← Nöron Seyahat

Denizde Doğup Karaya Gömülenler: Sama Dilaut

2026-09-26 · 16 dk

▶ Spotify’de dinle

Filipinler, Malezya ve Endonezya'nın kesiştiği Sulu-Sulawesi sularında ömrünü lepa adı verilen tekne-evlerde geçiren Sama Dilaut halkının portresi: karaya yalnızca ölüsünü gömmeye ve tatlı su almaya çıkan bir hayatın töresi, dalgıçlıkta bedene işlemiş uyum ve üç devletin de vatandaşlığa almadığı bir halkın bugünkü kâğıtsızlığı.

sama dilautbajau lautsulu denizideniz göçebelerisemporna

Bölüm metni

Bir halk düşünün: çocuğu teknede doğuyor, düğünü teknede kuruluyor, karaya çıkmasının iki sebebi var — tatlı su ve ölüsünü gömmek. Şimdi de üç ülkenin ortasındaki bu denizde, hiçbir ülkenin nüfus defterinde adı geçmiyor. Sınırlar suyun üstünden geçince, yurdu deniz olan insana ne oluyor?

Sulawesi Denizi'nin kuzeyinde, Borneo'nun doğu ucuyla Filipinler'in güney adaları arasında kalan sığlıkta, gün doğmadan önce su cam gibidir. Mercan resiflerinin üstünde duran bir avuç tekne, halatlarla değil, sığ dibe saplanmış uzun sırıklarla tutunur yerine. Her teknenin ortasında yükseltilmiş bir platform, platformun bir köşesinde kumla doldurulmuş tahta bir kutu, kutunun içinde küllenmiş bir ocak vardır. Bir kadın o ocağın yanında doğum yapar. Bebek ilk sesini çıkardığında altında toprak yoktur; birkaç santim kalınlığında tahta, tahtanın altında da kırk metre su vardır.

Bu teknenin adı lepa. Tek direkli, tahta kaplamalı, uzun ve dar bir gövde; geleneksel olarak kırmızı seraya ağacından yontulur. Baş tarafında ve küpeştesinde, okil denen kıvrımlı oyma bezemeler dolanır. Boyu bir aileyi taşıyacak kadardır, fazlasını değil: karı koca ve çocuklar, kabaca beş kişi. Yağmura ve güneşe karşı hasırdan bir tente, ortada uyunan platform, kıçta dümen, baş tarafta zıpkınlar, ağlar, su kapları. Bir ailenin sahip olduğu her şey bu birkaç metrekareye sığar ve her şeyin bağlanacağı, sıkıştırılacağı, dalga vurduğunda yerinden oynamayacağı bir yeri vardır.

Lepalar tek başına dolaşmaz. On ila yirmi tekne, birbirine akraba ailelerden oluşan küçük bir filo halinde hareket eder; böyle bir topluluk elli ile yüz elli kişi arasında değişir. Filonun keyfî bir rotası yoktur. Sambuangan denen demirleme noktaları vardır: rüzgârdan korunaklı koylar, tatlı su bulunan adalar, belli mevsimlerde balığın toplandığı resif kenarları. Bir topluluk genellikle kendi "ana" demirleme yerinin kırk kilometre kadar çevresinde dolaşır. Yani bu göçebelik, haritada uçsuz bucaksız bir serserilik değil; ezberlenmiş bir denizin içinde, mevsime ve aya göre tekrarlanan dar bir daireydi.

Kendilerine Sama derler. Bu sözcük, Avustronezya dillerinde "birlikte", "aynı", "akraba" anlamına gelen bir köke dayanır. Denizde yaşayanlar için Sama Dilaut, yani "denizin Sama'sı" denir; Malezya tarafında aynı topluluk çoğunlukla Bajau Laut adıyla bilinir. "Bajau" ise dışarıdan verilmiş bir addır; Malayca "uzaklaşmak" ya da "balık avlamak" anlamındaki sözcüklerden türediği düşünülür. Bir de karadan atılan, incitici bir ad vardır: pala'u. Tekneli, evsiz, sahipsiz anlamına gelen bu sözcüğü Sama Dilaut kendisi için kullanmaz.

Nereden geldikleri sorusunun kesin bir cevabı yok, ama en çok kabul gören açıklama antropolog Alfred Kemp Pallasen'in önerisidir: kökenleri bugünkü Filipinler'in güneybatısındaki Zamboanga Yarımadası'nda, hem balıkçılık hem de yakıp temizlemeye dayalı tarım yapan bir topluluğa dayanır. Sekizinci yüzyıl dolaylarında bu insanların bir kısmı tarımı bırakıp tamamen denize açılır. Onuncu yüzyılda Basilan'a, Sulu takımadasına, Borneo kıyılarına ve Sulawesi'ye dağılırlar; on birinci yüzyılda Borneo'ya yerleşmiş oldukları düşünülür. Bin yıldan uzun bir zaman boyunca, bir devletin sınırlarını değil, bir denizin biçimini takip ederek yaşadılar.

O deniz boş değildi. Sulu Sultanlığı'nın egemen olduğu bu sular, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Çin pazarına açılan son derece kârlı bir ticaretin merkeziydi. Çin mutfağının ve eczanesinin aradığı deniz hıyarı, inci, sedef, kaplumbağa kabuğu, köpek balığı yüzgeci. Bu malları resiften çıkaracak beceri Sama Dilaut'taydı; ticareti elinde tutan ve limanları yöneten ise karadaki hanedanlardı. Dalgıç suya iner, mal kıyıya çıkar, kazancın büyük kısmı kıyıda kalır. Bu ilişki, yüzyıllar boyunca hiç değişmeyen bir düzen kurdu: denizin bilgisi onlarda, denizin geliri başkasındaydı.

İnançları da bu ikili dünyanın izini taşır. Sünni İslam'ı benimsemişlerdir, ama namazın ve oruç ayının yanında çok daha eski bir katman durur. Omboh Dilaut, yani Denizin Efendisi, suyun bereketini veren ve esirgeyen güçtür; Dayang Dayang Mangilai ise adaların ormanına bağlı bir dişil varlıktır. Yeni pirinçle yapılan yıllık şükran töreni magpaay-bahaw, atalara adanan dualarla İslami duaları aynı halkada birleştirir. Bir hastalık uzun sürerse, bir dalgıç sudan kendinde olmadan çıkarılırsa, aileye önce bir medyum çağrılır.

Böyle bir dünyada çocuk yürümeyi öğrenmeden yüzmeyi öğrenir. Bunun romantik bir tarafı yoktur; teknenin kenarından düşen bir bebeğin dönebilmesi gerekir. Küçük çocuklar önce teknenin gölgesinde, sonra demir halatının dibinde, sonra resifin sığ yakasında geçirir günlerini. Sekiz yaşında bir çocuk hangi mercanın altında ahtapot olduğunu, hangi akıntının öğleden sonra tersine döndüğünü bilir. Kara, onlar için gidilmeyen bir yer değildi; su, tatlı su, odun, pirinç için kıyıya çıkılırdı. Ama kara, üzerinde uyunan bir yer değildi. Uyku her zaman suyun üstünde, hafifçe sallanan bir tahtanın üzerindeydi.

Bu hayatın en olağanüstü tarafı tekne değil, bedendir. Bir Sama Dilaut dalgıcının donanımı, tarif edildiğinde neredeyse hiçbir şeydir: yontulmuş ahşaptan, camı reçineyle tutturulmuş bir gözlük, bir kemer dolusu ağırlık, bir zıpkın. Bu kadarla resifin yirmi, otuz, bazen yetmiş metre altına inerler. Günün kabaca yüzde 60'ı su altında geçebilir. Bu, sekiz saatlik bir çalışma gününün beş saatinin nefes almadan geçirilen kısa dalışlara bölünmesi demektir; deniz hıyarı toplamak, ıstakoz çıkarmak, zıpkınla balık vurmak için inip inip çıkmak.

Uzun süre bunun sadece alışkanlık ve antrenman olduğu varsayıldı. 2018'de yayımlanan bir çalışma, işin içinde başka bir şey daha olduğunu gösterdi. Kopenhag ve Berkeley'de çalışan araştırmacı Melissa Ilardo, Sulawesi'nin doğusundaki Jaya Bakti köyünde aylarca kalıp Bajau dalgıçlarının genetik örneklerini topladı ve taşınabilir bir ultrason cihazıyla dalaklarını ölçtü. Karşılaştırma grubu olarak, aynı bölgede yaşayan ama denize girmeyen, tarımla geçinen Saluan halkını seçti; ölçümler onların köyü Koyoan'da yapıldı. 59 Bajau ile 34 Saluan katılımcının verileri, sonuçlarıyla birlikte Cell, yani Hücre adlı dergide yayımlandı.

Sonuç şuydu: Bajau katılımcıların dalağı, komşularınınkinden yaklaşık yüzde 50 daha büyüktü. Dalak, memelilerde bir çeşit kan deposudur. Suya dalındığında devreye giren dalış refleksi, kalp atışını yavaşlatır, kolları ve bacakları besleyen damarları daraltır ve dalağı kasarak içindeki oksijen yüklü alyuvarları dolaşıma pompalar. Daha büyük bir dalak, her dalışta yaklaşık yüzde 10 daha fazla alyuvar demektir; yani kanın içinde taşınan fazladan bir nefes.

Çalışmayı asıl ilginç kılan ayrıntı şuydu: hayatında dalmamış Bajau bireylerin dalağı da büyüktü. Demek ki bu, yılların eğitimiyle gelişen bir şey değil, doğuştan gelen bir özellikti. Araştırmacılar toplulukta olağandışı sıklıkta görülen bir gen varyantına, PDE10A'ya dikkat çektiler. Bu gen, tiroit hormonu T4'ün düzeyiyle ilişkili görünüyor ve hayvan çalışmalarında tiroit hormonu ile dalak büyüklüğü arasında bağlantı bulunuyor. Aynı çalışmada, damar daralmasıyla ilgili başka bir varyant, BDKRB2 da öne çıktı. Bu, insanlarda dalmaya özgü genetik bir uyarlanmanın ilk kez gösterilmesiydi. Yüksek irtifada yaşayan Tibetlilerin oksijen azlığına verdiği yanıt kanın bileşimini değiştirmekken, buradaki çözüm bambaşkaydı: vücudun içinde, gerektiğinde açılan bir yedek depo.

Bedenin ödediği bir bedel de var. Dalgıçların bir kısmı, gençken kulak zarlarını kasten delmeyi ya da deldirmeyi âdet edinmiştir; amaç, basınç dengelemeyi kolaylaştırmak ve derine inerken duyulan sancıyı ortadan kaldırmaktır. Bunun sonucu, orta yaşa gelmiş pek çok dalgıcın ağır işitme kaybıdır. Resifin altındaki dünyayı en iyi tanıyan insanlar, karaya çıktıklarında kendilerine seslenildiğini duymakta zorlanır.

Asıl yıkım ise yirminci yüzyılın ikinci yarısında geldi. Serbest dalışın yerini, birçok yerde kompresör dalışı aldı. Teknenin güvertesine yerleştirilen basit bir benzinli kompresör, ince bir plastik hortumla aşağıya hava basar; dalgıç hortumun ucunu ağzında tutarak saatlerce dipte kalır. Daha uzun süre, daha fazla av, daha fazla para. Ama bu düzenekte ne basınç göstergesi, ne çıkış planı, ne de eğitim vardır. Uzun süre derinde kalıp hızla yukarı çıkan bir bedende, kanda çözünen azot kabarcıklara dönüşür. Bunun adı dekompresyon hastalığıdır ve sonucu eklem ağrısından kalıcı felce kadar gidebilir. Bugün bu köylerde, otuzlu yaşlarında belden aşağısı tutmayan, teknenin platformunda oturarak ağ onaran erkekler görmek şaşırtıcı değildir. Bin yılda oluşmuş bir bedensel denge, birkaç on yıl içinde ucuz bir makineyle bozuldu.

Suyun altındaki ev de aynı hızla değişti. Resifler, dinamitle ve siyanürle avlanma yüzünden, aşırı avlanma yüzünden, ısınan ve beyazlayan mercanlar yüzünden eskisi kadar cömert değil. Ustalığın en yüksek noktasına ulaşmış bir avcılık biçimi, avın kendisi azaldıkça anlamını yitiriyor. Ve dalgıcı ayakta tutan bilginin hiçbir yerde yazılı bir karşılığı yok: ne diploma, ne sertifika, ne de bir kimlik.

Çünkü bu insanların en büyük sorunu denizde değil, kâğıtta başladı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Sulu Sultanlığı ile Britanya'nın ticaret şirketleri arasında yapılan anlaşmalar, ardından sömürge idarelerinin çizdiği haritalar, sonunda da 1963'te Sabah'ın Malezya Federasyonu'na katılmasıyla kesinleşen devlet sınırları, Sulu Denizi'nin ortasından geçti. Yüzyıllardır tek bir su kütlesi olan yer, üç ayrı ülkenin kıyı sularına bölündü. Sama Dilaut hiçbir yere göç etmemişti; sınır onların üzerinden geçmişti.

1970'lerde güney Filipinler'deki Mindanao çatışması binlerce insanı Sabah kıyılarına sürükleyince, mevcut belirsizlik kalıcı bir hukuki boşluğa dönüştü. Bugün Semporna açıklarındaki topluluklardan birçoğu için durum şudur: doğum bir lepada ya da kazıklar üstündeki bir kulübede gerçekleşir, orada kimse kayıt tutmaz. Doğum belgesi olmayan çocuk okula yazılamaz. Kimliği olmayan yetişkin hastanede tedavi göremez, banka hesabı açamaz, yasal olarak çalışamaz, avladığı balığı pazarda kendi adına satamaz. Filipinler onları kendi vatandaşı saymaz, Malezya da. Devletsizlik, yoksulluktan farklı bir şeydir; bir insanın yoksul olduğunu belgeleyebilmesi bile bir kayda ihtiyaç duyar.

Bu boşluğun ne demek olduğu 2024'ün haziran ayında çok somut biçimde görüldü. Semporna açıklarındaki Tun Sakaran Deniz Parkı sınırları içinde, ayın 4'ü ve 5'inde yürütülen bir tahliye operasyonunda 273 ahşap kazıklı ev yıkıldı, bir kısmı yakıldı. Yüzlerce insan, çoğu çocuk, evsiz kaldı. Yetkililer gerekçe olarak güvenliği ve deniz parkının ekolojisinin korunmasını gösterdi. Görüntüleri kamuoyuna duyuran Borneo Komrad adlı yerel gençlik topluluğu ise bölgenin turizme yönelik bir imar planına açıldığını savundu; bu topluluğun paylaşımları Malezya'da uzun süren sert bir tartışma başlattı. Malezya İnsan Hakları Komisyonu olayı incelemeye aldı. Tartışmanın iki tarafı da tanıdıktı: bir yanda kaçak yerleşim, sınır güvenliği ve mercanın korunması; öte yanda, o mercanı bin yıldır tanıyan ve başka gidecek yeri olmayan insanlar.

Bu boşluğu devlet doldurmayınca başkaları doldurmaya çalışıyor. Omadal adasında gönüllülerin kurduğu, Iskul Sama DiLaut adıyla bilinen alternatif okul, kayıtsız çocuklara okuma yazma ve kendi dillerinde ders veriyor; diploma veremiyor ama bir çocuğun adının yazıldığı bir defter tutuyor. Küçük bir defter, bir ülkenin nüfus kütüğü değildir. Yine de, adı hiçbir yere yazılmamış bir çocuk için ilk kayıt odur.

Ve işte bu hikâyenin en sessiz, en çarpıcı ayrıntısı burada ortaya çıkıyor. Hayatını suyun üstünde geçiren bu insanlar, ölülerini suya vermez. Sama Dilaut, göçebe yaşamının ortasında bile kalıcı mezarlıklar tutar: takımadanın içine serpilmiş, çoğu üzerinde kimsenin yaşamadığı küçük mezarlık adaları. Ölü, kıyıya götürülür, ezilmiş mercan ve kumdan bir höyüğün altına, başı Mekke'ye dönük gömülür. Ölen bir erkeğin lepası sökülür ve tahtaları onun tabutu olur; yani insanın ömrü boyunca içinde yaşadığı ev, sonunda üzerine kapanır. Mezarın başına sunduk denen tahta bir işaret dikilir; üzerinde teknelerin küpeştesindeki aynı okil oymaları dolanır. Bazılarında insan ya da hayvan biçimleri bile vardır. Gömüden sonraki yedi gece aile toplanır, Kuran okunur.

O adalara sadece ölüler için gidilmez. Pagkanduli denen büyük buluşmada topluluk, atalara ait sayılan bir adada, kutsal bilinen bir ağacın altında toplanır; mag-igal denen ritüel dansla, bansa adı verilen ata ruhları çağrılır. Yılda belki bir kez, dağılmış filolar aynı kumsalda bir araya gelir.

Yani sonuçta, Sama Dilaut'un karada sahip olduğu tek yer mezarlıktır. Tapusuz, sınırsız, vergi kaydı olmayan bir mülk; ama kuşaklar boyunca aynı yere dönülerek, bakımı yapılarak, ziyaret edilerek sürdürülmüş bir aidiyet. Bir insanın nereli olduğunu anlamanın en eski ölçütü, atalarının nereye gömüldüğüdür. Bu ölçüte göre onlar bu adaların en eski sakinlerinden. Modern devletin ölçütüne göre ise hiçbir yerli değiller.

Bugün dünyada yaklaşık 1,3 milyon Sama-Bajau yaşıyor: Filipinler'de yaklaşık 500 bin, Malezya'da 457 bin, Endonezya'da 242 bin, Brunei'de 12 bin kadar. Bu sayının ezici çoğunluğu artık karada ya da kazıklar üstündeki köylerde, çimento ve sacın altında. Lepasında doğup lepasında ölen insanların sayısı birkaç bini geçmiyor ve her yıl azalıyor. Kaybolan şey pitoresk bir manzara değil; oksijeni başka türlü kullanan bir beden, akıntıları ezberden okuyan bir zihin, mülkiyetsiz bir yurt fikri. Bu insanların torunları büyük ihtimalle karada yaşayacak. Sorun, o karada bir adres sahibi olup olamayacakları.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.