2026-09-25 · 17 dk
Rhône'un Akdeniz'e döküldüğü Camargue deltasının portresi: tuzla havuzları, çeltik tarlaları ve yarı yabani boğa-at sürüleriyle kurulmuş bir bataklık coğrafyası, boğanın öldürülmediği arenalar, gardian denen atlı çobanlar ve her 24 Mayıs'ta Avrupa'nın dört bir yanından gelen Romanların siyah tenli azizeleri Sara'yı atlarla denize götürdüğü hac töreni. Bir markinin yüz yıl önce derleyip yeniden kurduğu gelenekin ve yükselen denizin altındaki deltanın bugünkü hâli.
camarguefransaroman kültürüdeltaboğaHer yıl mayısın 24'ünde, Fransa'nın en güneyindeki bir balıkçı kasabasında kilisenin mahzeninden siyah tenli bir azize çıkarılıyor; binlerce Roman onu omuzlarda, atlıların arasından geçirip doğruca Akdeniz'in içine sokuyor. Kilise bu azizeyi hiçbir zaman resmen tanımadı. Töreni bugünkü hâline getiren adam ise ne Romandı ne rahip — bataklıkta boğa güden bir markiydi.
Arles'ın hemen güneyinde nehir kararsız kalır ve ikiye ayrılır. Rhône, yani Türkçede Ron diye andığımız nehir, Alpler'den ve Orta Fransa'dan topladığı bütün suyu, bütün çamuru burada iki kola böler: doğuda Büyük Ron, batıda Küçük Ron. İki kolun arasında kalan üçgen 930 kilometrekaredir ve adı Camargue'dır. Bu üçgeni tarif etmek ilk bakışta zordur, çünkü kara mı su mu olduğuna henüz karar vermemiştir. Yaklaşık üçte biri lagün ve bataklıktır. Kalanı da sadece geçici olarak karadır; yağmur yağdığında, rüzgâr denizi içeri ittiğinde ya da bir set çöktüğünde yeniden suya döner.
Burada ilk öğrendiğiniz şey, ufkun ne kadar alçak olduğudur. Kuzeyden inen mistral rüzgârı sazları yatırır, tuzlu göllerin yüzeyini kâğıt gibi buruşturur ve size sürekli bir şeyi hatırlatır: bu toprağın yüzde 25'i deniz seviyesinin altındadır, yüzde 70'i ise denizden bir metreden daha az yüksektedir. Bir tepe yoktur. Bir sığınak yoktur. Sadece yatay bir düzlem, tuzdan beyazlamış otlar, bodur ılgınlar ve çok fazla gökyüzü vardır.
Deltanın tarihini anlamak isteyenlerin gitmesi gereken yer aslında bir liman kentidir; ama denize bakmayan bir liman kenti. Aigues-Mortes, yani Ölü Sular, 13. yüzyılda 9. Louis'nin emriyle kuruldu. Fransa kralının Akdeniz'de kendi kıyısı yoktu ve Haçlı seferine çıkacak gemilerin kalkacağı bir kapıya ihtiyacı vardı. Bataklığın ortasında, hiçbir şeyin olmadığı bir yerde, düz bir dikdörtgen halinde bir kale kasabası yükseldi. 1248'de kralın donanması buradan demir aldı. Bugün Ölü Sular'ın surları hâlâ ayaktadır, Constance Kulesi hâlâ düzlüğe bakar, fakat deniz orada değildir. Ron'un getirdiği çamur yüzyıllar içinde kentin önüne yeni kara ördü ve kıyı çizgisi yaklaşık 5 kilometre uzağa çekildi. Kralın limanı, denize küstüğü için değil, deniz onu terk ettiği için limanlıktan çıktı. Camargue'da toprak kazanmak ile kaybetmek aynı sürecin iki yüzüdür ve bu ders deltanın her köşesinde tekrarlanır.
Ölü Sular'ın kasayı dolduran asıl serveti zaten gemiler değildi, tuzdu. Bu kıyıda tuz üretimi tarih öncesine uzanır: sığ havuzlara deniz suyu alınır, güneş ve rüzgâr işini yapar, geriye kristal kalır. 19. yüzyılda bu el işi bir sanayiye dönüştü. Deltanın güneydoğu ucunda, Solvay adlı kimya şirketinin sodaya ihtiyacı olduğu için kurulan bir işçi kasabası doğdu: Salin-de-Giraud, kısaca Giraud tuzlası. Kuzey Fransa'dan, Yunanistan'dan, Ermenistan'dan gelen işçiler için sıra sıra kırmızı tuğla evler dizildi. Buharlaştırma havuzları 14 bin hektarı buldu. Yaz sonunda kürekler ve bantlar tuzu toplar, kıyıda yirmi metreyi bulan beyaz tepeler yığılır. Uzaktan bakınca kar dağları gibi dururlar; yaklaşınca kar değil, denizin kurutulmuş hali olduklarını anlarsınız. Havuzlardaki sudaki mikroskobik algler yüzünden bazı bölmeler pembe, bazıları kan kırmızısıdır. Camargue'ın en bilinen görüntüsü olan o pembe su, doğanın bir cilvesi değil, bir fabrikanın ara ürünüdür.
Tuzun dışında bu toprakta yetişecek pek bir şey yoktur, çünkü toprağın kendisi tuzludur. Çözüm, ikinci bir bitkinin deltaya taşınmasıyla geldi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra pirinç ekimi büyük ölçekte başladı ve mesele yalnızca aş değildi: tarlaya sürekli tatlı su basmak, toprağın tuzunu yıkayıp aşağı itmenin en ucuz yoluydu. Pirinç hem ürün hem de ilaçtı. Bugün Camargue'da yaklaşık 11 bin 800 hektarda pirinç yetişir, yılda kabaca 70 bin ton alınır ve Fransa'da üretilen pirincin neredeyse tamamı bu deltadan çıkar. Yaz aylarında havadan bakarsanız, aynı manzarada üç farklı su görürsünüz: tuzlanmak için bekletilen su, tuzu söküp atmak için tarlaya basılan su ve kimsenin istemediği, kendiliğinden gelen su.
Bunların hepsi ancak nehir zapt edilirse mümkündü. 19. yüzyılın ortasından itibaren Ron'un iki kolu setlerle çevrildi ve denize karşı da uzun bir bent örüldü: digue à la mer, yani Deniz Seddi, 1858'de tamamlandı. O tarihten sonra Camargue artık taşan bir delta değil, kapaklarla, kanallarla ve pompalarla yönetilen bir su makinesidir. İçeriye ne kadar tatlı su girecek, hangi lagün ne zaman boşalacak, hangi çeltik ne zaman sulanacak; hepsi karar konusudur.
Aynı şey, buranın en yabani sayılan sakinleri için de geçerli. Flamingolar Akdeniz'de azalmaya başlayınca, 1960'ların sonunda tuzlaların içinde yapay bir ada inşa edildi; Fangassier, kısaca Fangasye denen sığ lagünün ortasında, kuşlara güvenli göründüğü için tutacağı umulan bir toprak yığını. Umut tuttu. Kuşlar oraya yerleşti ve Fransa'nın tek düzenli flamingo kolonisi, yılda ortalama 13 bin çifte ulaştı. Camargue'ın en çok fotoğraflanan canlısı, insan yapımı bir adada yumurtluyor. 1927'de Vaccarès, yani Vakares lagünü çevresinde bir doğa koruma alanı kuruldu, 1970'te de bölgesel doğal park ilan edildi. Yani bu vahşi görünen manzaranın vahşiliği bile korunmaya alınmış bir karardır.
Ve deltanın en eski, en el değmemiş göründüğü şeyin bile bir mucidi olduğunu öğrendiğinizde, Camargue'ı gerçekten anlamaya başlarsınız.
Bir ağustos öğleden sonrası, küçük bir kasabanın arenasında, beton basamaklar sıcaktan yanıyor. Kırmızı kapı açılıyor ve içeri siyah bir boğa giriyor. Yerel dilde ona biòu denir; ince bacaklı, lir gibi yukarı kıvrık boynuzlu, İspanya'nın ağır boğalarından çok daha çevik bir hayvandır. Kumun üzerinde onu bekleyenler beyazlar giymiş. Ellerinde kılıç yok; tarak gibi dişli, küçük bir kanca var.
Oyunun adı course camarguaise, yani Camargue koşusu, ve kuralları şaşırtıcı derecede basittir. Boğanın alnına, iki boynuzun arasına kırmızı bir kokart bağlanmıştır. Boynuz diplerinde beyaz yünden iki püskül sallanır. Bir boynuza da ip sarılmıştır; hayvan ne kadar ünlüyse o kadar çok tur. Beyazlı koşucular sırayla boğaya doğru koşar, son anda başının yanından sıyrılır ve kancayla bu süsleri kapmaya çalışır. Her biri para eder, süre doldukça ödül büyür. Kapan koşucu arenanın kenarına doğru koşar, tahta bariyerin üstünden atlar; boğa çoğu zaman peşinden gelir ve demir korkuluğa boynuzlarıyla vurur. Kalabalık ayağa kalkar. Bir hamle gerçekten güzel olduğunda arena bandosu Carmen operasından tanıdık bir ezgiyi çalmaya başlar.
Ama asıl mesele şu: bu arenada kan akmaz ve akşam olduğunda boğa kamyona binip sürüsüne, yani manadına geri döner. Camargue koşusunun yıldızı insan değildir, hayvandır. Yıllarca arenaya çıkan, kimseye kokardını kaptırmayan boğalar isimleriyle anılır, biletleri onlar sattırır, en büyükleri Biòu d'Or, yani Altın Boğa unvanıyla taçlandırılır. Öldüklerinde ayakta, başları denize dönük gömülürler. Kasaba meydanlarında bronz heykelleri vardır. Fransa'nın başka hiçbir yerinde bir hayvana kamusal anıt dikme geleneği bu kadar doğal karşılanmaz.
Bu boğaları yetiştiren, seçen ve arenaya getiren insanlara gardian denir. Bir manade hem sürüdür hem o sürünün etrafındaki hayat: bataklığın ortasındaki alçak taş çiftlik, mas; üç çatallı uzun mızrak; ve deltanın kendi atı. Camargue atı tayken koyu kahverengi, hatta neredeyse siyah doğar; beyazlaşması dört ila yedi yıl sürer. Yani o meşhur beyaz at sürüsü, aslında yaşlanmış bir sürüdür. Su altında yürümeye alışkın, bataklık otuyla beslenen, küçük ve inatçı bir hayvandır.
Bütün bu tablo insana Orta Çağ'dan kalmış gibi gelir. Gerçek biraz daha ilginçtir: bugünkü biçiminin bir yazarı vardır.
Folco de Baroncelli-Javon 1869'da Avignon'da, eski bir soylu ailede doğdu. Şehirden çıkıp deltaya yerleşti, manadier oldu, ömrü boyunca da borç içinde yaşadı. Provans dilini yeniden edebiyat dili yapmaya çalışan şair Frédéric Mistral'in çevresindendi; Mistral 1904'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığında bu hareket zirvesindeydi. Baroncelli boğayı, atı ve bataklığı bu dirilişin merkezine koydu.
1905'te Nîmes'e Amerikalı bir gösteri geldi: Buffalo Bill'in Vahşi Batı gösterisi. Baroncelli orada genç Fransız oyuncu Joë Hamman ile tanıştı, gösterinin insanlarıyla dostluk kurdu ve kendi gardianlarını arenaya çıkardı. Camargue kovboyu ile Amerikan kovboyu o yaz birbirinin aynasına baktı. Dört yıl sonra, 1909'da Baroncelli, Nacioun Gardiano, yani Gardian Ulusu adlı derneği kurdu. Amacı açıkça yazılıydı: kıyafeti, âdetleri ve gelenekleri korumak ve yüceltmek. Korumak, pratikte sabitlemek demekti. Gardianın ceketi, gömleğinin deseni, eyeri, törenlerdeki sırası, hepsi bu dönemde standartlaştı.
1926'da Baroncelli'nin isteğiyle ressam Hermann-Paul, deltaya bir amblem çizdi. Camargue Haçı dediğimiz o simgenin alt ucunda denizcilerin çıpası, ortasında bir kalp, üst ucunda gardianın üç çatallı mızrağından çıkan bir haç vardır: umut, sevgi, iman. Bugün bölgedeki her kapıda, her boyunda, her dövmede göreceğiniz o simge yüz yaşında bile değil.
Tarihçi Eric Hobsbawm'ın icat edilmiş gelenek dediği şey tam olarak budur ve bu ifade bir suçlama değildir. Tuz gerçekti, boğa gerçekti, dil gerçekti, bataklıkta at üstünde çalışan insanlar gerçekti. Baroncelli bunlara bir biçim, bir kıyafet ve bir takvim verdi. Ve o takvimin en kalıcı maddesi bir kostüm değil, bir tarihti.
Deltanın batı ucunda, denizin dibinde, tek katlı beyaz evlerin ortasında bir kilise vardır ve kiliseden çok kaleye benzer. Duvarları kördür, mazgallıdır, yüksektir. 9. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar süren yapımının amacı ibadet kadar savunmaydı; korsan baskınlarında bütün köy içeri kapanabilsin diye avlusunda kuyu bile açılmıştı.
Kasabanın adı Saintes-Maries-de-la-Mer, yani Denizin Azizeleri. Adını, 19. yüzyılda resmen benimsediği bir efsaneden alır. Rivayete göre İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra, Filistin'den kaçırılan bir grup, yelkensiz ve küreksiz bir tekneyle denize bırakıldı. Tekne batmadı; rüzgâr onları bu kıyıya attı. İçindekiler arasında Marie Jacobé ve Marie Salomé vardı. Ve bir kişi daha: Sara.
Kemikler 1448'de bulundu. Provans'ın hükümdarı René'nin emriyle kilisenin zemini kazıldı, çıkan kalıntılar azizelere atfedildi ve kasaba büyük bir hac merkezine dönüştü. Azizelerin kutsal emanetleri kilisenin üst katındaki bir şapelde saklanır; yılda birkaç kez, halatlarla, kalabalığın bağırışları arasında aşağı indirilir.
Sara ise yukarıda değildir. Sara bodrumdadır.
Kripta dar, alçak ve sıcaktır. Yüzlerce mumun ısısı taşa sinmiştir, tavan isten kapkaradır. Orta yerde, duvara yaslanmış bir heykel durur: esmer yüzlü bir kadın, üst üste giydirilmiş onlarca elbisenin altında neredeyse kaybolmuştur. Her hacı bir kat daha ekler. Roma Kilisesi onu hiçbir zaman resmen azize ilan etmedi. Kim olduğu da tartışmalıdır: kimi anlatıda tekneyle gelen hizmetkârdır, kimi anlatıda Mısırlıdır, kimi anlatıda ise kıyıda yaşayan ve gelenleri karşılayan yerli bir kadındır. Roman halkı ona kendi dilinde Sara e Kali der; yani Kara Sara.
19. yüzyıl boyunca Roman hacılar bu kasabaya geldiler, ama törenin kıyısında kaldılar. Kripta onlarındı, meydan değil. Bunu değiştiren yine Baroncelli oldu. Aix başpiskoposundan izin kopardı ve 24 Mayıs 1935'te Kara Sara ilk kez sokağa çıkarıldı. Heykeli Romanlar taşıdı, alayı Gardian Ulusu'nun atlıları korudu. Din adamları izin vermişti, ama yürüyüşe katılmadılar; kilise görevlilerinin alayda yer alması için 1967'yi beklemek gerekti.
O gün bugündür 24 Mayıs aynı şekilde geçer. Kripta boşaltılır, Kara Sara omuzlara alınır, dar sokaklardan geçirilir. Önde ve arkada davullar, kemanlar, gitarlar; Fransa'dan, İspanya'dan, Orta Avrupa'dan gelmiş ailelerin karavanları kasabanın çevresini kuşatmıştır. Alay kumsala iner. Beyaz atlar suya girer ve heykelin etrafında bir hilal oluşturur. Dalga ayaklara vurur, heykel suya değdirilir, insanlar elbiseleriyle birlikte denize yürür; bazıları çocuklarını kaldırıp Sara'ya dokundurur. Ertesi gün, 25 Mayıs'ta, azizelerin teknesi aynı yolu izler ve aynı suya girer. Sonra kasaba boşalır, kripta yeniden karanlığa döner.
Bu buluşmanın ne anlama geldiğini kavramak için, aynı deltanın kuzeyine bakmak gerekir. Fransa 1912'den itibaren göçebeleri özel bir kimlik defterine kaydediyordu; her durakta damgalanan, her hareketi izlenen bir belge. 1942 yazında Vichy yönetimi güney bölgesindeki göçebeleri tek bir yerde toplamaya karar verdi ve 15 Haziran'da Camargue'ın içinde, Saliers kampı açıldı. Kamp, dışarıdan bakanlara hoş görünsün diye yerel mimariye öykünen sazdan çatılarla yapılmıştı. İki yıl boyunca yaklaşık 700 kişi orada tutuldu; 25 kişi açlıktan ve bakımsızlıktan öldü. 17 Ağustos 1944'te bölgeyi tarayan uçaklardan sonra kamp boşaldı, sonbaharda da resmen kapatıldı. İçeridekilerin el konulan karavanları ve eşyaları hiçbir zaman tazmin edilmedi. Kara Sara'yı denize taşıyan halk, onu taşıdığı kumsaldan birkaç saatlik mesafede, kendi ülkesinin kurduğu bir kampta tutuluyordu. Baroncelli o kampın kapandığını göremedi; 1943'te öldü ve deltaya, denize bakan bir mezara gömüldü.
Bugün o kumsalda başka bir şey daha oluyor ve kimse için tören düzenlenmiyor. Ron'un Alpler'den taşıdığı çamur, yılda 20 milyon metreküpü bulabilen o alüvyon, artık setlerin arasından geçip doğruca açık denize, derin suya bırakılıyor; yukarıdaki barajlar da geri kalanın önemli bölümünü tutuyor. Yani deltayı yapan malzeme deltaya uğramıyor. Aynı anda deniz yükseliyor, toprak sıkışıp oturuyor. Son onyıllarda kıyı çizgisinin yılda ortalama 4 metre geri çekildiği ölçüldü. Yüzyılın ortasına doğru nehrin debisinin ortalama yüzde 30 dolayında düşebileceği hesaplanıyor; daha az su, daha az çamur, daha çok tuz demek. Deniz seviyesinin altındaki o yüzde 25'lik alan ve bir metreden alçak duran yüzde 70'lik alan, her fırtınada bu aritmetiği hatırlatıyor.
Kum üstünde iki hareket var artık. Biri yılda bir kez, birkaç dakika sürüyor: esmer bir heykel suya giriyor, atlar etrafında duruyor, sonra heykel omuzlara alınıp kriptasına, yani güvenli karanlığına geri götürülüyor. Diğeri yılın 365 günü sürüyor, kimseye haber vermiyor ve geri dönmüyor: su, Sara'nın bulunduğu yöne doğru, sabırla ilerliyor. Deltanın iki yüzyıldır verdiği tek cevap ise hep aynı oldu — bir set daha, biraz daha yüksek.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.