıştı. İzlanda gemisinin gövdesi hasar aldı ve mürettebat denizdeyken onarıma girişti. Bölmeye deniz suyu dolarken kaynak yapan makinist Halldór Hallfredsson elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. Üç ayrı çatışma döneminin, yüzlerce kesik ve çarpışmanın tek ölümü oydu. Tarih onu bir savaş kaybı olarak yazmadı; yazamazdı, çünkü ortada ilan edilmiş bir savaş yoktu. Ama Reykjavik'te bu ölüm, meselenin ne kadar ciddiye alındığının kanıtı gibi okundu.
İki ay sonra, Kasım 1973'te taraflar geçici bir düzenlemede anlaştı. Britanya trolleri 50 millik bölgede iki yıl daha avlanabilecek, ancak yıllık avları 130 bin tonla sınırlı olacaktı. Londra bunu bir ateşkes olarak gördü. Gerçekte bu, tavanı belirlenmiş bir geri çekilme takvimiydi ve anlaşmanın süresi 13 Kasım 1975'te doluyordu. Herkes o tarihi biliyordu.
O tarih gelmeden İzlanda bir sonraki adımı attı. Temmuz 1975'te hükümet, balıkçılık bölgesini 200 mile çıkaracağını duyurdu; karar sonbaharda yürürlüğe girdi. Gerekçe yalnızca ekonomik değildi. İzlanda Deniz Araştırmaları Enstitüsü'nün o yıl yayımladığı rapor, morina stokunun mevcut av düzeyinde çökme yolunda olduğunu, avın ciddi biçimde kısılması gerektiğini söylüyordu. Reykjavik böylece elindeki en güçlü argümanı kazandı: bu bir açgözlülük değil, bir kurtarma operasyonuydu.
200 mil, adanın çevresinde Britanya adalarının toplam yüzölçümünden kat kat büyük bir deniz alanı demekti ve Britanya'nın uzak su filosunun geçim alanının tamamını kapsıyordu. 16 Kasım 1975'te üçüncü ve en sert dönem başladı. Britanya 22 firkateyn görevlendirdi; yanlarında ikmal gemileri, römorkörler, destek gemileri. İzlanda tarafında yine aynı bir avuç devriye gemisi vardı: Ayir, Odin, Tor, Tir ve Baldur.
Bu kez makas kullanımı azalmadı ama asıl taktik çarpışmaya döndü. Üçüncü dönem boyunca toplam 55 çarpışma olayı kaydedildi. Devriye gemileri firkateynlerin kıçına dalıyor, firkateynler onları omuzlayarak trollerden uzak tutmaya çalışıyordu. Kuzey Atlantik'in kış denizinde, karanlıkta, 6 metrelik dalgalarda, birbirine metrelerle yaklaşan çelik gövdeler. Görüntüler Britanya televizyonlarında her akşam yayınlanıyordu ve kamuoyunda huzursuz bir soru büyüyordu: dünyanın en köklü donanmalarından biri, ordusu olmayan bir ülkeye karşı neden bir sonuç alamıyor?
Çünkü mesele denizde çözülmüyordu. Asıl kart Reykjavik'in elindeydi ve adı Keflavik'ti.
İzlanda, ordusu olmamasına rağmen 1949'da NATO'nun kurucu üyelerinden biriydi. Sebebi coğrafyaydı. Ada, Grönland ile Britanya arasındaki deniz geçidinin tam ortasında duruyordu ve Sovyet denizaltıları Kuzey Buz Denizi'ndeki üslerinden Atlantik'e çıkmak istediklerinde bu geçitten geçmek zorundaydılar. Keflavik'teki hava üssü, 1951'deki savunma anlaşmasıyla Amerikan kuvvetlerine açılmıştı ve buradan kalkan denizaltı avcısı uçaklar, ittifakın kuzey kanadındaki en kritik dinleme ve izleme ağını işletiyordu. Bir generalin deyişiyle Keflavik, Atlantik'in kapısındaki nöbetçi kulübesiydi.
İzlanda hükümeti bu üssü kapatmayı ve gerekirse ittifaktan çıkmayı defalarca gündeme getirdi. Bu bir blöf olabilirdi; ama Washington'ın blöfü görme lüksü yoktu. Sovyet donanmasının Atlantik'teki hareketliliğinin zirve yaptığı bir dönemde, o üssün kapanma ihtimali bile kabul edilemezdi. Üstelik İzlanda'nın 1950'lerde Moskova'ya balık sattığı hatırlanıyordu. Hesap basitleşiyordu: Britanya'nın kazancı birkaç bin balıkçının geçimiydi, kaybedilecek olan ise Kuzey Atlantik'in stratejik mimarisiydi.
19 Şubat 1976'da Reykjavik, Londra ile diplomatik ilişkilerini kesti. İki NATO üyesi ülkenin birbiriyle ilişkilerini kesmesi ittifak tarihinde ilk kez oluyordu. Bu, bir balık anlaşmazlığının artık bir ittifak krizi olduğunun resmî ilanıydı.
Bundan sonrası hızlı gelişti. NATO genel sekreteri bizzat devreye girdi, Amerikan yönetimi Londra üzerindeki baskısını artırdı. Britanya hükümeti, elindeki askerî üstünlüğün siyasi olarak kullanılamaz olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. 1 Haziran 1976'da Oslo'da imzalanan anlaşmayla üçüncü dönem sona erdi. Şartlar açıktı: Britanya 200 millik bölgeyi fiilen tanıyordu. Karşılığında aynı anda en fazla 24 trolün bölgede avlanmasına ve toplam 30 bin tonluk bir ava izin veriliyordu. Bu izin altı ay sürecekti ve 1 Aralık 1976'da kendiliğinden sona erecekti. Firkateynler İzlanda sularından çekildi.
Britanya kamuoyuna bu bir uzlaşma olarak sunuldu. Uzlaşma değildi. Bir takvimdi.
1 Aralık 1976 geldiğinde hiçbir şey olmadı. Top atılmadı, tören yapılmadı, gazete manşeti atılmadı. Sadece gemiler dönmedi. Hull'dan, Grimsby'den ve Fleetwood'dan kalkan uzak su trollerinin üç kuşaktır gittiği sular o sabah hukuken kapandı ve bir daha açılmadı.
Etkisi kısa sürede görüldü. Uzak su filosu bir limanın yalnızca gemilerini değil, çevresindeki tüm ekonomiyi besliyordu: buz fabrikaları, ağ atölyeleri, balık işleme tesisleri, tuzcular, kamyoncular, tersaneler. Sefer durunca bunların hepsi aynı anda durdu. Hull'un balıkçı mahallelerinde, her evde bir denizcinin olduğu sokaklarda, işsizlik bir ekonomik gösterge değil, bir sokak manzarası haline geldi. Binlerce balıkçı, ömrünü tek bir işi yapmakla geçirdikten sonra, o işin artık var olmadığını öğrendi. Dahası, çoğu teknik olarak gemi sahibinin daimi çalışanı bile sayılmadığı için işten çıkarma tazminatı alamadı. Elli yaşında, denizden başka hiçbir şey bilmeyen bir adam, kapanmış bir liman kentinde yeniden başlamak zorunda kaldı.
Bu adamlara tazminat ödenmesi için verilen mücadele on yıllar sürdü. Ancak 2000'lerin başında, yaklaşık 1.300 eski trol balıkçısına ödeme yapılabildi. O zamana kadar pek çoğu hayatta değildi.
İzlanda tarafında ise zafer, beklenenden çetrefilli bir armağan oldu. Yabancı troller gittikten sonra ortaya çıkan gerçek şuydu: deniz sonsuz değildi ve şimdi onu tüketebilecek tek taraf İzlanda'nın kendisiydi. Ülke, kazandığı suları korumak için kendi filosunu sınırlamak zorunda kaldı. 1984'ten itibaren kademeli olarak, gemi başına devredilebilir av kotalarına dayanan bir sistem kuruldu. Bu sistem stokları yönetilebilir kıldı ama beraberinde yeni bir toplumsal tartışma getirdi: kota bir mülke dönüşünce, deniz de alınıp satılabilen bir şeye dönüşmüştü. İzlanda bugün hâlâ bu tartışmayı yapıyor.
Asıl miras ise Kuzey Atlantik'in çok ötesine geçti. İzlanda'nın 200 mil ilan ettiği yıllarda böyle bir sınırın uluslararası hukukta karşılığı yoktu; Uluslararası Adalet Divanı bile İzlanda'yı haksız bulmuştu. Ama denizde olan bitenin kendisi, hukuku önden sürükledi. Britanya, 1976'da savaştığı ilkeyi 1977'nin başında kendisi benimsedi ve kendi kıyılarında 200 millik bölge ilan etti. Aynı yıllarda onlarca ülke aynı şeyi yaptı. 1982'de imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, 200 millik münhasır ekonomik bölgeyi dünya çapında yazılı kurala dönüştürdü. Bugün okyanusların en verimli kesimlerinin kıyı devletlerine ait sayılmasının, haritalardaki o geniş mavi çerçevelerin hukuki temeli buradan gelir.
Bunu başaran şey bir donanma değildi. Nüfusu bir ilçe kadar olan, ordusu olmayan bir ülkenin, çıkarlarını sürdürülemez hale getirecek kadar inatçı olmasıydı. İzlanda hiçbir muharebe kazanmadı; kazanması da gerekmedi. Kazandığı şey, karşı tarafın maliyet hesabını bozmaktı. Bir çelik halatın koptuğu her an, Londra için askerî bir kayıp değil, muhasebe kaydıydı; Keflavik'in kapanma ihtimalinin gündeme geldiği her an ise, bir ittifakın kendi önceliklerini yeniden sıralamak zorunda kalmasıydı.
Tarihe Morina Savaşları adıyla geçen bu on sekiz yıllık çekişme, güç dengesinin her zaman tonaj ve top sayısıyla ölçülmediğini gösterir. Kimin neyi göze alabileceği, kimin neyden vazgeçemeyeceği kadar belirleyicidir. Britanya için balık bir sektördü. İzlanda için balık ülkenin kendisiydi. Ve bir taraf için hayati olan şey, diğeri için yalnızca önemliyse, sonucu genellikle hayati olanın ihtiyacı belirler.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.