← Nöron Tarih

Kandiye: Yirmi Bir Yıl Süren Kuşatma

2026-09-21 · 23 dk

▶ Spotify’de dinle

1648-1669 arasında Osmanlı ordusunun Girit'in başkenti Kandiye'yi yirmi bir yıl boyunca kuşatmasını, tarihin en uzun kuşatmasında iki tarafın da tükenişini ve şehrin nihayet Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'ya teslim edilişini anlatır. Bölüm, Venedik Senatosu'nun veba özütüyle Osmanlı ordusunu zehirleme planından Venedikli bir istihkâm subayının saf değiştirişine ve Morosini'nin izinsiz imzaladığı teslim antlaşmasına uzanır.

kandiyegiritvenedikosmanlıkuşatma

Bölüm metni

Bir kuşatma düşünün: başladığında doğan çocuk, bittiğinde surda nöbet tutuyor. Yirmi bir yıl boyunca aynı şehrin önünde iki ordu birbirini yiyor, altta lağım tünelleri örülüyor, Venedik Senatosu vebayı silah yapmayı tartışıyor. Ve sonunda kapıyı açan şey top değil, bir mühendisin ihaneti oluyor.

28 Eylül 1644 sabahı, Rodos açıklarında, İstanbul'dan İskenderiye'ye giden bir Osmanlı konvoyunun yelkenleri göründüğünde, ufuktaki altı kadırga uzun süredir bekliyordu. Kadırgalar Malta Şövalyeleri'ne aitti; Akdeniz'de Osmanlı gemisi avlamayı bir tarikat görevi gibi sürdüren, limanları Valletta'da, sabırları ise denizde olan bir örgüte. Konvoyun en büyük gemisi ağır yüklüydü: hacca gidenler, Mısır'a tayin edilen görevliler, hazine, kumaş, mısır. Güvertede dönemin en nüfuzlu saray adamlarından biri vardı, haremin eski kızlar ağası Sünbül Ağa. Yanında Mekke kadısı, kadınlar, çocuklar, tacirler.

Çarpışma uzun sürmedi. Osmanlı gemisi savunma için değil taşıma için donatılmıştı. Sünbül Ağa güvertede öldürüldü. Şövalyeler yaklaşık 350 erkeği ve 30 kadını köle olarak alıp gemiyi ganimet ilan ettiler. Buraya kadar olan kısım, o yüzyılın Akdeniz'inde neredeyse rutin sayılırdı; korsanlık iki yönlü işleyen, herkesin şikâyet ettiği ama herkesin faydalandığı bir düzendi. Asıl mesele bundan sonra oldu.

Ganimet yüklü filo, su almak ve yaralılarını indirmek için Girit'in güney kıyısına uğradı. Girit, 1204'teki Dördüncü Haçlı Seferi'nin dağıttığı Bizans mirasından beri, yani dört yüz yıldır Venedik'indi. Adanın valileri gelenleri kovmadı, ama açıkça ağırlamadı da; kaynaklar bu birkaç günü hâlâ tartışır. İstanbul için tartışmaya gerek yoktu. Sultan İbrahim'in sarayında olayın okunuşu netti: Malta korsanları padişahın kızlar ağasını öldürmüş, hacıları köle yapmış ve soluğu Venedik toprağında almıştı. Venedik elçisi suçlamayı reddetti, şövalyelerle hiçbir bağları olmadığını anlattı, dinleyen olmadı.

Bir yıl boyunca Osmanlı tersaneleri çalıştı ve kimse hedefi söylemedi. Avrupa başkentlerinde herkes Malta'nın vurulacağını konuşuyordu; Venedik bile kendi adalarını değil, şövalyelerin adasını tahkim etmeye para gönderdi. 30 Nisan 1645'te 400'ü aşkın gemiden oluşan donanma Çanakkale Boğazı'ndan çıktı. Başında padişahın damadı, kaptan-ı derya Silahdar Yusuf Paşa vardı. Filo batıya ilerledi, Mora sularında bir süre oyalandı, sonra rotayı güneye kırdı. 23 Haziran'da 50 binden fazla asker Girit kıyısına ayak bastı. Hedef hiçbir zaman Malta olmamıştı.

Seçim mantıklıydı. Girit, İstanbul ile Mısır arasındaki hattın tam ortasında duruyordu; adada üslenen bir düşman donanması, imparatorluğun tahıl ve hac yolunu istediği gün kesebilirdi. Kıbrıs 1571'de alınmıştı; Girit, Venedik'in doğudaki son büyük sömürgesiydi ve Akdeniz haritasına bakan herkes için yarım kalmış bir iş gibi duruyordu.

İlk hedef Hanya oldu. Kale 56 günlük kuşatmanın ardından 22 Ağustos 1645'te düştü. Venedik'in Girit'teki hesabı daha en baştan bozuktu: ada nüfusunun ezici çoğunluğu Ortodoks Rumlardı ve Katolik Venedik idaresinin vergileriyle, angaryasıyla, kilise politikasıyla arası hiç iyi olmamıştı. Köylerin bir kısmı direnmedi, bir kısmı doğrudan yeni gelenlerin tarafına geçti. Ertesi yıl Resmo kuşatıldı; şehir 20 Ekim 1646'da, içkalesi 13 Kasım'da teslim oldu. Araya bir de veba girdi ve kırsalı boşalttı.

Yusuf Paşa bu zaferi göremedi. Hanya'nın fethinden sonra kışı geçirmek üzere donanmayla İstanbul'a döndüğünde, padişahın gözünde bu bir itaatsizlikti; 1646'nın ocak ayında idam edildi. Girit seferi daha ikinci yılında, kendi kumandanını yiyen bir sefere dönüşmüştü. Bu, gelecek yirmi yılın da özeti olacaktı.

Geriye adanın kalbi kalmıştı. Venediklilerin Candia, Osmanlıların Kandiye dediği, bugün İraklio adını taşıyan şehir. Adanın başkenti, limanı, hazinesi, arşivi, piskoposluğu oradaydı; Avrupa haritalarında zamanla bütün ada bu şehrin adıyla anılır oldu. 1648 baharında Osmanlı ordusu şehrin önüne geldi, mevzi kazmaya başladı ve o gün kimse, kazılan hendeklerin yirmi bir yıl boyunca doldurulup yeniden kazılacağını tahmin etmedi.

Kuşatma resmen 1 Mayıs 1648'de başladı. Kumandan, adada yıllarını geçirecek olan Gazi Deli Hüseyin Paşa'ydı. Elinde deneyimli bir ordu, ağır toplar ve Hanya ile Resmo'yu iki ayda alan bir özgüven vardı. Karşısında duran şey ise bir şehir değil, bir mühendislik eseriydi.

Kandiye surları, Venedik'in en iyi askerî mimarlarından Michele Sanmicheli'nin çizgilerini taşıyordu ve 1462'de başlayan inşaatı bir yüzyıldan fazla sürmüştü. Ortaçağ kalelerinin ince, yüksek duvarları değildi bunlar. Alçak, kalın, toprak dolgulu bedenler; gülle isabet ettiğinde kırılmak yerine yutan kütleler. Kara tarafında yedi tabya, önlerinde derin ve geniş bir hendek, her tabyanın kendi cephaneliği, yan ateşle birbirini koruyan açılar. Top çağı için tasarlanmış bir sistemdi ve tam olarak tasarlandığı işi yaptı: topçu ateşi haftalarca dövdü, şehir yerinde durdu.

Osmanlı ordusu şehre su getiren kemerli su yolunu kesti, çevredeki bütün araziyi ele geçirdi, kara tarafında kuş uçurtmadı. Ama kuşatmanın en tuhaf gerçeği buydu: Kandiye kara tarafından tamamen kapalıyken, deniz tarafından yirmi bir yıl boyunca açık kaldı. Venedik donanması Akdeniz'de hâlâ güçlüydü. Limana erzak, barut, para, asker ve taze kumandan taşıyan gemiler girip çıktı. Kuşatılan bir şehir, kuşatanlarla birlikte yaşlandı.

Venedik bu avantajı savunmayla sınırlamadı. Adada kaybettiği savaşı kaynağında kazanmaya karar verip donanmasını Çanakkale Boğazı'nın ağzına yolladı. Mantık basitti: Girit'teki Osmanlı ordusu da denizden besleniyordu; boğaz tıkanırsa ordu açlıktan çözülürdü. 1650'li yıllar boyunca boğaz önünde tekrarlanan deniz savaşları oldu. 1656 yazında Venedik ağır bir zafer kazandı, donanma kumandanı Lorenzo Marcello çarpışmanın ortasında hayatını kaybetti ama filo Osmanlı donanmasını dağıttı. O yaz İstanbul'da ekmek sıkıntısı başladı, fiyatlar fırladı, şehirde panik konuşmaları dolaştı.

Bu panik, kuşatmanın seyrini değiştiren kararı doğurdu. Eylül 1656'da sadrazamlığa, olağanüstü yetkiler karşılığında Köprülü Mehmed Paşa getirildi. Tersane yeniden kuruldu, donanma büyütüldü, 1657 temmuzunda boğaz açıldı; Venedik kaptanı Lazzaro Mocenigo, gemisinin direği devrilirken öldü. Deniz kilidi kırılmıştı, ama Kandiye hâlâ ayaktaydı.

Yıllar geçtikçe kuşatma kendi dünyasını kurdu. Osmanlı askerleri metrislerde kışladı; yağmur suyu biriken siperlerde, taşı yastık toprağı döşek yapıp uyudular. Lağımcılar surların altına tünel açtı, içeridekiler karşı tünel kazıp yer altında, karanlıkta, kazma ve bıçakla savaştı. Patlayan bir lağımın açtığı gedik gece boyunca doldurulur, ertesi gün yeniden kazılırdı. Bir mevzi için aylar, bir hendek köşesi için haftalar harcandı.

Avrupa'da ise Kandiye bir efsaneye dönüştü. Kilise para gönderdi, hükümdarlar birlik gönderdi, ama asıl akın bireyseldi: Fransız, Alman, İtalyan, Malta'dan gelen genç soylular, ad yapmak isteyen subaylar, borçlarından kaçan maceracılar gemilere binip Girit'e gitti. Bir mevsim savaşıp dönenler oldu, dönemeyenler oldu. Bir kuşak Avrupalı asker savaş sanatını o hendeklerde öğrendi. Kandiye'ye gitmek, dönemin askerî çevrelerinde bir diploma gibi konuşulur hale geldi.

Bu arada denge sessizce Osmanlı lehine kaydı. 1664'te Avusturya ile imzalanan Vasvár Antlaşması, Orta Avrupa cephesini kapattı. İmparatorluğun kaynakları, artık tek bir hedefe, denizin ortasındaki tek bir şehre yönelebilirdi. 1666'nın sonunda Girit'e taze bir orduyla gelen adam, Köprülü Mehmed Paşa'nın oğlu, sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'ydı ve kuşatmayı bizzat yönetmeye niyetliydi.

Fazıl Ahmed Paşa'nın gelişinden on yedi yıl önce, kuşatmanın daha ikinci yılında, Venedik başka türlü bir silahın peşine düşmüştü. Bu hikâye uzun süre kimsenin bilmediği bir yerde, Venedik Devlet Arşivi'nin gizli yazışmaları arasında durdu.

5 Şubat 1649 tarihli, en üst gizlilik dereceli bir mektup Venedik'e ulaştı. Gönderen, Cumhuriyet'in Dalmaçya ve Arnavutluk genel valisi Lunardo Foscolo'ydu. Alıcılar, Venedik'in istihbarat ve gizli operasyon işlerini yürüten üç kişilik kurulu, Devlet Engizitörleri: Piero Morosini, Piero Querini ve Geronimo Giustiniani. Mektubun konusu, Girit'teki Osmanlı ordusunu savaşarak değil, hasta ederek yok etme planıydı.

O sıralarda Dalmaçya'da veba vardı. Foscolo, Zadar'a yeni atanmış bir hekimden söz ediyordu: Michiel Angelo Salamon. Salamon hekimliğinin yanında usta bir damıtıcıydı ve valinin teklifi tam olarak buydu. Vebadan ölenlerin dalaklarından, koltuk altı ve kasıklarındaki şişlerden, deri yaralarından bir sıvı çıkarılacak; bu sıvı damıtılıp yoğunlaştırılacaktı. Foscolo bu maddeyi vebanın özü diye tarif ediyor, nereye saçılırsa orada sayısız insanı öldürecek güçte olduğunu yazıyordu.

Teslimat yöntemi, planın en soğukkanlı kısmıydı. Zehir bir orduya doğrudan atılmayacaktı. Osmanlı askerlerinin pazarlardan sık aldığı mallar seçilecekti: Arnavut işi fesler, kumaş topları. Bunların üzerine sıvı sürülecek, sandıklara konacak, sandıklar ya yarı batmış bir gemide ganimet gibi bırakılacak ya da seyyar satıcılar eliyle ordugâhların çevresinde satışa çıkarılacaktı. Hanya ve Resmo'daki kamplar aynı anda vurulacaktı ki salgın doğal görünsün, kimse bir düzenek aramasın.

Kendi adamlarını korumak için ayrıntılı talimatlar yazılmıştı. Maddeyi sürecek kişi burnunu ve ağzını sirkeye batırılmış süngerlerle tıkayacak, kumaşa eliyle değil demir çubuğa takılı fırçayla dokunacak, iş bittiğinde bütün aletler yakılacaktı. Bulaştırma işlemi Zadar'da değil, gemide yapılacaktı; Venedik toprağına bulaşmasın diye. Uygulayıcı sonrasında karantinaya girecekti. Kavanoz, yolculuk boyunca ayrı tutulacaktı.

Hekim Salamon işe hiç istekli değildi. Foscolo'nun çözümü, mektupta açıkça yazdığı gibi, onu kazanç umudu ve vaatlerle ikna etmekti. Vali planın alışılmadık ve şiddetli olduğunu, kamu ahlakının kabul edebileceği bir yöntem sayılmayacağını kendisi de itiraf ediyor; ama karşısındakini inanç düşmanı ve doğası gereği güvenilmez sayarak, sıradan ölçülerin burada geçerli olmadığını savunuyordu. Kurul planı reddetmedi. Kavanoz hazırlandı ve Girit'e yollandı.

Sonra hiçbir şey olmadı. Gecikmeler üst üste bindi. Kış yaklaşmıştı ve dönemin tıp anlayışına göre veba sıcak ayların hastalığıydı; soğukta dağıtmanın anlamı yoktu. Kavanozun kışı geçireceği yer ayarlanamadı, başkomutanlık maddeyi yakınında tutmadı, Salamon adaya vardığında uygulamayı başlatamadı. Derken Venedik donanması 1649 ve 1651'de Ege'de kazandığı zaferlerle Osmanlı ikmal hattını sıkıştırdı ve Venedik'te kuşatmanın kendiliğinden çözüleceği beklentisi doğdu. Yazışmalar 3 Ağustos 1651'de kesiliyor. Saldırı hiçbir zaman yapılmadı.

Bugünkü mikrobiyoloji açısından bakıldığında planın işleme ihtimali de düşüktü. Veba etkeni, aylarca oda sıcaklığında bekleyen bir sıvıda büyük olasılıkla canlılığını yitirirdi; hastalık esas olarak pire ve kemirgenler üzerinden yayılır, sürülmüş kumaş üzerinden değil. Yani Girit'e giden kavanoz muhtemelen boş bir tehditti. Ama geriye kalan şey tehdidin kendisi değil, niyeti kayda geçiren mektuplar. Bir cumhuriyetin resmî kurulu, bir orduyu salgınla yok etme planını tartışmış, ayrıntılarını yazmış, dosyalamış ve saklamıştı.

Kandiye'nin kaderini belirleyecek ihanet ise laboratuvardan değil, surların içinden çıkacaktı.

Köprülü Fazıl Ahmed Paşa 1666'nın sonunda adaya çıktı, kışı hazırlıkla geçirdi ve 22 Mayıs 1667'de kuşatmanın kumandasını bizzat üstlendi. Getirdiği yöntem farklıydı. Osmanlılar adada kendi dökümhanelerini kurdular; top ve mühimmat artık aylarca süren deniz yoluyla değil, kıyıda, kuşatmanın on kilometre gerisinde üretiliyordu. Ordugâh bir kampa değil, kalıcı bir şehre benzemeye başladı: fırınlar, atölyeler, depolar, hastalar için barakalar.

Asıl savaş ise yer altına indi. Bu son evre, yirmi bir yılın en kanlı bölümüydü ve neredeyse tamamı kazma işiydi. Lağımcılar tabyaların altına tüneller açıyor, barut fıçılarını yerleştiriyor, ateşliyordu. İçeridekiler dinleme kuyuları kazıp toprağın altındaki kazma seslerini takip ediyor, karşı tünel açıp düşman lağımını suyla boğuyor ya da erken patlatıyordu. Bazen iki tünel birbirine açılıyor, kavga metrelerce derinde, mum ışığında sürüyordu. Patlayan her lağım surda bir gedik açıyor, gedik gece boyunca çuvallarla, taşla, enkazla, bazen ölülerle dolduruluyordu. Şehrin evleri tahkimat malzemesi için söküldü. Hendek, yıllar içinde toprakla o kadar doldu ki artık bir engel olmaktan çıktı.

Savunma bu hesabı bir süre daha taşıyabilirdi. Taşıyamadığı şey, 1667'de karşı tarafa geçen bir adamdı.

Andrea Barozzi, Venedik hizmetinde bir albay ve askerî mühendisti. Yani Kandiye'yi sadece dışarıdan gören biri değil, planlarını bilen, hangi bedenin toprak dolgusunun yetersiz kaldığını, hangi tabyanın yan ateşle korunmadığını, hangi noktada tahkimatın kıyıya kötü bağlandığını bilen biriydi. Osmanlı karargâhına geçtiğinde yanında bu bilgi vardı. Anlattığı zayıf noktaların başında, savunma hattının denizle birleştiği yerdeki Sabbionera Tabyası, yani Kumluk Tabyası geliyordu.

Bir kuşatmada savunanın en büyük kozu belirsizliktir: saldıranın nereye yükleneceğini bilememesi, denemek zorunda kalması, her denemede kan kaybetmesi. Barozzi o belirsizliği ortadan kaldırdı. Osmanlı ordusu saldırının ağırlığını Kumluk Tabyası'na kaydırdı ve oradan bir daha çekilmedi. Kandiye'nin savunucuları, on dokuz yıldır arkasında durdukları duvarların artık düşmana ezbere okunduğunu anlamak zorunda kaldı.

Şehir bu sırada bir şehir olmaktan çıkmıştı. Sivil nüfus çoktan tahliye edilmiş ya da ölmüştü; kalanlar için ne ev ne pazar ne de olağan bir gün kalmıştı. Garnizon hastalıktan, yorgunluktan, ateşten eriyordu. Gelen taze birlikler birkaç ay içinde eriyip yerlerini yenilerine bırakıyordu.

Avrupa son bir kez toparlanmayı denedi. 1668'de Fransız gönüllüler geldi, bir kısmı öldü, kalanı döndü. Asıl kuvvet 1669 yazında ulaştı: Fransa'nın gönderdiği yaklaşık 6 bin kişilik bir sefer kuvveti, başında kralın kuzeni, denizci ve asi geçmişiyle ünlü François de Vendôme, yani Beaufort Dükü. Plan, Osmanlı siperlerini gece baskınıyla dağıtmaktı.

25 Haziran 1669 gecesi Fransızlar hücuma kalktı. İlk anda ilerlediler, sonra karanlıkta düzen bozuldu; bir barut patlaması paniğe yol açtı, birlikler birbirine karıştı, karşı hücum geldi ve baskın ağır kayıpla geri döndü. Beaufort Dükü o gece öldü. Karmaşanın içinde tam olarak ne olduğu Fransa'da yıllarca konuşuldu, akıbeti efsanelere karıştı. Bir ay sonra, 24 Temmuz'da, Fransız filosunun 58 toplu ikinci amiral gemisi Thérèse, yani Tereza, cephaneliğindeki kazayla infilak etti ve battı. Tereza'nın patlaması, hem denizde hem surlarda kalan son morali götürdü. Ağustosta Fransız filosu demir alıp adadan ayrıldı.

Kandiye yalnız kalmıştı.

Ağustos 1669 sonunda Francesco Morosini'nin elinde savaşacak durumda yaklaşık 3.600 adam vardı. Tabyaların önemli bir bölümü kullanılamaz haldeydi, barut azalmıştı, dışarıdan gelecek bir kuvvet yoktu. Venedik'ten yeni talimat beklemek haftalar, belki aylar alırdı ve o süre yoktu.

Morosini, savaş meclisini topladıktan sonra Venedik'in iznini beklemeden Osmanlı karargâhına görüşme teklifi yolladı. Bu, bir cumhuriyet subayı için kariyerini ve muhtemelen hayatını riske atmak demekti; teslim yetkisi Senato'nundu.

Pazarlık kısa sürdü, çünkü iki tarafın da işi bitirmek için sebebi vardı. 6 Eylül 1669'da 18 maddelik anlaşma imzalandı. Şartlar, yirmi bir yıl direnmiş bir garnizona gösterilen saygıyı yansıtıyordu: askerler ve şehri terk etmek isteyen sakinler silahlarıyla, kişisel mallarıyla, kilise eşyalarıyla ve arşivleriyle birlikte çekilebilecekti. Venedik, Girit kıyılarındaki üç tahkimli adacığı, Suda, Spinalonga ve Gramvusa'yı elinde tutmaya devam edecek, karşılığında ada Osmanlı'ya geçecekti. Tahliye için yaklaşık üç hafta süre verildi.

Bu üç hafta boyunca Kandiye, yirmi bir yıl direnmiş bir şehrin nasıl boşaldığını gösterdi. Gemilere yüklenen sandıklar, sökülen ikonalar, taşınan belgeler, defterler. Gidenlerin çoğu geri dönmeyeceklerini biliyordu.

27 Eylül 1669'da şehrin anahtarları Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'ya teslim edildi. Sadrazamın maiyetinde bulunan Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinin sekizinci cildinde o günleri anlatır: içeri girenleri karşılayan şey bir şehir değil, yıllarca üst üste yıkılıp yamanmış bir enkaz alanıydı. Ayakta kalan bina sayısı azdı, sokakların bir kısmı tanınmıyordu, surların içi lağım çukurlarıyla deliklerle doluydu.

Bedel, rakamların anlatabildiği kadarıyla ağırdı. Venedik kayıtlarına göre kuşatma boyunca Osmanlı tarafında 118.754, savunma tarafında 30.985 kişi hayatını kaybetti. Bu sayılar tek taraflı derlendiği için ihtiyatla okunmalı; ama büyüklük sırası konusunda kimsenin itirazı yok. Bir şehir için, bir neslin askeri harcanmıştı.

Sonrası her iki taraf için de beklenmedik biçimde ilerledi. Morosini Venedik'e döndüğünde korkaklık ve ihanetle suçlandı, 1670'te yargılandı ve kısa bir davanın ardından beraat etti. On dört yıl sonra, Osmanlı ile savaş yeniden başladığında Cumhuriyet'in başkomutanlığına yine o getirildi; Mora'yı geri aldı, "Mora fatihi" unvanını taşıdı, 1688'de Venedik dukası seçildi ve 1694'te yine sefer halindeyken öldü. Kandiye'yi teslim eden adam, Venedik'in son büyük askerî ismi olarak anıldı.

Fazıl Ahmed Paşa ise adada kalıcı bir düzen kurmaya girişti. Surlar onarıldı, on iki manastır camiye çevrildi, Ankebût Ahmed Paşa adanın ilk beylerbeyi olarak atandı. Girit bir Osmanlı eyaletine dönüştü. İzleyen yüzyıl boyunca ada nüfusunun kayda değer bir bölümü İslam'a geçti; Rumca konuşan, ada adetlerini sürdüren Giritli Müslüman topluluk böyle doğdu. Ada 1898'e kadar Osmanlı idaresinde kaldı, sonra özerkleşti ve 1913'te Yunanistan'a katıldı. O tarihten sonraki nüfus değişimleriyle Giritli Müslümanlar Anadolu kıyılarına taşındı; Ayvalık'tan Mersin'e uzanan bir hatta, Kandiye'nin uzak mirası hâlâ mutfaklarda ve soyadlarında yaşıyor.

Stratejik tabloya bakıldığında Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu'nun Akdeniz'deki son büyük fethiydi. Ama bu fethin nasıl kazanıldığı, kazanandan çok şey götürdü: yirmi bir yıl, bir donanma, bir hazine ve sayısı hiçbir zaman tam bilinemeyen bir insan kütlesi. Kuşatmanın bittiği yıldan on dört yıl sonra Osmanlı ordusu Viyana surlarının önünde duracak ve bu kez kuşatmayı sürdürecek yedeği kalmayacaktı. Venedik açısından da Girit, bir imparatorluğun sonuydu; Cumhuriyet bundan sonra Akdeniz'de kazanmayı değil, tutunmayı düşündü.

Bir de tuhaf bir kalıntı var. Avrupa haritaları yüzyıllarca bütün adayı, kuşatılan o şehrin adıyla, Candia diye yazdı; yani ada, kendisi için dövüşülen kalenin adını aldı.

Sanmicheli'nin surları bugün hâlâ ayakta. İraklio şehri onların içine ve dışına yayıldı, tabyaların üstünden yollar geçiyor, akşamüstü insanlar bedenlerin üzerinde yürüyor. Martinengo Tabyası'nın tepesinde, denize ve adanın içlerine bakan yerde, Giritli yazar Nikos Kazancakis'in sade mezarı duruyor. Yirmi bir yıl boyunca toprağın altında ve üstünde birbirini öldüren orduların uğruna savaştığı o toprak parçası, şimdi manzara seyredilen bir tepe.

Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.