2026-09-19 · 26 dk
1202-1204 arasında Kudüs için yola çıkan Dördüncü Haçlı Seferi'nin, Venedik'e ödeyemediği gemi borcu yüzünden önce Hristiyan Zara'yı, ardından Konstantinopolis'i yağmalamasını anlatır. Bölüm, aşırı büyük sipariş edilen bir filodan kör Doge Enrico Dandolo'nun pazarlığına, Nisan 1204'teki üç günlük yağmaya ve Bizans'ın bir daha toparlanamayışına uzanır.
dördüncü haçlı seferikonstantinopolisvenedikbizans1204Kutsal Toprakları kurtarmaya giden ordu, hedefine hiç varamadı. Çünkü yola çıkmadan önce ödeyemeyeceği kadar büyük bir gemi faturasının altına imza atmıştı — ve o borç, kılıcı Hristiyanlığın en büyük şehrine çevirdi.
1187 yazında Kudüs düştüğünde Batı Hristiyanlığı bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir şok yaşadı. Selahaddin'in orduları Hıttin'de Haçlı ordusunu imha etti, birkaç ay sonra şehrin kapıları açıldı ve 88 yıldır Latin elinde olan Kudüs geri alındı. Ardından gelen Üçüncü Haçlı Seferi, Avrupa'nın en güçlü üç hükümdarını sahaya sürmesine rağmen şehri geri alamadı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde Batı'da bir his yerleşmişti: iş yarım kalmıştı ve biri onu bitirmeliydi.
1198 Ocak'ında Roma'da 37 yaşında bir papa seçildi. 3. Innocentius genç, hırslı ve papalığın dünyevi otoritesine olağanüstü inanan bir adamdı. Göreve gelmesinin üzerinden yedi ay geçmeden yeni bir sefer çağrısı yaptı. Bu kez plan farklıydı. Kudüs'e doğrudan yürümek yerine Mısır'a vurulacaktı; çünkü Kudüs'ü elinde tutan gücün kalbi Nil deltasındaydı. Mısır alınırsa Kudüs kendiliğinden düşerdi. Askeri mantık olarak kusursuzdu. Tek bir sorunu vardı: Mısır'a kara yolundan gidilmezdi. Bir donanma gerekiyordu.
1199 Kasım'ında Kuzey Fransa'da Ecry'de düzenlenen bir turnuvada, Şampanya Kontu 3. Thibaut ile Blois Kontu Louis haç aldılar. İkisi de gençti; Thibaut henüz 22 yaşındaydı. Onlara Flandria Kontu Baudouin ve bir dizi Fransız baron katıldı. Bu, kralların değil kontların seferiydi. Ve kontların donanması yoktu.
Böylece 1201 kışında altı elçi Alplerden geçip Venedik'e indi. İçlerinden biri, Şampanya mareşali Geoffroi de Villehardouin, yıllar sonra bu seferin en ayrıntılı tanıklığını yazacaktı. Venedik o tarihte Akdeniz'in en büyük gemi üretim kapasitesine sahip tek şehriydi. Devlet tersanesi, disiplinli bir denizci nüfusu ve yüzyıllardır Doğu Akdeniz'le kurduğu ticaret ağı vardı. Elçiler tam da gerektiği yere gitmişlerdi.
Karşılarında oturan adam Doç Enrico Dandolo'ydu. Doksanına dayanmış, gözleri görmeyen, ama zihni kılıç gibi keskin bir devlet adamı. Pazarlık haftalar sürdü ve 1201 Nisan'ında ortaya çıkan anlaşma, ortaçağın en ayrıntılı ticari sözleşmelerinden biriydi. Venedik, 4.500 şövalye, 4.500 at, 9.000 silahtar ve 20.000 piyadeyi, yani toplam 33.500 kişiyi Mısır'a taşıyacaktı. Dokuz aylık erzak dahildi. Fiyat, adam başına 2, at başına 4 mark hesabıyla 85.000 gümüş mark olarak belirlendi. Venedik ayrıca kendi masrafıyla 50 savaş kadırgası ekleyecek, karşılığında fethedilecek her şeyin yarısını alacaktı.
85.000 mark yaklaşık 20 ton gümüş demekti. O çağda İngiltere kralının yıllık gelirinin iki katına yakın bir rakam. Venedik bu işe girerken şehrin neredeyse tüm ticari faaliyetini askıya aldı; tersaneler gece gündüz çalıştı, gemiciler seferber edildi, kalafatçılar başka hiçbir iş almadı. Bir buçuk yıl boyunca şehir tek bir müşteri için çalıştı.
Ve burada, bütün hikâyeyi belirleyecek olan hata yapıldı. Sözleşmedeki 33.500 rakamı gerçek bir sayıma değil, iyimser bir tahmine dayanıyordu. Elçiler kaç kişinin geleceğini bilmiyorlardı; sadece umuyorlardı. Üstelik sözleşme, gelen kişi sayısı ne olursa olsun toplam bedelin ödenmesini şart koşuyordu.
1202 yazı geldiğinde Venedik sözünü harfiyen tutmuştu. 200'ü aşkın gemi Lido'nun sularında demirli bekliyordu. Eksik olan taraf Haçlılardı. Thibaut 1201 Mayıs'ında hastalanıp ölmüş, yerine İtalyan asilzade Montferratlı Boniface geçmişti. Daha kötüsü, savaşçıların büyük kısmı Venedik'e hiç gelmemişti. Kimi Marsilya'dan, kimi Güney İtalya limanlarından kendi yolunu bulmuş, kimi hiç yola çıkmamıştı. Lido'da toplanan adam sayısı 33.500 değil, 12.000 civarındaydı.
Baronlar ellerindeki her şeyi topladılar. Gümüş sofra takımları eritildi, borç üstüne borç alındı, komutanlar kendi kasalarını boşalttı. 51.000 mark biriktirebildiler. Aradaki fark 34.000 marktı ve kapatılmasının hiçbir yolu yoktu.
Venedik'in elinde iki seçenek vardı. Ya bir buçuk yıllık emeğini zarar yazıp orduyu evine gönderecekti ya da alacağını başka bir biçimde tahsil edecekti. Dandolo ikincisini seçti. Ve tarihin en pahalı ödeme planı burada devreye girdi.
Doç'un teklifi yüzeyde makuldü. Ödemenin geri kalanı ertelenecek, ordu da yol üzerinde Venedik'e küçük bir hizmette bulunacaktı. Adriyatik'in doğu kıyısındaki Zara limanı yıllar önce Venedik'e isyan etmiş ve Macaristan Kralı Imre'nin himayesine girmişti. Zara hem bir rakip liman hem de Venedik'in Dalmaçya kıyısındaki otoritesine açık bir meydan okumaydı. Ordu Zara'yı geri alsın, borcun geri kalanı ganimetten ve gelecekteki fetihlerden karşılansın.
Sorun şuydu: Zara Hristiyan bir şehirdi. Üstelik himayesine sığındığı Macar kralı, haç almış, yani resmen Haçlı olmuş bir hükümdardı. Kilise hukuku açısından haç almış birinin toprağına saldırmak düşünülemezdi.
Ordunun içinde bu durumu yüksek sesle söyleyen adamlar vardı. Vaux-de-Cernay manastırının başrahibi Guy, saflar arasında dolaşıp Papa adına saldırıyı yasakladığını ilan etti. Simon de Montfort gibi bazı soylular ordudan ayrıldı. Papalık elçisi de duruma karşıydı. Ama ordunun büyük bölümü için mesele teolojik değil, çok daha basitti: Venedik'in gemilerine binmezlerse hiçbir yere gidemezlerdi ve evlerine dönmek, yemin ettikleri seferi terk etmek anlamına geliyordu.
Donanma 1202 Ekim'inde Venedik'ten ayrıldı. Villehardouin o günü hayatının en görkemli manzarası olarak anlatır: yüzlerce geminin yelkenleri açılmış, kalkanlar küpeştelere asılmış, trompetler çalıyordu. Yolda Trieste ve Muggia teslim oldu. 10 Kasım'da filo Zara önlerine geldi.
Zara halkı ne yapacağını biliyordu. Surların üzerine haçlar astılar. Şehrin sakinleri, gelenlerin Kutsal Toprak için yemin etmiş Hristiyanlar olduğunu hatırlatmaya çalışıyorlardı. İşe yaramadı. Beş gün süren kuşatmanın ardından 24 Kasım'da şehir teslim oldu, yağmalandı ve kışlamak üzere ikiye bölündü; bir yarısı Venediklilere, diğer yarısı Franklara.
Haber Roma'ya ulaştığında 3. Innocentius bütün orduyu aforoz etti. Bu, bir Haçlı seferinin daha ilk kışında Kilise'nin dışına düşmesi demekti. Baronlar Roma'ya elçi gönderip af dilediler ve Franklar için aforoz kaldırıldı. Venedikliler af dilemedi. Dandolo meseleyi bir devlet işi olarak görüyordu ve papalık kınamasının Venedik'in Dalmaçya politikasını değiştirmesi söz konusu değildi. Komutanlar ayrıca aforoz haberini sıradan askerlerden bir süre sakladılar.
O kışta, Zara'nın yıkık duvarları arasında, ikinci ve çok daha büyük teklif geldi.
Konstantinopolis'te sekiz yıl önce bir saray darbesi olmuştu. 1195'te İmparator 2. İsaakios, öz kardeşi tarafından tahttan indirilmiş, kör edilmiş ve zindana atılmıştı. Kardeşi 3. Aleksios adıyla tahta oturmuştu. Ama İsaakios'un genç oğlu Aleksios kaçmayı başarmış, Batı'ya geçmiş ve kız kardeşinin kocası, Alman kralı Philipp'in sarayına sığınmıştı. Boniface ile Philipp'in bağlantısı vardı ve genç prensin sunduğu şey, borç batağındaki bir ordu için fazlasıyla çekiciydi.
Prens Aleksios şunları vaat ediyordu: ordunun bütün borcunu kapatacak 200.000 gümüş mark, sefer boyunca tam erzak, Mısır harekâtına bir yıl boyunca eşlik edecek 10.000 Bizans askeri ve Kutsal Topraklar'da sürekli beslenecek 500 şövalye. Bunların üstüne, bütün Ortodoks Kilisesi'ni Roma'nın otoritesine bağlayacağını da söylüyordu. Karşılığında istediği tek şey, ordunun onu babasının tahtına oturtmasıydı.
Ordu ikiye bölündü. Karşı çıkanlar, seferin ikinci kez amacından saptırıldığını, bir Hristiyan başkentine yönelmenin Zara'dan da ağır olduğunu söylediler. Bir kısım asker ayrıldı, kimisi Suriye'ye kendi yoluyla gitti. Ama komutanların çoğu için hesap netti: borç ödenmedikçe Mısır'a gidilemezdi ve borcu ödeyecek tek para Konstantinopolis'ten geliyordu.
1203 Nisan'ında filo Zara'dan ayrıldı. Korfu'da bir ay dinlenildi, anlaşma orada bir kez daha onaylandı. Sonra yelkenler doğuya çevrildi. Kâğıt üzerinde bu hâlâ Mısır'a giden bir orduydu. Gerçekte ise, alacaklısının rotasını çizdiği bir ordu haline gelmişti.
23 Haziran 1203'te filo Marmara'dan yukarı çıktı ve şehir göründü.
Konstantinopolis o tarihte Avrupa'nın en büyük yerleşimiydi. Kimi tahminlere göre yarım milyona yakın insan yaşıyordu içinde; Paris'in ya da Londra'nın on katından fazla. Batı'dan gelen askerlerin çoğu hayatlarında böyle bir şey görmemişti. Villehardouin, orduda surları ve kuleleri gören hiç kimsenin yüreğinin titremeden durmadığını yazar; dünyada böyle bir yerin var olabileceğine inanamamışlardı.
Ordu karşı kıyıya, bugünkü Kadıköy ve Üsküdar sahillerine çıktı ve kampını kurdu. İlk hamle askeri değil, siyasiydi. Genç Aleksios bir kadırgaya bindirildi, surların dibinden geçirildi ve tellallar halka gerçek imparatorlarının döndüğünü bağırdı. Beklenen tepki gelmedi. Surlardan ne alkış yükseldi ne de kapılar açıldı. Halk için bu adam, Latin donanmasıyla gelen bir yabancıydı. Bu an önemliydi: bütün plan, şehrin kapılarını kendiliğinden açacağı varsayımına dayanıyordu ve o varsayım daha ilk günde çöktü.
Geriye zor yol kaldı. Haliç'in ağzı, Galata'daki kuleden karşı kıyıya uzanan devasa bir zincirle kapatılmıştı. Bu zincir aşılmadan donanma şehrin en zayıf duvarlarına, yani Haliç kıyısındaki surlara yanaşamazdı. 5 Temmuz'da Haçlılar Galata'ya çıktı, kuleyi savunan birlikleri dağıttı ve kuleyi ele geçirdi. Ertesi gün bir Venedik gemisi, kaynaklarda Kartal adıyla anılan tekne, rüzgârın tam gücüyle zincirin üstüne sürüldü ve halkaları kırdı. Haliç açılmıştı.
17 Temmuz'da çifte saldırı başladı. Franklar karadan Blakhernai surlarına yüklendi, Venedikliler Haliç'ten. Karadaki saldırı püskürtüldü. Denizdeki saldırıda ise ortaçağın en sıra dışı sahnelerinden biri yaşandı. Kaynaklara göre doksanını aşmış, gözleri görmeyen Dandolo, kadırgasının burnunda Aziz Markos sancağıyla dikilip adamlarına kendisini kıyıya çıkarmalarını emretti. Venedikliler surların yaklaşık 25 kulesini ele geçirdi. Geri çekilirken de arkalarında yangın bıraktılar; alevler şehrin bir bölümünü yuttu.
O gece 3. Aleksios hesabı yaptı ve kaçtı. Yanına alabildiği kadar altın ve mücevher alıp Trakya'ya doğru yola çıktı. Sabah olduğunda başkent imparatorsuzdu.
Şehrin ileri gelenleri hızla hareket etti. Zindandaki kör 2. İsaakios çıkarıldı, temizlendi ve tahta oturtuldu. Bu, Haçlılar açısından beklenmedik bir sonuçtu; artık şehri fethetmelerine gerek kalmamıştı ama pazarlık güçlerinin dayanağı olan genç prens de iktidarın dışında kalmıştı. Israr ettiler ve 1 Ağustos'ta genç Aleksios, babasıyla birlikte 4. Aleksios adıyla taç giydi.
Şimdi faturayı ödeme sırası ondaydı.
Ve 200.000 markın hazinede olmadığı çok kısa sürede anlaşıldı. İmparatorluk zaten onlarca yıldır mali çöküş içindeydi; taşra gelirleri düzensizdi, ordu paralı askerlere bağımlıydı, üstüne kaçan 3. Aleksios hazinenin taşınabilir kısmını yanında götürmüştü. 4. Aleksios olağanüstü vergiler koydu, zenginlerden zorla para topladı ve sonunda kiliselerin gümüş ve altın eşyalarını eritmeye başladı. Bu son adım, kendi halkının gözünde onu bitirdi. Borcun yaklaşık yarısını, 100.000 mark civarını ödeyebildi. Sonrası gelmedi.
Şehrin içindeki gerilim her hafta tırmandı. Ağustos'ta bazı Batılı askerler şehirdeki bir cami baskınına giriştiler; çıkan yangın iki gün boyunca Haliç'ten Marmara'ya doğru bir şerit halinde ilerledi ve şehrin en kalabalık mahallelerinden birini kül etti. Binlerce insan evsiz kaldı. Yangından sonra şehirde yaşayan Latin tüccarların büyük kısmı, linç korkusuyla ailelerini toplayıp Haçlı kampına sığındı.
Kışa girilirken iki taraf da tuzağa düşmüştü. Haçlılar parasız, erzaksız ve denizde; imparator ise kendi başkentinde tabansız. Aralık ayında müzakereler tamamen koptu. Ocak başında Bizanslılar ateş gemileriyle Venedik donanmasını yakmayı denedi, başaramadılar. Artık iki ordu değil, iki rehine karşı karşıyaydı.
Son perdeyi şehrin kendi içinden biri açtı. Saray ileri gelenlerinden Aleksios Dukas, kaşlarının biçimi yüzünden Murtzuflos yani "çatık kaşlı" lakabıyla anılan bir adam, Ocak 1204 sonunda darbe yaptı. Genç imparatoru tutuklattı, 5. Aleksios adıyla tahta çıktı ve 8 Şubat'ta 4. Aleksios zindanda boğularak öldürüldü. Kör 2. İsaakios da aynı günlerde öldü.
Bu, Haçlılar için hukuki bir kapı açtı. Artık şehirde onlarla anlaşma imzalamış meşru bir imparator yoktu; karşılarında, müttefiklerini öldürmüş bir gaspçı vardı. Ordunun din adamları bu argümanı benimsedi ve askerlere saldırının meşru olduğunu vaaz etti.
1204 Mart'ında Franklar ve Venedikliler bir belge imzaladılar. Bu belge, henüz alınmamış bir şehrin ve henüz fethedilmemiş bir imparatorluğun nasıl paylaşılacağını maddeler halinde düzenliyordu. Ganimetten önce Venedik'in 50.000 marklık alacağı kapatılacak, kalan mal eşit bölünecekti. İmparatorluk topraklarının dörtte biri seçilecek yeni imparatora, kalan dörtte üçü Venedik ile Haçlılar arasında yarı yarıya bölünecekti. İmparatoru seçecek kurul altı Venedikli ve altı Franktan oluşacaktı. Bir Haçlı seferi, bu belgeyle birlikte resmen bir ortaklık tasfiye planına dönüştü.
9 Nisan'daki ilk saldırı püskürtüldü; rüzgâr ve akıntı gemileri surlardan uzaklaştırdı, kayıplar ağırdı. Üç gün beklediler. 12 Nisan'da rüzgâr yön değiştirdi. Venedikliler iki büyük gemiyi, kaynaklarda Hacı ve Cennet adlarıyla anılan tekneleri birbirine bağlayıp tek bir yüzen kule haline getirdiler ve Haliç surlarındaki bir burca asma köprüyü indirmeyi başardılar. Aynı saatlerde surun dibinde açılan dar bir delikten, Robert de Clari'nin kardeşi rahip Aleaumes sürünerek içeri girdi ve bir kapıyı içeriden açtı. Akşama doğru şehrin bir bölümü ele geçmişti. O gece 5. Aleksios şehri terk etti. 13 Nisan sabahı Konstantinopolis düşmüştü.
Ardından üç gün üç gece süren bir yağma başladı.
Bunu bize anlatan kişi, olayı yaşayan bir devlet adamı ve tarihçidir: Niketas Honiates. Sarayda üst düzey görevlerde bulunmuş, imparatorluğun son yılllarını içeriden görmüş bir adam. Evi yandı, ailesiyle birlikte sokaklara düştü ve sonunda, yıllar önce koruduğu bir Venedikli tüccarın yardımıyla kılık değiştirip şehirden çıkabildi. Onun anlattıkları, bir yenilgi raporundan çok bir matem metnidir.
Ayasofya'da olanlar bu anlatının merkezindedir. Dokuz yüzyıldır ayakta duran kilisenin gümüş kaplama ikonostasisi baltalarla parçalandı, sunak söküldü, altın ve gümüş işlemeler değerli madenine indirgenmek üzere kırıldı. Yükü taşımak için katırlar ve atlar kilisenin içine sokuldu; hayvanlar cilalı mermer zeminde kayıp düştükçe oracıkta kesildiler ve kan kutsal mekânın taşlarına yayıldı. Honiates'in en çok sarsıldığı sahne ise şudur: bir kadın patriğin makamına oturtulmuş, çevresindeki askerler eşliğinde şarkı söylemeye zorlanmıştı.
Şehrin dört bir yanında aynı şey yaşandı. İmparator mezarları açıldı; Büyük Justinianus'un mezarı da soyulanlar arasındaydı. Ama kayıpların en kalıcısı metalde oldu. Konstantinopolis, Antik Yunan ve Roma dünyasının ayakta kalmış en büyük tunç heykel koleksiyonunu barındırıyordu; bunların çoğu yüzyıllar boyunca imparatorlar tarafından Akdeniz'in dört bir yanından toplanmıştı. Yağmacılar bu heykellerin sanat değerini değil, içerdikleri tuncu gördüler. Eritilip sikkeye çevrildiler. Aralarında Lysippos'un elinden çıktığı söylenen devasa Herakles heykeli de vardı; Honiates onu ayrıntılarıyla betimler, çünkü betimlemesinden başka hiçbir şeyi kalmamıştır.
Yağmanın dördüncü günü komutanlar düzeni geri getirdi ve ganimetin toplanmasını emretti. Sakladığı anlaşılanlar cezalandırıldı, birkaç kişi asıldı. Resmî havuzda toplanan miktar Villehardouin'e göre 400.000 gümüş mark ve 10.000 attı. Bu, seferin başında ödenemeyen 34.000 marklık açığın on katından fazlasıydı. Anlaşma gereği önce Venedik'in alacağı kapatıldı, kalanı bölüşüldü. Gizlenen, kaçırılan ve kayıt dışı kalan servetin bundan çok daha büyük olduğu kabul edilir.
Ve bütün bunlar, dört yıl önce Mısır'a gitmek üzere yola çıkmış bir ordunun eseriydi. O ordunun hiçbir birimi, seferin hiçbir aşamasında Kutsal Topraklar'a ayak basmadı.
Ganimetin en ünlü parçası eritilmedi.
Hipodrom'un üzerinde duran dört yaldızlı tunç at, sökülüp gemilere yüklendi ve Venedik'e götürüldü. Yapım tarihleri hâlâ tartışmalıdır; kimi uzman Klasik Yunan dönemine, kimi Roma İmparatorluk çağına tarihler. Kesin olan, 13. yüzyıl ortasında Aziz Markos Bazilikası'nın cephesine yerleştirildikleri ve orada beş yüz yılı aşkın süre Venedik'in deniz gücünün sembolü olarak durduklarıdır. 1797'de Napoléon şehri aldığında atları Paris'e götürdü; 1815'te geri verildiler. 20. yüzyılın sonunda, hava kirliliği yüzeylerini yediği için içeriye alındılar. Bugün cephede duranlar kopyadır; asılları bazilikanın içindeki bir salonda sergilenir.
Aynı bazilikanın köşesinde, porfir taştan yontulmuş, birbirine sarılmış dört imparator figürü vardır. Yaklaşık 1700 yıl önce yapılmış bu heykel grubu da 1204'te Konstantinopolis'ten alındı. Getirildiğinde bir ayağı eksikti. O eksik parça 1960'larda İstanbul'da, heykelin özgün yerinin yakınında bulundu ve bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde duruyor. Bir heykel, iki şehirde.
Venedik'in kazancı taştan ibaret değildi. Doç'un unvanına, Roma İmparatorluğu'nun dörtte bir ve bir bölü sekizinin efendisi olduğunu bildiren bir ibare eklendi. Girit, Eğriboz, Mora'nın limanları, Ege adaları ve boğazların ticareti Venedik denetimine girdi. Bir ticaret cumhuriyeti, bu seferden sonra bir deniz imparatorluğu oldu.
Fethedilen toprakta kurulan Latin İmparatorluğu ise hiçbir zaman çalışmadı. Flandria Kontu Baudouin 16 Mayıs 1204'te Ayasofya'da taç giydi. Bir yıl dolmadan, 14 Nisan 1205'te Edirne önlerinde Bulgar Kralı Kaloyan'a yenildi, esir düştü ve esarette öldü. Enrico Dandolo aynı yıl Konstantinopolis'te öldü ve Ayasofya'ya gömüldü. Yeni imparatorluk, ne vergi toplayabilecek bir idari yapıya ne de kendini savunacak bir orduya sahipti. Sonraki elli yedi yıl boyunca sürekli borç içinde yaşadı.
O çaresizliğin en çarpıcı örneği son Latin imparatoru 2. Baudouin'dir. Sarayların çatılarındaki kurşunu söküp sattı. Bir borca karşılık oğlunu İtalyan tüccarlara rehin bıraktı. Ve 1239'da, hazinedeki en değerli kutsal emaneti, Dikenli Taç'ı Fransa Kralı 9. Louis'ye 135.000 liraya devretti. Louis o emaneti barındırmak için Paris'te bir şapel yaptırdı: Sainte-Chapelle, yani Kutsal Şapel. Şapelin inşaat maliyeti yaklaşık 40.000 liraydı. Yani Gotik mimarinin başyapıtlarından biri, içine konan parçanın üçte biri fiyatına yapıldı. Konstantinopolis'ten Avrupa'ya akan yüzlerce emanet ve sanat eserinin izleri bugün hâlâ Fransa, İtalya ve Almanya'daki kilise hazinelerinde sürülebilir.
Bizans ise ölmedi, dağıldı. Kaçan hanedan üyeleri üç ayrı devlet kurdu: İznik'te Laskarisler, Epir'de Komnenos Dukaslar, Trabzon'da Megas Komnenoslar. İznik, kendini imparatorluğun asıl devamı ilan etti ve elli yıl boyunca sabırla toparlandı. 25 Temmuz 1261'de komutan Aleksios Strategopulos, yaklaşık 800 kişilik küçük bir kuvvetle şehrin yakınından geçerken, Latin garnizonunun ve Venedik donanmasının başka bir sefere çıkmış olduğunu öğrendi. Gece bir geçitten şehre sızdı. Konstantinopolis kılıç çekilmeden geri alındı ve 8. Mihail Palaiologos ağustos ayında şehre girdi.
Ama geri aldıkları şehir, aldıkları şehir değildi. Yangınlarla harap olmuş, nüfusu erimiş, mahallelerinin büyük bölümü boşalmış bir kabuktu. İmparatorluk bir daha asla 1204 öncesindeki mali ve askeri kapasiteye ulaşamadı. Anadolu'daki toprakları elden çıktı, donanması İtalyan cumhuriyetlerine bağımlı hale geldi, ekonomisi yabancı tüccarların ayrıcalıklarına teslim oldu. 1453'te surların ardında savunacak yaklaşık 50.000 kişilik bir nüfus kalmıştı. O sonun hazırlığı 1204'te yapıldı.
Bir yıkımın daha derin katmanı ise inançtaydı. Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki ayrılık 1204'e kadar büyük ölçüde teologların ve patriklerin meselesiydi. Ayasofya'dan sonra bu ayrılık sıradan insanların hafızasına yazıldı. 3. Innocentius bile, ilk sevinç haberleri geçtikten sonra olan biteni sert bir dille kınadı; ordusunun kutsal olan hiçbir şeyi esirgemediğini ve Rum Kilisesi'ni Roma'ya döndürmek yerine ondan tümüyle uzaklaştırdığını yazdı. Haklıydı. Sefer, birleştirmek için yola çıktığını iddia ettiği iki dünyayı kesin olarak ayırdı.
O yarayı kapatma girişimleri modern çağa kaldı. 1965'te karşılıklı aforozlar kaldırıldı. 2001'de Papa 2. Jean Paul, Atina'da Başpiskopos Hristodulos'a Katoliklerin Ortodokslara verdiği zararlar için üzüntüsünü iletti. 2004'te, yağmanın 800. yılında Patrik 1. Bartholomeos'a yazdığında, aradan sekiz yüzyıl geçmiş olmasına rağmen o acıyı ve utancı paylaşmamanın mümkün olmadığını söyledi.
Bu seferin nasıl yoldan çıktığı, tarihçilerin iki yüzyıldır tartıştığı bir sorudur. Bir görüş, Dandolo'nun ve Venedik'in baştan beri Konstantinopolis'i hedeflediğini, borcun bahaneye dönüştürüldüğünü savunur. Bir diğeri, ortada büyük bir komplo değil, üst üste binen küçük kararların ve hiç kimsenin tam kontrol edemediği bir sürüklenmenin olduğunu söyler. İkinci görüşün en güçlü dayanağı da ilk kararın sıradanlığıdır: bir sözleşmede yanlış bir sayı yazıldı.
33.500 kişi için gemi ısmarlandı, 12.000 kişi geldi. Aradaki fark 34.000 gümüş marklık bir açık olarak kaldı. O açığın peşinden bir ordu Adriyatik'e, oradan Marmara'ya, oradan Ayasofya'nın mermerlerine sürüklendi. Bin yıllık bir başkent, kimsenin baştan planlamadığı bir borcun tahsilatı sırasında kırıldı.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.