2026-09-20 · 23 dk
1741'de İngiltere'nin Karayipler'deki İspanyol limanı Cartagena de Indias'a gönderdiği yüz seksenden fazla gemilik devasa filonun, tek gözlü, tek kollu ve tek bacaklı Amiral Blas de Lezo'nun savunması, kısa kalan hücum merdivenleri ve sarıhumma karşısında dağılmasını anlatır. Bölüm, savaşı başlatan kavanozdaki kesik kulaktan, zafer daha kazanılmadan Londra'da basılan madalyalara ve kralın yasakladığı bir yenilginin hafızadan silinişine uzanır.
cartagena 1741jenkins kulağı savaşıblas de lezokuşatmasömürge savaşlarıLondra'da madalyalar hazırdı: üzerinde diz çökmüş bir İspanyol amirali, kılıcını teslim ediyordu. Tek sorun şuydu ki o amiralin ne teslim edecek kılıcı tutan kolu vardı, ne de üzerine çökecek iki bacağı — ve madalyalar basıldığında savaş henüz kazanılmamıştı. Altmış yedi gün sonra Karayipler'den gelen haber, bir imparatorluğun konuşmayı yasaklayacağı türdendi.
9 Nisan 1731. Küba'nın kuzey kıyılarıyla Florida arasındaki sıcak, durgun sularda, Jamaika'dan Londra'ya yük taşıyan bir İngiliz ticaret gemisi ilerliyor. Adı Rebecca, Türkçe söylenişiyle Rebeka. Kaptanı Robert Jenkins. O gün ufukta beliren yelken, İspanya Kralı'nın Karayipler'de kaçakçılığı önlemekle görevlendirdiği guarda costas, yani sahil muhafızları filosuna ait. Başlarındaki adam Juan de León Fandiño.
Sahil muhafızları Rebeka'ya çıkıyor, ambarları didik didik arıyor. Aradıkları kaçak mal ortaya çıkmıyor. Ama arama bittiğinde iş bitmiyor. Jenkins'in sonradan anlattığına göre onu direğe bağlıyorlar, boğazına ip geçirip birkaç kez asar gibi yapıyorlar, sonra Fandiño palasını çekip kaptanın sol kulağını kesiyor. Kesilen kulağı Jenkins'in avucuna bırakıp söylediği iddia edilen cümle, sonraki iki yüz yıl boyunca defalarca tekrarlanacak: Git, bunu kralına götür; aynısını yapmaya cesaret ederse ona da aynısını yaparım.
Bu sahnenin ne kadarı gerçek, ne kadarı bir denizcinin abartısı, bugün kesin olarak bilinmiyor. Kesin olan şu: Jenkins Londra'ya vardığında olayı resmî makamlara bildirdi ve kulağını sakladı.
Öfkenin altında kulaktan çok daha büyük bir mesele yatıyordu. 1713'te imzalanan Utrecht Antlaşması, İspanyol İmparatorluğu'nun Amerika'daki kapalı ticaret düzeninde İngiltere'ye dar bir aralık açmıştı: asiento denen köle ticareti imtiyazı ve yılda tek bir geminin İspanyol limanlarında mal satma hakkı. Bu dar aralık, pratikte devasa bir kaçakçılık şebekesinin paravanı hâline geldi. İzinli tek gemi limana demirliyor, geceleri açıktaki başka gemilerden mal alıp ambarlarını yeniden dolduruyor, aynı gemi haftalarca boşalmadan satış yapıyordu. İspanya bunu biliyordu. Karşılık olarak sahil muhafızlarını salıverdi: yetkileri belirsiz, çoğu zaman ganimetten pay alan, ödülleri el koydukları yüke bağlı olan korsanlıkla kolluk arasında bir güç. Onlarca İngiliz gemisi durduruldu, yükleri alındı, mürettebatı hırpalandı. Jenkins ne ilkti ne de en talihsizi. Sadece en akılda kalanı oldu.
Çünkü kulağı sakladı ve kulak, tam yedi yıl sonra siyasetin işine yaradı.
1738 Martında, Avam Kamarası'nda İspanya'yla ticaret anlaşmazlıkları tartışılırken, hükümete muhalif kanat Jenkins'i çağırttı. Anlatıya göre kaptan kamaraya girdi, cebinden pamuğa sarılı kurumuş bir kulak parçası çıkardı ve milletvekillerinin önüne koydu. Bugün tarihçiler bu sahneye temkinli yaklaşıyor; dönemin meclis kayıtlarında kulağın gösterildiğine dair doğrudan bir belge yok, Jenkins'in o gün mecliste bulunup bulunmadığı bile tartışmalı. Ama hikâyenin gerçek olup olmaması, etkisini hiç değiştirmedi. Londra'nın kahvehanelerinde, gazetelerinde, meyhane şarkılarında kulak elden ele dolaştı. İspanya'ya savaş açılmasını isteyen tüccarlar, denizciler ve muhalefet için bundan daha iyi bir sembol bulunamazdı: soyut bir ticaret imtiyazı tartışmasının yerine, herkesin gözünde canlanan somut bir yara.
Başbakan Robert Walpole yirmi yıla yakındır barışı korumuş, savaşın maliyetinden nefret eden bir adamdı. Direndi, oyalandı, İspanya'yla tazminat pazarlığı yaptı. 1739 başında imzalanan uzlaşma metni birkaç ay içinde çöktü. Aynı yılın ilkbaharında mecliste, İspanyol limanlarının ne kadar zayıf olduğunu anlatan bir amiral ayağa kalktı ve kendisine altı gemi verilirse Panama kıyısındaki Porto Bello limanını, Türkçesiyle Portobelo'yu tek başına alabileceğini söyledi. Adı Edward Vernon'dı. Sözünün altında kalmayacaktı.
23 Ekim 1739'da Britanya İspanya'ya savaş ilan etti. Londra'da kiliselerin çanları çalındı, sokaklarda kutlama ateşleri yakıldı. Walpole'ün o gün pencereden sokağa bakıp söylediği rivayet edilen cümle, bütün savaşın en iyi özeti olarak kaldı: Şimdi çanları çalıyorlar; yakında ellerini ovuşturacaklar.
Savaşın bugün bilinen adını koyan kişi ise o kuşaktan hiç kimse değildi. Tam 119 yıl sonra, 1858'de, İskoç yazar Thomas Carlyle, Prusya kralı üzerine yazdığı tarih kitabında bu çatışmayı Jenkins'in Kulağı Savaşı diye andı ve ad tuttu. Bir imparatorluk kavgası, kavanozda saklanan bir kulak parçasının adını taşıyarak tarihe geçti.
Bu savaşın Atlantik'in öbür ucundaki muhatabı, Londra'daki hiçbir konuşmacının hesaba katmadığı bir adamdı.
Blas de Lezo, 3 Şubat 1689'da İspanya'nın Bask kıyısındaki Pasajes kasabasında, denizle yaşayan bir ailede doğdu. Donanmaya çocuk denecek yaşta girdi ve bedeli hemen ödemeye başladı.
1704'te, on beş yaşındayken, Akdeniz'de Vélez-Málaga açıklarında İngiliz ve Hollanda filolarıyla girilen büyük deniz muharebesinde bir top güllesi sol bacağını parçaladı. Bacak, güvertede, dizinin altından kesildi. İki buçuk yıl sonra, 1707'de Toulon kuşatmasında bir isabetin savurduğu tahta parçaları sol gözünü aldı. 1714'te Barselona kuşatmasında aldığı yara ise sağ kolunu kullanılmaz hâle getirdi. Yirmi beş yaşına geldiğinde bir bacağı, bir gözü ve bir kolu yoktu. Sonraki kuşaklar ona yarım adam diyecekti; bu lakabın kendi hayattayken kullanıldığına dair bir kanıt bulunmuyor, ama yakıştığı kesin.
Sakatlıkları onu karaya bağlamadı. Güney Amerika sularında korsan avladı, Peru kıyılarında filo komuta etti, Akdeniz'de görev aldı. Hakkında anlatılan en sert hikâye, İspanya'nın Cenova'da dondurulmuş alacağını tahsil etmek üzere gönderildiği seferdir: limanın karşısına demirleyip topları şehre çevirdiğinde parasını günler içinde almıştı.
1737'de, karargâhı Kartagena olan İspanyol Amerika filosunun komutanlığına atandı. Bu şehrin adı resmî belgelerde Cartagena de Indias diye geçer; biz kısaca Kartagena diyeceğiz. Bugün Kolombiya kıyısında duran bu liman, o yüzyılda İspanyol İmparatorluğu'nun damarlarından biriydi. Güney Amerika'nın gümüşü, zümrüdü, altını buradan toplanıp filolarla İspanya'ya gönderiliyordu. Şehir, bir buçuk asırdır, sürekli yenilenen taş surlarla, tabyalarla, su altı engelleriyle örülmüştü.
Coğrafya savunmacının tarafındaydı. Kartagena'nın önünde, açık denizden ayrılan geniş bir iç körfez vardı ve bu körfeze giden iki ağızdan büyüğü, yıllar önce taş ve enkazla kapatılmıştı. Geriye tek giriş kalıyordu: Boca Chica, yani Küçük Ağız. Dar, sığ, iki yanı tabyalarla kuşatılmış bir boğaz. Bir düşman filosu buradan tek sıra hâlinde, topların ağzına doğru girmek zorundaydı. Küçük Ağız aşılsa bile iç körfeze, oradan da şehrin kendisine ulaşmak için yeni bir tabya hattı ve nihayet şehrin doğusundaki San Lázaro tepesinde yükselen taş kütle vardı: Castillo de San Felipe de Barajas, kısaca San Felipe Kalesi. Şehre karadan yürümek isteyen herkesin sırtını dönemeyeceği yerde, tam da dönemeyeceği yerde duruyordu.
Lezo'nun elindeki güç ise mütevazıydı. Altı kalyon, İspanya'dan gelen beş alaydan derlenmiş yaklaşık 2.700 düzenli asker, birkaç yüz milis, gemilerin tayfaları ve iç bölgelerden getirilmiş 600 kadar yerli okçu. Toplamı üç binin biraz üzerinde, en iyimser sayımla dört bine yakın bir savunma gücü.
Bir de şehrin içindeki sürtüşme vardı. 1739'da Yeni Granada Genel Valiliği'ne atanan Sebastián de Eslava, Kartagena'ya yerleşmiş, savunmanın en üst yetkilisi olmuştu. Deneyimli bir kara subayıydı ve denizciyle karacının savaş kavrayışı birbirini tutmuyordu. Lezo gemilerin boğazı savunmada aktif kullanılmasını savunuyor, vali taş tabyalara yaslanmayı tercih ediyordu. İkisi arasındaki gerilim kuşatma boyunca hiç dinmedi ve kuşatmadan sonra daha da kötüleşecekti.
Vernon ise bu savunmayı zaten tanıyordu. Portobelo'yu 1739 Kasımında gerçekten de altı gemiyle almış, sözünü tutmuştu. Ertesi yıl Kartagena önlerine iki kez gelip topa tuttu, surları yokladı, limanın ağzını ölçtü, sonra çekildi. Londra bu baskınları zafer sayarak kutlarken o, asıl hedefin bu şehir olduğuna çoktan karar vermişti. Kartagena düşerse İspanya'nın Güney Amerika'daki gümüş yolu kesilirdi. Savaşı bir çırpıda bitirecek tek hamle buydu.
Ve Londra ona, o güne kadar hiçbir İngiliz amiraline verilmemiş bir kuvvet hazırladı.
13 Mart 1741 sabahı Kartagena surlarındaki nöbetçiler ufka baktıklarında gördükleri manzarayı tarif etmekte zorlandılar. Deniz yelkenle kaplanmıştı.
Filo 186 tekneden oluşuyordu. 29 saf harp gemisi, 22 firkateyn, 80'i aşkın asker nakliyesi ve destek gemileri. Toplam 2.000'e yakın top. Gemilerde 27 binden fazla insan vardı: 15 bine yakın tayfa ve 12 bin kadar kara askeri. Kara birliklerinin içinde deniz piyadeleri, İngiltere'den getirilen alaylar ve Kuzey Amerika kolonilerinden toplanmış 3.600 gönüllü bulunuyordu. Bu gönüllülerin arasında Virginia'dan genç bir subay vardı: Lawrence Washington.
Gemilerden birinde, hasta koğuşunda çalışan yirmi yaşında bir cerrah yardımcısı da bu seferi izliyordu. Adı Tobias Smollett'ti ve gördüklerini yıllar sonra bir romana dönüştürecekti.
Bu, Avrupa'nın o güne kadar denizaşırı bir hedefe yönelttiği en büyük çıkarma kuvvetiydi. Ama büyüklüğünün içinde bir çatlak taşıyordu. Donanma Vernon'ın, kara ordusu General Thomas Wentworth'ün emrindeydi ve ikisi arasında kimin kime ne emredeceğini belirleyen net bir hiyerarşi yoktu. Vernon aceleci, kendine güvenen, meclisteki dostlarına mektup yazmayı seven bir adamdı; Wentworth temkinli, kitabına uygun hareket eden ve amiralin baskısından hoşlanmayan bir subay. Her karar bir pazarlığa dönüştü. Kaybedilen her gün, tropiklerde kaybedilen gün demekti.
İlk hedef Küçük Ağız'dı. Boğazın iki yanındaki tabyalar ve girişi kapatan zincir hattı, filoyu kapıda tuttu. Günlerce süren top düellosu başladı. İngiliz saf gemileri sırayla boğazın ağzına sokulup bordalarını boşalttı, karaya çıkarılan bataryalar tabyaları arkadan dövdü. Kartagena'nın kuru mevsimi bitmeden şehre girmek isteyen Vernon için saat işliyordu; Lezo için ise her gün kazançtı, çünkü mayıstan sonra gelecek yağmurların ne getireceğini biliyordu.
Boğazın anahtarı olan San Luis Kalesi 5 Nisanda düştü. Savunma hattı çöküyordu ve Lezo o noktada bir komutanın verebileceği en acı emirlerden birini verdi: kendi gemilerini batırmak. Kalyonlar, dar geçitlere çapraz çekilip su alındı, direkleri yatırıldı, gövdeleri kanala gömüldü. Filo yok oldu ama düşmanın önüne, topla dağıtılamayacak bir engel yığıldı.
Yetmedi. İngiliz gemi ustaları enkazları kaldırdı, kanalı temizledi ve filo iç körfeze girdi. Artık İngiliz gemileri Kartagena'nın önünde, şehrin surlarının görüş mesafesinde demirliydi. Kuşatmanın en kritik eşiği aşılmış görünüyordu.
Vernon tam bu noktada, tarihin en pahalıya patlayan aceleciliklerinden birini yaptı.
Şehir henüz alınmamıştı. Sur dışındaki son kale duruyordu, savunmacılar hâlâ ateş ediyordu, kara ordusu çıkarmanın nasıl yapılacağını tartışıyordu. Ama iç körfezin ele geçirilmesi, Vernon'ın gözünde işin bittiği anlamına geliyordu. Bir gemiyi, bir subayı ve zafer haberini taşıyan bir mektubu Britanya'ya yolladı. Mektupta, kralın donanmasının Kartagena limanına girdiği bildiriliyordu.
O gemi Atlantik'i geçerken, Vernon'ın haberinin doğru olup olmadığını belirleyecek asıl gece henüz yaşanmamıştı.
San Felipe Kalesi, şehrin doğusunda, düzlükten yükselen bir tepenin üstünde duruyordu. Duvarları eğimli, hendeği derin, yaklaşma hatları temizlenmiş bir yapıydı. Kara ordusu şehre yürüyebilmek için önce burayı almak zorundaydı.
Wentworth, kuşatma toplarını karaya çıkarıp duvarda gedik açmayı, yani kitabın yazdığını yapmayı istiyordu. Bu haftalar alırdı. Vernon ise haftaların tükendiğini görüyordu: ilk hastalık vakaları gemilerde çoktan başlamıştı, mevsim dönüyordu, su bozulmuştu. Baskı arttı. Sonunda karar, gedik açılmadan, geceleyin, merdivenlerle doğrudan hücum yönünde verildi.
19 Nisanı 20 Nisana bağlayan gecenin karanlığında yaklaşık 2.000 asker tepeye doğru yürüdü. En önde, ölüme ilk gidecek olan 50 seçme adam, hemen arkalarında 450 humbaracı vardı. Yanlarında duvara dayanacak merdivenler ve hendeğe atılacak yün balyaları taşınıyordu. Yol göstermek üzere alınan yerli kılavuzlar, kolonu kalenin en dik, en korunaklı cephesine doğru götürdü. Kılavuzların bunu bilerek mi yaptığı, o gece İspanyol tarafının kurduğu bir tuzağın parçası mı olduğu bugün hâlâ tartışılıyor.
Hücum kolonu eğimi tırmanmaya başladığında surlardaki savunmacılar bekledi. Otuz adım kalana kadar bekledi. Sonra ilk yaylım ateşi karanlığı yardı. Ön sıralar olduğu yerde döküldü.
Ve asıl felaket, hayatta kalanlar duvarın dibine ulaştığında ortaya çıktı. Merdivenler kısaydı. Yaklaşık 3 metre kısa. Tepesine tırmanan adam, duvarın kenarına elini bile uzatamıyordu. Bu ölçü hatasının nedeni bugün kesin olarak bilinmiyor; savunmacıların hendeği son haftalarda derinleştirmiş olması ihtimali en sık öne sürülen açıklama. Sonucu değiştirmiyor. Askerler, İspanyol tüfeklerinin tam menzilinde, hiçbir yere çıkamadıkları bir duvarın önünde, birbirlerinin omuzlarına basmaya çalışarak öldüler.
Saatler süren bir kilitlenmeden sonra, şafak sökerken savunmacılar kaleden çıkıp süngüyle karşı hücuma geçti. Geri çekilme bozguna döndü. O tek gecede İngiliz tarafı 600 civarında ölü ve yaralı verdi; subay kayıpları, birliklerin komuta düzenini çökertecek kadar ağırdı.
Sonrasında olan, kılıçla olanı gölgede bıraktı.
Yağmur mevsimi başladı. Bataklık suyu, dar güvertelerde üst üste yatan binlerce adam, bozulmuş erzak ve sivrisinek. Sarıhumma ve dizanteri gemilere yayıldı. Smollett'in yıllar sonra anlattığı hasta koğuşları, hastaların hamaklarında kendi pislikleri içinde yattığı, ölülerin sayılmaktan vazgeçildiği yerlerdi. Bazı birliklerde ölüm oranı yüzde 80'i, yüzde 90'ı buldu. Artık kuşatmayı sürdürecek asker değil, gemileri yüzdürecek tayfa bile kalmamıştı.
25 Nisanda geri çekilme kararı verildi. Mayıs boyunca karaya çıkarılmış ne varsa toplandı; mürettebatsız kalan nakliye gemilerinin bir kısmı yakılarak batırıldı. 20 Mayısta filo Kartagena açıklarından ayrılıp Jamaika'ya yöneldi.
Bilanço, 18. yüzyılın en ağırlarından biridir. İngiliz tarafı 9.500 ile 11.500 arasında ölü verdi ve bunların ezici çoğunluğu savaşta değil, hastalıktan öldü. Yaralı ve hastaların sayısı 7.500 dolayındaydı. Onlarca gemi kaybedildi ya da hizmet dışı kaldı. Kuzey Amerika kolonilerinden yola çıkan 3.600 gönüllüden evine dönebilen sayısı 300 kadardı. İspanyol tarafının kaybı 800 ölü ve 1.200 yaralıydı.
Bütün bunlar olurken, zafer haberini taşıyan gemi Britanya'ya çoktan varmıştı.
Londra haberi aldığında sevinç, 1739'un çan seslerini aştı. Kartagena alınmıştı. İspanya'nın Amerika'daki en güçlü limanı, kralın donanmasının eline geçmişti. Kutlama ateşleri yakıldı, şiirler yazıldı, gemilerden birinin tayfası zaferi anlatan bir şarkı besteledi.
Ve madalyalar basıldı.
Bu, dönemin İngiltere'sinde şaşırtıcı değildi; Vernon, Portobelo'dan sonra hatırası için en çok madalya bastırılan İngiliz olmuştu. Altı gemiyle bir limanı alan adamın yüzü tabaka kapaklarına, düğmelere, ucuz alaşımdan dökülmüş madalyonlara işlenmişti. Bu işi yapanlar çoğunlukla madalya ustası bile değildi: düğme imalatçıları, birkaç basit kalıbı kopyalayıp seri üretim yapıyordu. Kartagena haberi gelince aynı atölyeler yeni kalıpları kazımaya girişti.
O madalyaların bir kısmı bugün Londra'nın Greenwich semtindeki Ulusal Denizcilik Müzesi'nin koleksiyonunda duruyor ve üzerlerindeki sahne hiç değişmiyor. Ayakta duran Vernon, önünde diz çökmüş bir adam. Diz çöken adamın tek dizi yerde, sağ eliyle kılıcını uzatıyor, şapkasını çıkarmış. Yanında adı yazıyor: Don Blas. Kimi madalyanın kenarında İspanya'nın gururunun Amiral Vernon tarafından yere serildiği yazılı, kimisinde gerçek İngiliz kahramanlarının Kartagena'yı aldığı.
Bu madalyaların hiçbirinde tasvir edilen olay yaşanmadı. Blas de Lezo hiçbir zaman Vernon'ın önünde diz çökmedi, kılıcını uzatmadı, o iki adam hayatları boyunca yüz yüze gelmedi. Dünya tarihinde, henüz gerçekleşmemiş bir teslimiyetin sahnesini bu kadar ayrıntıyla, bu kadar kalabalık sayıda tasvir eden başka bir madalya serisi hemen hemen yoktur. Metal, olaydan önce basılmıştı; olay ise madalyanın yazdığının tam tersi çıktı.
Doğru haber geldiğinde kutlama sustu. Madalyalar toplatılmadı, yasaklanmadı; sadece çekmecelere atıldı. Bugün koleksiyonculuk dünyasında değerliler, çünkü bir zaferin değil, bir yanılgının belgesi oldular.
Suçlama sırası bundan sonra geldi. Vernon ve Wentworth, Kartagena'yı kimin kaybettiğini anlatan mektuplar, raporlar ve broşürlerle birbirlerini yıllarca Londra kamuoyunda yıprattı. Vernon'ın kalemi durmadı; donanma içindeki tartışmaları basılı metinlere dökme alışkanlığı sonunda ona pahalıya patladı ve 1746'da amiraller listesinden çıkarıldı. 1748'de Smollett'in yayımladığı roman The Adventures of Roderick Random, yani Roderick Random'ın Maceraları, İngiliz okuruna seferin gerçek yüzünü gösterdi: kitaptaki hasta gemisi sahneleri, o güne kadar donanma hayatını bu kadar acımasız anlatan ilk metinlerden biriydi.
Seferden sağ dönen Virginialı genç subay Lawrence Washington ise komutanına duyduğu hayranlığı korudu. Potomac Nehri kıyısındaki çiftliğine onun adını verdi: Mount Vernon, yani Vernon Tepesi. Lawrence 1752'de öldüğünde çiftlik zamanla küçük kardeşine geçti. Kardeşinin adı George Washington'dı ve otuz yıl sonra aynı imparatorluğa karşı savaşan orduyu komuta edecekti. Bir Karayip yenilgisinin adı, böylece Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu belleğine yerleşti.
Kartagena'da ise galibin payına düşen zafer değildi.
Blas de Lezo kuşatma sırasında yaralanmıştı ve şehre yayılan salgın onu da yakaladı. 7 Eylül 1741'de, elli iki yaşında, lekeli humma denen hastalıktan öldü. Ölümünden önceki aylar, İngiliz filosuyla değil kendi valisiyle mücadeleyle geçti. Eslava zaferin raporunu kendi imzasıyla Madrid'e gönderdi; savunmanın yürütülüşüne dair suçlamalar Lezo'nun üzerine yığıldı, gözden düştü. Madrid'den gelen ödül ve unvanlar valiye gitti.
Cenazesi büyük bir tören görmedi. Nerede toprağa verildiği bugün bilinmiyor. İspanyol İmparatorluğu'nun Amerika'daki en büyük savunma başarısını yöneten adamın mezarı, şehrin kilise avlularından birinin altında, işaretsiz duruyor.
Gecikmiş bir düzeltme yapıldı: 1760'ta, olaydan on dokuz yıl sonra, kral Lezo'nun oğluna babasının hizmetleri karşılığında Ovieco Markiliği unvanını verdi. Heykelleri çok daha sonra dikildi; biri Kartagena'da, San Felipe Kalesi'nin eteğinde, biri Madrid'de. İspanyol donanması adını bugün hâlâ gemilerinde taşıyor.
Savaşın kendisi ise kısa sürede yön değiştirdi. Kartagena felaketinden sonra Britanya Karayipler'de bir daha bu ölçekte bir sefere kalkışmadı; çatışma, Avrupa'yı saran Avusturya Veraset Savaşı'nın içine karıştı ve orada eridi. 1748'de Aachen'de imzalanan barış, Karayipler'deki sınırları ve imtiyazları kabaca savaş öncesine döndürdü. İki yıl sonra Madrid'de imzalanan anlaşmayla da İngiltere, uğruna savaşa girdiği o ticaret hakkından, asiento'dan tamamen vazgeçti. Karşılığında 100 bin sterlin aldı.
Hesap böyle kapandı. Bir kulak parçası yüzünden değil ama bir kulak parçasının sembolü altında açılan savaş, on binden fazla insanın çoğu bataklık ateşiyle ölmesiyle, bir imparatorluğun en büyük filosunun geri dönmesiyle ve sonunda kavga edilen hakkın nakit karşılığı devredilmesiyle bitti.
Geriye iki nesne kaldı. Biri, İspanya'nın gururunun yere serildiğini yazan, hiç yaşanmamış bir teslimiyeti gösteren madalyalar. Öbürü, yeri bilinmeyen bir mezar.
Robert Jenkins'in kulağının ise ne olduğunu kimse bilmiyor.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.