2026-09-15 · 23 dk
14 Temmuz 1518'de Strazburg'da Frau Troffea adlı bir kadının sokak ortasında durmaksızın dans etmeye başlamasını ve bir ay içinde dört yüze varan kasabalının aynı nöbete kapılmasını anlatır. Bölüm, şehir meclisinin tedavi olarak daha çok dans etmeyi emretmesinden Zabern'deki Aziz Vitus mabedine gönderilen kırmızı ayakkabılı hastalara ve olayın bugün nasıl açıklandığına uzanır.
tarihsalgınorta çağstrazburgkitlesel histeriBir kadın yaz sıcağında evinin kapısından çıkıyor ve dans etmeye başlıyor. Günlerce durmuyor; ayakları kanıyor, sonra komşuları da ona katılıyor. Ağustos'a gelindiğinde Strazburg'un meydanında dört yüz insan tükenene kadar dönüyor ve şehri yönetenler bunu durdurmak yerine müzisyen tutuyor.
14 Temmuz 1518. Strazburg'un dar, taş döşeli sokaklarından birinde, yaz güneşinin duvarları fırın gibi ısıttığı bir öğle vaktinde bir kadın evinin kapısından çıktı ve dans etmeye başladı.
Ortada müzik yoktu. Bayram yoktu, düğün yoktu, meydanda çalan bir kemancı, davul tutan bir çırak yoktu. Yalnızca sıcak, yalnızca kanalların ağır kokusu, yalnızca gündelik işine giden birkaç komşu vardı. Kadın kollarını kaldırdı, gövdesini salladı, ayaklarını yere vurmaya başladı. Yüzünde ne neşe ne de gülümseme vardı. Onu gören ilk insanlar büyük ihtimalle güldüler. Sarhoş sandılar belki, ya da şakadır dediler, ya da kocasıyla kavga etmiş bir kadının hıncını çıkardığını düşündüler.
Kadın durmadı. Öğleden sonra boyunca dans etti. Akşam serinliği çöktüğünde hâlâ dans ediyordu. Karanlık bastığında, komşuların çoğu içeri girip kepenklerini kapattığında, sokakta ayak seslerinin ritmi sürüyordu. Sonunda bitkin düşüp yere yığıldı; birkaç saat uyudu ya da bayıldı; sonra kalktı ve kaldığı yerden devam etti. İkinci gün. Üçüncü gün. Dördüncü gün. Ayakkabılarının içi kanla doldu, ayakları şişti, tabanlarındaki deri yarıldı. Anlatılara göre kimse onu durduramadı; kolundan tutup eve soktular, yatağa yatırdılar, o yine kalkıp sokağa çıktı.
Bu kadının adı bize Frau Troffea olarak ulaştı. Ama bu adı verirken bir parantez açmak gerekiyor, çünkü hikâyenin en çok tekrarlanan ayrıntısı aynı zamanda en kırılgan olanı. Ad, olaydan sekiz yıl sonra Strazburg'a gelip meseleyi araştıran hekim ve simyacı Paracelsus'un kaleminden geliyor. Şehrin kendi kayıtlarında, olay sırasında tutulan resmî belgelerde bu ad geçmiyor; oralarda yalnızca bir kadından söz ediliyor. Kimi tarihçiler adın Paracelsus'un kendi ürettiği, hatta dönen bir topaç imgesinden türettiği bir etiket olabileceğini söylüyor. Yani ilk dansçının varlığından şüphe yok; ama ona bugün seslendiğimiz adın, sonradan hikâyenin üstüne yapıştırılmış bir kâğıt olması kuvvetle muhtemel.
Paracelsus'un kendi açıklaması da bugün kimseyi ikna etmiyor. Ona göre kadın hastalanmamıştı; kocasını çileden çıkarmak için numara yapıyordu, hoplayıp şarkı söylüyordu ve bütün bunlar adamın en nefret ettiği şeylerdi. Bir hekimin, gözünün önünde ölmüş insanların bulunduğu bir olayı bir evlilik kavgasına bağlaması, 16. yüzyıl tıbbının kadın bedenine bakışı hakkında olaydan çok şey söylüyor.
Asıl mesele şu ki kadın yalnız kalmadı.
Bir hafta içinde Strazburg sokaklarında ona katılan 30'dan fazla insan vardı. Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar. Aralarında hiçbir ortak nokta yok gibiydi: aynı mahalleden değillerdi, aynı loncadan değillerdi, aynı ekmeği yemiyorlardı. Kaynaklar onların halini anlatırken hep aynı ayrıntılarda buluşuyor. Kollar savruluyordu. Gözler boştu, bakış bir yere odaklanmıyordu. Terden sırılsıklam olmuş gövdeler, şişmiş ayaklar, yere değdikçe kanayan tabanlar. Çoğu kendi başına ayakta duramıyordu; devrilmemeleri için birileri koltuklarının altına giriyordu.
Ve müzik hâlâ yoktu. Şehrin en sıcak günlerinde, aç bir şehirde, meydanlarda ve sokak aralarında insanlar duyulmayan bir ritme uyarak dönüyordu.
Bu olayı anlamak için önce şehri anlamak gerekiyor, çünkü 1518 yazının Strazburg'u ayakta, sağlıklı, kendinden emin bir yer değildi.
Strazburg o tarihte Kutsal Roma İmparatorluğu'na bağlı özgür bir imparatorluk şehriydi. Kendi meclisi vardı, kendi loncaları vardı, kendi yasaları vardı; imparatora bağlıydı ama gündelik hayatını kendi yönetiyordu. Ren Nehri'nin kenarında, Alsas ovasının ortasında, ticaret yollarının kavşağında kurulmuştu. Tahminlere göre 20 bin dolayında insan yaşıyordu içinde. Katedralinin kulesi, o yüzyılda Avrupa'nın en yüksek yapılarından biriydi ve ovadan yaklaşan bir yolcu şehri daha görmeden o kuleyi görürdü. Dışarıdan bakan biri için burası zengin, canlı, gururlu bir şehirdi.
İçeriden bakınca manzara başkaydı.
Alsas bölgesi 1518'e gelene kadar üst üste kötü hasat yılları yaşamıştı. Yağmurun zamansız yağdığı, dolunun tarlayı biçtiği, sonra kavurucu kuraklığın geldiği mevsimler birbirini kovalamıştı. 1518'den önceki birkaç yıl özellikle ağırdı: tahıl fiyatları fırladı, bir somun ekmek gündelikçi bir işçinin kazancına göre alınamaz hale geldi, kırsalda açlıktan ölümler başladı. Köylüler tarlalarını bırakıp şehirlere aktı. Strazburg'un kapılarına her gün, yiyecek bulma umuduyla gelmiş yeni dilenciler dayanıyordu. Meclis, kendi yoksullarına bile yetemediği için dışarıdan gelenlerin şehre girişini kısıtlamaya çalıştı; bu, o çağda bir şehrin yapabileceği en acımasız ama en sık başvurulan hamleydi.
Açlığın üstüne hastalık geliyordu. Veba, yüzyıl önceki büyük felaketten sonra Avrupa'dan tamamen çekilmemişti; dalgalar halinde dönüyor, bir yaz bir mahalleyi boşaltıp bir sonraki yaz başka bir şehre geçiyordu. Cüzam hâlâ vardı ve cüzamlı sayılmak insanı toplumun dışına atmak demekti. Bunlara, 1490'lardan itibaren Avrupa'ya yayılan yepyeni ve o güne kadar görülmemiş bir hastalık eklenmişti: frengi. Kimsenin nereden geldiğini bilmediği, bedeni yavaş yavaş çürüten, tedavisi olmayan ve üstelik günahla, utançla anılan bir hastalık. Bir de bölgeye özgü, tarlayla doğrudan bağlantılı bir bela vardı: Aziz Antonius ateşi denen, kollarda bacaklarda yakıcı bir ağrıyla başlayan, uzuvları kararıp kangrene çeviren korkunç hastalık. Sebebini kimse bilmiyordu; bilinen tek şey, kötü yıllarda daha çok görüldüğüydü.
Siyasi hava da gergindi. Yüzyılın başından beri Yukarı Ren bölgesinde köylü ayaklanması hazırlıkları birbirini izliyordu. Bundschuh, yani Çarık hareketi adıyla anılan gizli örgütlenmeler defalarca kuruldu, defalarca ele verildi; katılanlar idam edildi, sürüldü, sakat bırakıldı. Bu girişimlerden biri, dans salgınından yalnızca bir yıl önce Strazburg'un çok yakınında bastırılmıştı. Yani bu şehirde yaşayan bir zanaatkâr, kapısının önünde aç köylüler görüyor, meydanda infaz görüyor, kilisenin zenginliğine dair söylentiler duyuyor ve her sabah kendisinin de aynı çukura düşebileceğini biliyordu.
Üstüne bir de din vardı; ama o yılların dini rahatlatan bir şey değildi. Martin Luther'in tezlerini astığı tarihin üzerinden henüz bir yıl geçmişti ve Ren boyunda kiliseye duyulan öfke sokaklarda konuşuluyordu. Halkın inancı, azizlerin yalnızca şifa dağıtan değil, aynı zamanda ceza veren varlıklar olduğu fikri üzerine kuruluydu. Bir aziz gücenirse, bir adak unutulursa, bir günah örtbas edilirse, cezanın bedene inmesi beklenirdi.
İşte 1518 Temmuz'unda o kadın sokağa çıktığında, onu seyreden insanlar boş bir zihinle bakmıyordu. Aç, hasta, korkmuş ve bir felaket beklemeye alışmış bir kalabalıktı bu. Ve o kalabalık, gördüğü şeye vereceği adı zaten biliyordu.
Temmuz'un sonuna doğru mesele bir mahalle dedikodusu olmaktan çıktı, bir yönetim sorununa dönüştü. Dansçılar artık meydanlarda toplanıyordu, sayıları gün geçtikçe artıyordu, iş gücü kaybı vardı, düzen bozulmuştu ve en önemlisi hiç kimsenin bu şeyin ne olduğuna dair bir fikri yoktu. Meclis toplandı ve o çağda yapılabilecek en akla yatkın şeyi yaptı: hekimlere danıştı.
Şehrin hekimler loncası meseleyi inceledi ve bir karara vardı. Bu kararın en çarpıcı yanı, ne olduğu değil, ne olmadığıdır. Hekimler bunun yıldızların etkisiyle olmadığını söylediler. Şeytan çarpması olmadığını, bir cinin ele geçirmesi olmadığını, bir büyünün sonucu olmadığını söylediler. Onlara göre bu tamamen doğal bir hastalıktı ve sebebi aşırı ısınmış kandı.
Bu teşhis bugün bize saçma geliyor, ama kendi içinde son derece tutarlıydı. Dönemin tıbbı bedeni dört sıvının dengesi olarak düşünüyordu; kan, balgam, sarı safra ve kara safra. Dengenin bozulması hastalıktı. Kan fazla ısınmışsa, huzursuzluk, taşkınlık, denetlenemeyen hareket beklenirdi. Peki çözüm neydi? Normalde kan almak. Ama hekimler bu vakada başka bir yol önerdiler: madem hastalık kanın kaynamasından geliyor, o kanın yakılıp tüketilmesi gerekir. Yani hastalar dans etmeye devam etmeliydi. Ta ki bedendeki fazlalık tükenene, ateş sönene kadar.
Reçete buydu: daha çok dans.
Ve meclis bu reçeteyi kâğıt üzerinde bırakmadı. Şehir, hastalarına dans etmeleri için imkân sağladı. Lonca salonları boşaltılıp dans alanına çevrildi. At pazarında ve tahıl pazarında, yani şehrin en geniş meydanlarında, ahşap platformlar kuruldu. Belediye kesesinden müzisyenler tutuldu: davulcular, kemancılar, borazancılar, kaval çalanlar. Amaç ritmi sürdürmek, hastaları hareket halinde tutmaktı. Hatta anlatılara göre, dansçıların düşmemesi ve durmaması için onları koltuk altlarından tutup ayakta tutacak güçlü kuvvetli adamlar görevlendirildi.
Şimdi bir an durup sahneyi gözünüzde canlandırın. Katedralin gölgesinde, ağustos sıcağının altında, kurulmuş tahta bir sahne. Üstünde onlarca insan. Yüzleri bembeyaz, gözleri boş, saçları tere yapışmış, ayakları kanıyor. Etraflarında belediyenin parasını aldığı müzisyenler var, terleyerek çalıyorlar. Kenarda görevliler bekliyor, düşeni kaldırıyor. Ve bütün bunları izleyen bir kalabalık var: kendi kardeşini, kendi komşusunu, kendi karısını orada gören insanlar.
Sonuç, hekimlerin beklediği gibi olmadı. Şehir dansa alan açtıkça dansçı sayısı arttı. Imlin ailesinin tuttuğu şehir kroniğine göre, bir ay içinde sayı 400'ü geçmişti. Şehrin iyi niyetle kurduğu sahneler, hastalığın vitrini haline gelmişti. Bugün geriye dönüp bakan tarihçilerin üzerinde en çok durduğu nokta da budur: Strazburg'un yöneticileri salgını görmezden gelmedi, tam tersine son derece ciddiye aldılar; ama ellerindeki en iyi bilgiyle verdikleri karar, yangına körükle gitmek oldu.
Peki ölenler? En sık tekrarlanan rakam, salgının zirvesinde günde 15 kişinin öldüğüdür. Bu rakamı dikkatle taşımak gerekiyor. Sayı, olayı yaşamamış, olaydan onlarca yıl sonra yazan Strazburglu mimar ve kronikçi Daniel Specklin'in derlemesinden geliyor. Olay sırasında tutulan şehir belgelerinde ise ölü sayısı veren tek bir kayıt yok. Yani ölümlerin olduğuna dair güçlü göstergeler var; yaz sıcağında, aç bir bedenle, günlerce süren bu zorlanmanın kalp ve dolaşım üzerindeki etkisi bellidir. Ama "günde 15" rakamı, hikâye anlatıldıkça büyüyen bir sayı olabilir. Modern tahminler toplam dansçı sayısını bile 50 ile 400 arasında geniş bir aralıkta tutuyor.
Ağustos sonuna gelindiğinde meclisin sabrı da, teorisi de tükenmişti. Hekimlerin tavsiyesi işlemiyordu. Dans, kanı yakıp bitirmiyordu; insanları bitiriyordu.
Ve şehir, kararını tam tersine çevirdi.
Sahneler söküldü. Müzisyenlerin parası kesildi. Meclis, eylül ayına kadar geçerli olmak üzere kamusal alanda dans etmeyi ve müzik çalmayı yasakladı. Yasak özellikle ritim veren çalgılara, davullara, vurmalılara karşı sertti; çünkü artık ritmin bulaştırıcı olduğu düşünülüyordu. Şehir kâtipliği yapan ve Deliler Gemisi adlı yergi kitabıyla tanınan Sebastian Brant gibi isimlerin damgasını taşıyan düzenlemelerde küçük bir kapı aralık bırakıldı: saygın kişiler, kendi evlerinde düğün ya da ilk ayin kutlaması yapacaklarsa yaylı çalgılar kullanabilirlerdi. Yani müzik tamamen yasaklanmadı, yalnızca sokaktan alınıp kapalı kapıların ardına gönderildi.
Yasakla birlikte ikinci bir mantık devreye girdi. Madem hastalık doğal yollarla geçmiyor, o halde sebebi doğaüstü olabilirdi. Ve bu düşünce, dönemin aklında hemen bir isme bağlandı: Aziz Vitus.
Almancada Sankt Veit diye anılan Aziz Vitus, 4. yüzyılda öldürülmüş bir şehitti ve Ren boyunda çok özel bir yeri vardı. Halk inancına göre bu aziz, kendisine saygısızlık edenleri denetlenemez bir dans nöbetine mahkûm edebilirdi; ama aynı aziz, doğru biçimde yaklaşıldığında bu laneti kaldırabilecek tek kişiydi. Yani hastalık ile ilaç aynı kapıdan geliyordu. Bu inanç bölgede o kadar yerleşikti ki, denetlenemez hareket bozukluklarına yüzyıllarca Aziz Vitus dansı denecekti.
Meclis, en ağır durumdaki dansçıların arabalara bindirilip şehir dışına, Zabern'e, yani bugünkü adıyla Saverne'e götürülmesini emretti. Strazburg'un kuzeybatısında, ovanın bittiği yerde yükselen tepelerde bulunan bu kasabanın üstünde, bir kaya oyuğunda Aziz Vitus'a adanmış küçük bir mabet vardı. Yolculuk arabalarla üç gün sürüyordu.
Orada yapılan şey, bir ayin olduğu kadar bir sahne düzenlemesiydi ve ayrıntıları bugün bile insanı ürpertiyor. Hastalar, azizin ahşap bir tasvirinin önüne getirildi. Ellerine küçük haçlar tutuşturuldu. Ayaklarına kırmızı ayakkabılar giydirildi. Rahipler bu ayakkabıların hem üstüne hem de tabanına kutsal su serpti, kutsanmış yağla haç işaretleri çizdi. Tütsü yakıldı, Latince dualar okundu ve hastalar mabedin çevresinde dolaştırıldı. Şehir ayrıca ayinler için para ödedi; ve Tanrı'nın öfkesini yatıştırmak amacıyla, kumarbazların ve fuhuş yapanların şehirden uzaklaştırılması gibi ahlaki temizlik tedbirlerine de başvuruldu.
Bu ritüelin en dikkat çekici yanı, dansçıya söylediği şeydi. Strazburg'un meydanlarında kurulan sahne, hastaya "dans etmeye devam et" diyordu. Zabern'deki mabet ise tam tersini söylüyordu: bu iş burada bitiyor, aziz bağışladı, artık durabilirsin. Hastanın içinde bulunduğu zihin durumu ne olursa olsun, ona nihayet bir çıkış kapısı, bir bitiş sahnesi sunuluyordu.
Ve şaşırtıcı biçimde işe yaradı. Zabern'den iyileşmiş insanların döndüğü haberi Strazburg'a ulaştıkça daha fazla hasta oraya gönderildi. Birkaç hafta içinde arabalarla taşınan hasta akışı önce inceldi, sonra kesildi. Eylül başına gelindiğinde sokaklarda dans eden kimse kalmamıştı. Salgın, başladığı gibi, hiçbir tıbbi müdahale olmadan, kendi kendine sona ermişti.
Geriye ne kaldığını tam olarak bilmiyoruz. Kaç aile eksildi, kaç insan sakat kaldı, kaç kişi o yaz gördüğü şeyi ömrü boyunca unutamadı, bunun kaydı yok. Elimizde yalnızca birkaç sayfa var: meclis tutanakları, hekimlerin notları, katedralde okunan vaazlar, bir ailenin tuttuğu kronik ve sonraki kuşakların yazdıkları. Bir şehrin en tuhaf yazı, birkaç kâğıt parçasına sığdırılmış.
Peki gerçekten ne oldu?
Yirminci yüzyılda en çok ilgi gören açıklama zehirlenmeydi. Çavdar başaklarında, özellikle yağışlı ve serin mevsimlerden sonra, çavdar mahmuzu denen bir mantar üreyebilir. Bu mantarın ürettiği maddeler insanda halüsinasyona, kasılmalara, damarlarda şiddetli büzülmeye yol açar. Aziz Antonius ateşi dediğimiz o korkunç hastalığın sebebi de budur. Kimyasal akrabalığı düşünürseniz, bu maddelerin bazı türevlerinin 20. yüzyılda güçlü halüsinojenlerin temelini oluşturduğunu da eklemek gerekir. Kötü hasat, nemli depolama, aç bir halkın elemeden un yapması; bütün koşullar yerindeydi. Ve zehirlenmiş bir kalabalık, tuhaf davranan bir kalabalık demekti.
Bu açıklama uzun süre ikna edici göründü, ama bugün tarihçilerin çoğu tarafından yetersiz bulunuyor. İtirazlar somut. Birincisi, bu zehirlenme kaslarda ve damarlarda şiddetli bir daralma yaratır; bir insanı günlerce ayakta tutup ritmik, koordineli, sürekli bir harekete sokmaz, tam tersine felce yakın bir tükeniş getirir. İkincisi, zehirlenmenin en tanınmış işareti olan kararma ve kangren, Strazburg kayıtlarında hiç geçmiyor; oysa o dönemin insanı bu belirtiyi çok iyi tanıyordu ve görse yazardı. Üçüncüsü, zehirlenme mutfak üzerinden bulaşır; aynı ekmeği yiyen bir evin hepsini birden vurur. Oysa Strazburg'da dansçılar dağınıktı, aynı hanelerden değildi. Dördüncüsü, benzer dans salgınları farklı iklimlerde, farklı tahılların yetiştiği yerlerde de görüldü; ortak paydaları çavdar değildi.
O halde ortak payda neydi?
Bu sorunun en çok kabul gören cevabı, tıp tarihçisi John Waller'in çalışmalarından geliyor. Waller'e göre 1518 Strazburg'unda gördüğümüz şey bir zehir değil, toplu psikojenik hastalık denen olgudur. Yani bedende gerçek belirtiler üreten, ama kaynağı bir mikrop ya da toksin değil, aşırı zihinsel baskı ve paylaşılan bir inanç olan bir salgın. Bu tablodaki insanlar numara yapmıyorlar; gerçekten acı çekiyorlar, gerçekten kontrol edemiyorlar. Waller'in üzerinde durduğu şey, bu tür bir salgının ortaya çıkabilmesi için iki koşulun bir araya gelmesi gerektiğidir.
Birincisi dayanılmaz bir baskı. Açlık, hastalık, borç, ayaklanma korkusu, kilisenin sarsılan otoritesi. Yıllardır kesintisiz felaket yaşayan bir nüfusun sinir sistemi, kelimenin tam anlamıyla gerilmiş bir yaydı.
İkincisi ise bir senaryo. Baskı altındaki bir toplum, çöküşünü rastgele bir biçimde ifade etmez; kültürünün ona verdiği kalıbı kullanır. Ren boyunda o kalıp hazırdı. Aziz Vitus'un laneti fikri yüzyıllardır dolaşımdaydı; üstelik bölgenin hafızasında gerçek örnekler vardı. 1374'te, büyük su baskınlarının ardından Ren ve Moselle boyunca aynı türden bir dans salgını yaşanmış, Aachen'dan Köln'e, Liège'e kadar yayılmıştı. 1374 ile 1518 arasında bu topraklarda benzer olaylar defalarca kaydedildi. Yani Strazburglu bir insan, bir başkasının sokakta kontrolsüzce dans ettiğini gördüğünde bunu yorumlayacak hazır bir çerçeveye sahipti: bu, azizin cezasıdır. Ve bu ceza bulaşıcıdır.
İşte o inanç, tabloyu tamamlıyor. Bir insan gerçekten lanetlendiğine inanıyorsa, bedeninin o lanetin gerektirdiği gibi davranması, ağrıyı bir süre için hissetmeyen bir tür kendinden geçme haline girmesi mümkündür. Modern tıp bu tür ayrışma durumlarını tanıyor: dini ayinlerde, aşırı stres altında, bir topluluğun ortak beklentisi altında insan bedeninin neler yapabildiğini biliyoruz. Strazburg'da olan biten, bu mekanizmanın aç ve dehşete düşmüş bir şehirde, zincirleme biçimde işlemesi olabilir.
Ve hikâyenin en acı ironisi burada ortaya çıkıyor. Eğer salgının yakıtı inanç ve gözlemse, meclisin ilk kararı, yani hastalara sahne kurup müzisyen tutmak, hastalığa şehrin ortasında bir vitrin ve bir davetiye vermek anlamına geliyordu. Herkesin görebileceği bir yerde, herkesin izlediği bir ritim. İkinci karar, yani yasak ve Zabern yolculuğu ise aynı mantığı tersine çeviriyordu: gösteriyi kaldır, ritmi sustur, hastaya inandığı çerçevenin içinden bir kurtuluş anı sun. Bugünün diliyle söylersek, Strazburg farkında olmadan önce salgını yaydı, sonra da doğru tedaviyi yanlış gerekçeyle buldu.
1518'in bıraktığı en kalıcı miras da bu: insan bedeninin çektiği acının biçimini, içinde yaşadığı kültürün belirleyebildiği fikri. Tıp bugün bunu kültüre bağlı sendromlar başlığı altında inceliyor; modern dünyada da fabrikalarda, okullarda, kışlalarda, ortada hiçbir madde bulunmadan yayılan bayılma ve kasılma dalgaları düzenli olarak kayda geçiyor. Aradaki tek fark, senaryoyu yazanın artık bir aziz değil, başka korkular olması.
Strazburg o yazı unutmadı. Şehir, olayın 500. yılında sergiler, konserler ve konferanslarla 1518'i yeniden andı; dans eden ölüler, artık bir utanç değil, şehrin en tuhaf ve en insani hatırası olarak anlatıldı. Çünkü geriye bakınca en ürkütücü olan, sokakta dönen o insanlar değil. En ürkütücü olan, bir şehrin en eğitimli hekimlerinin, en sorumlu yöneticilerinin, ellerindeki bütün bilgiyi kullanıp toplanarak, tartışarak, oy vererek, iyi niyetle ve tam bir ciddiyetle verdikleri kararın, tahta bir sahne kurup insanları ölene kadar dans ettirmek olması.
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.