2026-09-30 · 18 dk
Japonya'nın kuzeyindeki Hokkaido'nun — Ainuların Ainu
ainuhokkaidojaponyasomonyerli halklarBir halk, bin yıl boyunca nehre indi ve somonu "tanrı balığı" diye karşıladı; sonra bir kanun geldi, o balığı tutmak hırsızlık sayıldı. Yüz yıl sonra aynı nehirde ağ atan torunlar, önce kendi ölülerini, sonra kendi somonlarını mahkemede geri istedi. Peki bir devlet, bir halkın ne yiyeceğini yasaklayınca geride ne kalır?
Hokkaido'nun güneydoğu kıyısında, Kuşiro'nun yaklaşık 80 kilometre güneybatısında, Büyük Okyanus'a açılan bir ırmak ağzı var. Sabahları burayı bulmak kolay değildir, çünkü deniz sisi karayı yutar; çakıl sırtının nerede bitip suyun nerede başladığını ancak dalgaların sesinden anlarsınız. Buranın adı Urahoro. Adın kendisi de sisten geliyor: Ainu dilinde "sisi bol olan yer" anlamına gelen bir sözcüğün Japonca harflere sığdırılmış hali olduğu söylenir. Yani Japonya haritasında okuduğunuz o ad, aslında başka bir dilin içinden çıkmış, kabuğu kalmış bir kelime.
Eylül sonunda buraya gelirseniz suyun rengi değişmeye başlar. Okyanusta iki yıl, üç yıl, bazen dört yıl dolaşan somonlar, doğdukları derenin kokusunu bulup geri dönerler. Irmağın ağzında suyun yüzeyi kaynar gibi olur; sırtlar görünür, kuyruklar çakılı döver. Kıyıdaki kızılağaçların altında ayı izleri belirir. Bu, kuzeyin en eski takvimidir: somon geldiğinde yıl başlar.
Bu ırmağın ağzında yüzyıllar boyunca köyler vardı. Ainu dilinde köye "kotan" denir ve kotan hiçbir zaman rastgele bir yere kurulmazdı. Suyun tatlı ile tuzlunun karıştığı, balığın toplandığı, kadınların sazlık bulabildiği, avcının ormana yarım günde çıkabildiği yere kurulurdu. Ev, tek odalı, sazdan, ocağı ortada. Doğu penceresi kutsaldı; ruhlar oradan girip çıkardı. Evin doğusunda, avlunun kenarında yontulmuş söğüt çubuklarından bir dizi dikili dururdu; bunlar tanrılara gönderilen mesajlardı.
Çünkü bu coğrafyanın adı, buranın insanları için Hokkaido değildi. Ainu dilinde "ainu" insan demektir. Yaşadıkları yere Ainu Mosir, yani insanların ülkesi diyorlardı. Onun ötesinde, görünmeyen bir yerde Kamuy Mosir vardı: tanrıların ülkesi. Bu iki ülke birbirine kapalı değildi; sürekli alışveriş içindeydi. Tanrılar, Ainu dilindeki adıyla kamuy, insanların ülkesine ziyarete gelirken kılık değiştirirdi. Ayı, dağın tanrısı olarak gelirdi ve postuyla etini üzerinde bir armağan gibi taşırdı. Baykuş, köyün bekçisi olarak gelirdi. Ateş, evin içindeki en yakın tanrıydı; ona önce yemek verilirdi.
Somon da bir kamuy'du. Ainu dilinde somona verilen adlardan biri doğrudan "tanrı balığı" demeye gelir; bir diğeri ise "asıl yiyecek", yani başka her şeyin yanında ölçü kabul edilen şey anlamındadır. Bu iki ad birlikte okunduğunda, bir halkın hem inancını hem mutfağını anlatır. Yılın ilk somonu tutulduğunda balık öyle rastgele sudan çıkarılmazdı. Söğüt dalından yontulmuş, yalnızca bu iş için saklanan bir sopayla, başına saygılı bir vuruşla karşılanırdı; misafire kapıda nasıl davranılırsa öyle. Ardından ilk somon töreni yapılır, ruhu teşekkürle geri gönderilir, geri kalanın gelmesi istenirdi.
Avlanmanın tekniği de bu inancın içinden çıkmıştı. Ainu balıkçının elinde "marek" denen, ucu döner bir kancası olan uzun bir zıpkın vardı; balığı yandan kavrar, sudan tek hareketle çıkarırdı. Sığ yerlerde dallardan örülmüş tuzaklar kurulurdu. Ama bir kural vardı: ırmak baştan başa kapatılmazdı. Yukarıdaki köye de balık gitmesi, en önemlisi balığın yukarı çıkıp yumurtlaması gerekiyordu. Çok almak ayıptan öte bir şeydi; tanrıya karşı kabalıktı. Bir sonraki yılın somonu, bu yılın nezaketine bağlıydı.
Somon bu köylerde sadece yenmezdi. Eti tuzsuz, dumansız, rüzgârda kurutulup kışa saklanırdı; dışı taş gibi olan bu kuru balık kırılıp çorbaya atılırdı. Ainu mutfağının bel kemiği olan o çorba sadedir: su, balık ya da av eti, yabani sarımsak, birkaç kök bitki, hayvan yağı. Baharat yok, şiddetli tat yok; ırmağın ve ormanın tadı var. Balık başları ve kıkırdaklar bıçakla tahta üzerinde ritim tutarak kıyılır, bu iş yapılırken de kıyanın ağzından tekerleme gibi bir şarkı çıkardı. Kalan derinin bir kısmı kurutulup dikilir, kıştan çıkarken ayağa geçirilen hafif çizmelere dönüşürdü. Somon derisinden ayakkabı, karda ses çıkarmadığı için avcının işine gelirdi. Yani bir balık, bir halkı besliyor, giydiriyor, takvimini kuruyor ve tanrısıyla konuşmasını sağlıyordu.
Bugün Urahoro'nun ırmak ağzında durup suya baktığınızda, somonlar hâlâ geliyor. Gelmeyen tek şey, onları eskiden olduğu gibi tutma hakkı.
1869 yılında Tokyo'daki yeni yönetim, kuzeydeki büyük adanın adını değiştirdi. Yüzyıllarca Ezo denen yer artık Hokkaido'ydu ve yönetimi için özel bir kurum kuruldu: Kaitakushi, yani Sömürgeleştirme Dairesi. Bu ad açık sözlüydü; kimse burayı zaten Japonya sayıyormuş gibi davranmadı, açıkça yerleşime açılacak bir kuzey olarak ele aldı. Ana adadan gelen çiftçiler, madenciler, işsiz kalmış samuray aileleri gemilerle çıkarıldı. Toprak parsellenip dağıtıldı. Kimseye, o toprakların üzerinde zaten bir halkın yaşadığı sorulmadı; çünkü hukuk açısından burası sahipsiz sayılıyordu.
Sonra yasaklar geldi ve sırası önemliydi. 1876'da geyik avı yasaklandı; Ainu avcılarının kullandığı zehir uçlu oklar ve yaylı tuzaklar da yasağın içindeydi. 1877'de Çitose ırmağı havzasında balık tutmak yasaklandı. 1878'de Sapporo çevresinde Ainu'nun ticari balıkçılık yapması yasaklandı. Sonraki yıllarda aynı düzenlemeler adanın öteki ırmaklarına yayıldı. Gerekçe genellikle balık kaynağının korunmasıydı; ama aynı yıllarda kıyıda büyük ticari balıkçılık işletmeleri kuruluyor, ırmak ağızlarına konserve ve tuzlama tesisleri açılıyordu. Yasak yukarıyı, ırmağı, yani Ainu'yu bağlıyordu.
Bunun ne demek olduğunu anlamak için bir sahne yeter: Bir adam, dedesinin ve onun dedesinin balık tuttuğu suya, aynı zıpkınla, aynı mevsimde giriyor ve suçlu oluyor. Fiil değişmemiştir, su değişmemiştir, balık değişmemiştir; değişen tek şey, o suyun üstündeki hukuktur. Bir halk, kendi ırmağında kaçak avcı ilan edildi.
Aynı on yıllarda geyik nüfusu, ticari avcılık ve ağır kışlar yüzünden çöktü. Balık yasaktı, geyik yoktu. Kıtlık yılları geldi. Hayatta kalmanın yolu, kıyıdaki Japon balıkçılık işletmelerinde gündelikçi olmaktı; yani eski bir ırmak halkının, artık kendisine yasaklanmış balığı başkası için tutması.
Dil ve ad tarafı sessizce ilerledi. 1871'de Ainu'lar Japon nüfus kayıt sistemine yazıldılar ve bu kayıt Japonca ad istiyordu. Ainu adları kâğıda geçmedi, kâğıtta kalmadı. Aynı dönemin düzenlemeleri kadınların ağız çevresine yaptığı dövmeyi ve erkeklerin küpesini yasakladı, Japonca öğrenmeyi teşvik etti. 1899'da bütün bunlar tek bir kanunda toplandı: Hokkaidō Kyūdojin Hogohō, yani Hokkaido Eski Yerliler Koruma Kanunu. Adında koruma yazıyordu. İçeriği asimilasyondu. Ainu ailelerine yalnızca tarım yapmak koşuluyla toprak veriliyor, bu toprağın idaresi valinin elinde kalıyor, çoğu zaman da verilen parça ekilmesi zor topraklardan seçiliyordu. Balıkçı ve avcı bir halktan, bir kuşakta çiftçi olması bekleniyordu. Kanun ayrıca Ainu çocukları için ayrı ilkokullar öngördü; müfredatı kısaltılmış, Japonca ağırlıklı okullar. Okulda Ainu dili konuşmak utanç kaynağı haline geldi. Asıl kırılma buradadır: dil yasaklanmaktan çok, taşınamaz hale getirildi. Anne çocuğuna kendi dilini öğretmemeyi, onu korumak için seçti.
Bu kanun 1997'ye kadar, yaklaşık 98 yıl yürürlükte kaldı.
Dilin ne kaybettiğini en iyi gösteren şey, onu kurtarmaya çalışan tek bir kitaptır. Chiri Yukie adında bir Ainu kız, doğduğu evde teyzesinden dinlediği eski anlatıları, tanrıların ağzından söylenen o uzun şiirleri, "yukar"ları kâğıda geçirmeye başladı. Ainu dilini Latin harfleriyle yazdı, yanına Japonca çevirisini koydu. 1922'de, 19 yaşında kalp hastalığından öldü. Derlemesi, Ainu Shin'yōshū, yani Tanrı Şarkıları Derlemesi adıyla ölümünden sonra basıldı. Bugün Ainu dilinin en güvenilir kaynaklarından biri, bir gencin son yılında yetiştirdiği o defterdir.
Dilin kendisi bu kadar şanslı olmadı. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, 2009'da Ainu dilini yok olma tehlikesinin en ağır basamağına, kritik derecede tehlikede olan diller arasına yazdı. Ana dili olarak konuşanların sayısı bir elin parmaklarıyla tartışılıyor. Hokkaido yönetiminin 2017 anketinde, Ainu kimliğiyle sayılan kişi sayısı 13 bin 118 çıktı; gerçek sayının çok daha yüksek olduğu, ayrımcılıktan çekinip kendini beyan etmeyenler yüzünden bilinemediği söylenir.
Ama bir şey silinmedi. Hokkaido'da bugün otobüs durağında, tren tabelasında, hava durumu haritasında okuduğunuz adların büyük bölümü Ainu dilindendir. Sapporo, Çitose, Tokaçi, Urahoro, Nibutani. Adanın yüzeyi hâlâ o dili konuşuyor; sadece konuşanlara susmaları söylenmişti.
Hokkaido'nun güneyinde, Saru ırmağı boyunca içerilere doğru gittiğinizde Biratori kasabasına, oradan da Nibutani'ye varırsınız. Burası, Ainu dilinin ve törenlerinin en kalabalık biçimde hayatta kaldığı vadidir. Vadinin iki yanındaki tepelerden bazılarının adı "dua ettiğimiz dağ" anlamına gelir; bunlar takvimdeki törenlerin yapıldığı, kuşaklardır belli günlerde çıkılan yerlerdir.
1973'te bu vadide bir baraj inşaatı başladı. Amaç, güneydeki Tomakomai doğu bölgesinde kurulacak dev bir sanayi bölgesine su sağlamaktı. Ne var ki o sanayi bölgesi hiçbir zaman öngörülen büyüklükte kurulamadı; talep hesapları erken yıllarda çöktü. Baraj yine de sürdü. Nibutani'deki iki Ainu toprak sahibi, Kaizawa Tadashi ve Kayano Shigeru, arazilerini satmayı reddetti. 1989 Şubat'ında topraklar kamulaştırma kararıyla alındı. İkisi de bunu mahkemeye taşıdı. Kaizawa Tadashi davanın sonunu göremedi, 1992'de öldü; oğlu davayı sürdürdü.
Kayano Shigeru bu arada kendi başına bir kurtarma seferberliği yürütüyordu. Ainu dilini konuşan son kuşağın ağzından yüzlerce saat kayıt aldı, sözlük ve derleme hazırladı, 1983'te Nibutani'de çocuklara Ainu dili öğreten bir sınıf açtı. 1994'te Japonya parlamentosunun üst kanadına seçilerek Ainu kökenli ilk milletvekili oldu ve kürsüde Ainu dilinde konuşan ilk ve tek üye olarak konuştu.
27 Mart 1997'de Sapporo Bölge Mahkemesi kararını açıkladı ve bu karar Japon hukukunda bir eşik oldu. Mahkeme, uzun bir tarihsel inceleme yaptıktan sonra Ainu'yu Japonya'nın yerli halkı olarak tanıdı; kültürünü yaşatma hakkının hem anayasanın 13. maddesiyle hem de Birleşmiş Milletler'in Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin 27. maddesiyle korunduğunu söyledi. Devletin bu hakkı hiç hesaba katmadan yaptığı kamulaştırmayı hukuka aykırı buldu. Sonra ikinci cümleyi kurdu: baraj bitmişti, su tutulmuştu, kararı geri almanın kamu yararına zararı daha büyük olurdu. Yani davacılar davayı kazandı ve hiçbir şey geri gelmedi. Kutsal sayılan alanların bir bölümü zaten suyun altındaydı.
Aynı yıl 1899 tarihli Koruma Kanunu yürürlükten kaldırıldı ve yerine Ainu Kültürünü Geliştirme Kanunu geçti. Yeni kanun kültürü, dili, el işini, festivali destekliyordu; toprak, balık, av, tazminat konularına hiç girmiyordu. Bu ayrım sonraki otuz yılın bütün tartışmasını belirledi: Japonya Ainu'ya kültür verdi, kaynak vermedi.
Adımlar yine de birikti. Japonya 2007'de Birleşmiş Milletler Yerli Halkların Hakları Bildirgesi'ne olumlu oy verdi. 2008'de parlamento, Ainu'nun yerli halk olduğunu bir kararla kabul etti. 2019'da çıkan Ainu Politikalarını İlerletme Kanunu, bunu ilk kez bir kanun metnine yazdı ve ayrımcılığı yasakladı. 2020 Temmuz'unda Şiraoi'de, gölün kıyısında Upopoy adıyla ulusal bir Ainu müzesi ve kültür parkı açıldı; devletin bu konuda yaptığı en büyük yatırım. Hepsinin ortak noktası aynıydı: müze, festival, dil kursu, tabela. Irmak yok.
Bu yüzden hikâye Urahoro'ya döndü. Yerel Ainu derneği, 20 Temmuz 2020'de adını değiştirdi ve tüzüğüne yeni bir amaç yazdı: yerli halk haklarını, balık tutma hakkından başlayarak geri almak. Yeni ad, bölgenin eski Ainu adından geliyordu: Raporo Ainu Nation, yani Raporo Ainu Ulusu. Ağustos 2020'de Sapporo Bölge Mahkemesi'ne dava açtılar. İstedikleri şey mütevazı görünüyordu: Urahoro Tokaçi ırmağının ağzındaki yaklaşık 4 kilometrelik bölümde, ağ kullanarak somon tutma hakkının tanınması. Devletten para istemiyorlardı, toprak istemiyorlardı.
Meselenin kalbi tek kelimedeydi: geçim. Yürürlükteki düzen, Ainu gruplarına yılda belirli sayıda somonu "kültürel amaçla" tutma izni veriyor. Raporo Ainu Ulusu'na son yıllarda verilen kota 100 balıktı; Hokkaido'da bütün gruplara verilen toplam da yılda iki bin civarında. İzni her yıl yenilemek gerekiyor ve neyin kültür sayıldığına Ainu değil, idare karar veriyor. Dernek, bir halkın yaşama biçiminin müze vitrinine sığmayacağını söylüyordu: atalarımız bu balığı törende yakıyor değildi, onunla yaşıyordu, komşuyla değiş tokuş ediyordu; kültürü geçimden ayırırsanız elinizde kültür kalmaz, gösteri kalır. Karşı taraf ise ırmağın kamu malı olduğunu, balık kaynağının ülke çapında kurallara bağlı olduğunu, bir ırmağın belli bir bölümünün tek bir topluluğa tahsis edilemeyeceğini savundu.
Davanın başkanı Sashima Masaki, kararı görmedi. Hayatının büyük bölümünü, araştırma amacıyla mezarlardan alınmış Ainu kemiklerinin köylerine geri getirilmesi için uğraşmakla geçirmişti. 6 Şubat 2024'te, 73 yaşında, Urahoro'daki klinikte öldü.
Karar 18 Nisan 2024'te açıklandı. Mahkeme, Ainu'nun Urahoro bölgesinde 17. yüzyıldan beri somon tuttuğunu tespit etti ve topluluk olarak kendi kültürünü yaşatma hakkının sahibi olduğunu kabul etti. Ama somon avını bir ekonomik faaliyet sayıp düzenleme yetkisinin devlette olduğuna, ırmağın kamu malı olduğu için belirli bir topluluğa münhasır hak tanınamayacağına hükmetti. Birleşmiş Milletler bildirgesini ise bağlayıcı olmadığı gerekçesiyle dayanak kabul etmedi. Yani 1997'nin cümlesi neredeyse aynı biçimde tekrarlandı: hakkınız var, konusu yok.
Dernek temyize gitti. Sapporo Yüksek Mahkemesi'ndeki duruşmalar Mart 2025'te başladı ve karar 2 Temmuz 2026'da çıktı: itiraz reddedildi. Yüksek mahkeme, somon avının Ainu için manevi bir anlam taşıdığını kabul etti, ama talep edilen şeyin belirli bir ırmakta münhasır bir mülkiyet hakkı niteliği taşıdığını, bunun kültür hakkının içine girmediğini söyledi.
Bundan beş gün sonra, 7 Temmuz 2026'da dernek toplandı ve Japonya'nın en yüksek mahkemesine gitmemeye karar verdi. Gerekçe, hukuk stratejisinden çok bir sonraki kuşakla ilgiliydi: en yüksek mahkemeden gelecek bir ret, bundan sonra balık tutma hakkını mahkemede arayacak bütün Ainu'lara kapalı bir kapı bırakırdı. Kavgadan kaçmıyoruz, dediler; yerli halk haklarını savunmayı sürdüreceğiz, ama bu kapıyı kapatan biz olmayacağız. Böylece yüksek mahkeme kararı kesinleşti.
Eylülün sonu yine geldi. Urahoro'nun ırmak ağzında sis yine karayla denizin arasını kapatıyor, somonlar yine doğdukları suyu buluyor. Kıyıda bir grup insan, izin belgesindeki sayı kadar balığı, söğüt sopasıyla, yüzyıllardır söylenen sözlerle karşılıyor. Sonra ağlar toplanıyor. Japonya'nın hukuku bu insanları yerli halk olarak tanıdı, dillerini müzeye aldı, adlarını tabelalara geri yazdı. Irmağı vermedi. İnsanların ülkesi anlamına gelen o eski ad, bugün bir haritada değil, bir dosyada duruyor; kapanmış ama çözülmemiş bir dosyada.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.