← Nöron Seyahat

Toprağı Elleriyle Yapan Ada: Aran

2026-09-20 · 15 dk

▶ Spotify’de dinle

İrlanda'nın batısında, Atlantik'in ortasındaki çıplak kireç taşı Aran Adaları'nın portresi: üstünde toprak olmayan bir kayanın üzerine kum, deniz yosunu ve gübre taşıyarak nesiller boyunca elle tarla imal eden insanlar, rüzgârı kesmek ve taşı yığmak için örülen binlerce kilometrelik kuru duvar. Dún Aonghasa'nın uçurum kenarındaki kalesi, currach kayıkları, İrlandacanın hâlâ ana dil olduğu köyler ve 1934'te bir yönetmenin bu adaya gelip elli yıldır yapılmayan bir köpek balığı avını yeniden canlandırtması.

aran adalarıirlandakireç taşıdeniz yosunugaeltacht

Bölüm metni

Bu adaya ilk gelenler bir sorunla karşılaştı: ekecek toprak yoktu. Çıplak kireç taşının çatlaklarına kumu ve deniz yosununu sırtlarında taşıyıp tarlayı kendi elleriyle imal ettiler — ve rüzgâr uçurmasın diye etrafına bin kilometre taş duvar ördüler. Bugün o duvarların arasında yürürken bastığınız her karış toprağın bir sahibi, bir de yapımcısı var.

Galway Körfezi'nin ağzını kapatan üç uzun kaya vardır. Ana karadan bakınca denizin üstüne yan yana yatırılmış üç gri şerit gibi dururlar; ağaçsız, alçak, sırtlarını Atlas Okyanusu'na dönmüş. Tekne yaklaştıkça gri renk çözülür ve altından başka bir gri çıkar: çıplak kireçtaşı. Sonra o taşın üstünde, taştan örülmüş binlerce çizgi belirir. Uzaktan bir ağ gibidir, bir hesap defterinin kareleri gibi. İnsan ilk anda burada yaşayanların taşı neden bu kadar çok böldüğünü anlamaz. Cevap, adanın var oluş biçiminin ta kendisidir.

Üçünün en büyüğü Inis Mór, yani Büyük Ada. 31 kilometrekare; boyu 14, eni yer yer 3,8 kilometre; en yüksek noktası 123 metre. Ortadaki Inis Meáin ve en küçük olan Inis Oírr onun gölgesinde kalır. 2022 sayımına göre üç adada toplam 1347 kişi yaşıyor; bunların 820'si Büyük Ada'da. Burası İrlandaca'nın hâlâ sokakta, evde, teknede konuşulduğu Gaeltacht bölgelerinden biri. Yani İngilizceyi de bilen ama kendi arasında başka bir dille anlaşan bir topluluk.

Adanın kayası, ana karadaki Burren kireçtaşı yaylasının denize uzanan devamıdır. Yaklaşık 330 ila 350 milyon yıl önce, sığ ve sıcak bir denizin tabanında, sayısız kabuklu canlının kalıntısı üst üste çökerek oluştu. Buzul çağları bu kayanın üstünü süpürüp geçti ve giderken üzerinde ne varsa aldı. Geriye masa gibi düz, çatlaklarla bölünmüş bir yüzey kaldı. Yağmur bu yüzeyde birikmez; çatlaklardan içeri süzülüp kaybolur. Adada dereler yoktur, göller neredeyse yoktur, ve en önemlisi toprak yoktur.

Buraya yerleşenlerin karşısındaki soru şuydu: üstünde hiçbir şey yetişmeyen bir kayada nasıl yaşanır? Verdikleri cevap, dünyanın başka pek az yerinde bu ölçekte görülen bir şeydir. Toprağı kendileri yaptılar.

Yöntem tarif edildiğinde sıradan gelir, uygulandığında ise nesiller alır. Önce kayanın üstüne kumsaldan taşınan kum serilir. Üstüne, fırtınadan sonra kıyıya vuran deniz yosunu yayılır; yosun tuzludur, ıslaktır, ağırdır ve çürüdükçe kayanın soğukluğuna organik madde bırakır. Araya hayvan gübresi girer. Sonra beklenir. Bir yıl, iki yıl, bazen çok daha uzun. Katman katman eklenir, çiğnenir, karıştırılır. Sonunda kayanın üstünde bir karış, aşağı yukarı 15 santimetre kalınlığında bir toprak tabakası belirir. Patates buna yeter. Ot buna yeter. Bir ineği kışı çıkaracak kadar ot, bir aileyi kışı çıkaracak kadar patates.

Bu işin görünmeyen kısmı taşımadır. Kum ve yosun kıyıdadır, tarla olacak yer yukarıdadır. Arada yol yoktur, sırtta sepet vardır. Bir tarlanın altındaki malzemenin tamamı, tek tek, insan sırtında yamaç yukarı çıkmıştır. Ada halkı yüzyıllar boyunca kendi zeminini elleriyle yukarı taşıdı. Bugün bir tarlanın kenarında durup toprağın kesildiği yere, o ince kahverengi şeridin altındaki dümdüz kayaya bakmak tuhaf bir duygudur: ayağınızın altındaki şey doğal değil, yapılmış bir nesnedir.

Toprak yapılırken ortaya çıkan ikinci sorun taştı. Yüzeyi temizlerken sökülen, çatlaklardan çıkarılan bloklar bir yere konmalıydı. Onları denize atmak yerine dikey olarak istiflediler. Üç adada toplam 1600 kilometreye yaklaşan kuru taş duvar ağı böyle doğdu; yalnızca Büyük Ada'da 1000 kilometreyi aşıyor. Harç yok. Taşlar birbirine yalnızca kendi ağırlıkları ve ustanın gözüyle tutunuyor. Aralarındaki boşluklar kusur değil, tasarım: rüzgâr duvarı devirmek yerine içinden geçiyor.

Çünkü asıl düşman rüzgârdır. Atlas Okyanusu'ndan gelen hava tuz taşır ve tuz, ince toprağın üstündeki her filizi yakar. Her duvar, arkasındaki avuç içi kadar tarlaya bir nefes alanı açar. Bu yüzden tarlalar küçüktür; bazıları bir odadan büyük değildir. Ve pek çoğunun kapısı yoktur. Hayvanı içeri almak gerektiğinde duvarın bir bölümü sökülür, hayvan geçer, duvar yeniden örülür. Kapı menteşesi rüzgârda paslanır ve kırılır; taş kırılmaz, yalnızca yeniden dizilir.

Bu kadar çok bölmenin bir sonucu daha var: her parçanın adı var. Ada halkı yalnızca köyleri ve koyları değil, tek tek tarlaları, kayaları, çatlakları, dalgaların çarptığı çıkıntıları adlandırmıştır. 1970'lerde adaya yerleşen haritacı Tim Robinson, bu adları yıllar boyunca yürüyerek derledi ve hem haritasını hem de Stones of Aran, yani Aran'ın Taşları adlı kitabını bu envanterin üzerine kurdu. Ortaya çıkan şey coğrafya değil, hafızaydı: bir yerin her santimetresinin birilerinin başına gelen bir şeyle işaretlenmiş olması.

Ama bu taşın hepsi tarlaya ve duvara gitmedi. Adanın güneybatısında, ot yetiştirmekle hiç ilgisi olmayan bir yığın var.

Büyük Ada'nın kuzeydoğu kıyısı denize yumuşak iner; kumsallar, iskeleler, tekneler oradadır. Güneybatıya doğru yürürseniz arazi sessizce yükselir. Duvarlar seyrelir, tarlalar biter, çıplak kaya başlar. Yürümeye devam edersiniz ve ada birdenbire biter. Uyarı yoktur, korkuluk yoktur, yavaşlayan bir eğim yoktur. Kaya yatay gider ve sonra yoktur. Altında 100 metre boşluk ve okyanus vardır.

İşte tam bu kenarın üstüne, tarih öncesinde, Dún Aonghasa, yani Aonghus Kalesi kuruldu.

Aonghus Kalesi iç içe geçmiş dört kuru taş duvardan oluşur. En kalın yerlerinde duvar kalınlığı 4 metreye ulaşır. En dıştaki halka yaklaşık 6 hektarlık bir alanı çevreler. Ama kale tam bir daire değildir; bir yarım aydır, açık tarafı uçuruma bakar. Savunma hattı, insanın geleceği yönü kapatır; geri kalanı denize ve boşluğa emanettir.

Üçüncü duvarın dışında, ziyaretçileri en çok şaşırtan kısım vardır: yüzlerce, belki binlerce ince kireçtaşı levha, kayanın çatlaklarına dikey ya da eğik biçimde çakılmıştır. Yürünmesi neredeyse imkânsız bir taş diken tarlası. Atlı da geçemez, koşan bir insan da. Bu kuşak, saldıranın hızını kırmak için tasarlanmış bir tuzaktır ve İrlanda'daki en etkileyici örneklerinden biridir.

1990'lardaki kazılar kalenin takvimini büyük ölçüde aydınlattı. Tepede insan yaşamının izleri yaklaşık MÖ 1500'e kadar geriye gidiyor. İlk çevre duvarı, dikili büyük taşların arkasına moloz yığılarak MÖ 1100 civarında oluşturulmuş. MÖ 900'lere tarihlenen katmanlarda bronz dökümü için kullanılan kalıplar bulundu; yani burada yalnızca oturulmamış, üretim yapılmış. Üçlü duvar düzeninin büyük olasılıkla MÖ 500 dolaylarında kurulduğu düşünülüyor. 1839'da bulunan kuş başı biçimli bir broş ise Demir Çağı'nda da buranın kullanıldığını gösteriyor.

Geriye rahatsız edici bir soru kalıyor: birkaç yüz kişinin yaşadığı bir kaya adasında, kim kime karşı böyle bir şey yapar? Bu ölçekte bir duvar, bir dikenli taş kuşağı ve uçurum kenarında bir yarım halka, yalnızca askerî ihtiyaçla açıklanmakta zorlanıyor. Bronz döküm kalıpları, buranın aynı zamanda bir güç ve saygınlık merkezi olduğunu düşündürüyor: kim olduğunu ilan eden, denizden gelenin ilk gördüğü şey olan bir sahne. Kale hem korunmak hem görünmek için yapılmış olabilir.

Bir ihtimal daha var ve ada bu ihtimali her kış hatırlatıyor: belki kale eskiden tamdı ve eksik yarısını deniz aldı. Uçurum geri çekiliyor. Bu, sakin bir aşınma değil. Jeolog Rónadh Cox ve ekibi yıllardır adanın uçurum tepelerinde tuhaf bir şeyi belgeliyor: kenardan onlarca metre içeride, deniz seviyesinin çok yukarısında duran, tonlarca ağırlığındaki kireçtaşı blokları fırtına dalgaları tarafından yerinden oynatılıyor, hatta taşınıyor. Yani okyanus, uçurumu yalnızca aşağıdan yalamıyor; yukarıya çıkıp oradaki taşları yeniden diziyor.

Bu, adadaki her şeyin neden içerlek olduğunu açıklar. Evler kıyıya değil, adanın kuzeydoğu yüzüne, rüzgârın arkasına sinmiştir. İnsanlar denize sırtını dönmüş gibi yaşar ama geçimlerinin yarısını ondan çıkarırlar.

Bu ilişkinin aracı currach'tır, yani ahşap çıtalardan yapılmış bir iskeletin üzerine gerilen ve katranlanan bez kaplı kayık. İnanılmaz hafiftir; dört adam ters çevirip sırtlarında taşıyabilir, yürürken uzaktan bakana dev bir böcek gibi görünürler. Hafifliği aynı zamanda mantığıdır: bu kayık dalgayı yarmaya çalışmaz, dalganın üstüne çıkar. Ağır bir tekne kırılacağı yerde katranlı kayık yükselir. Ama ince bezin altında Atlas Okyanusu vardır ve bir kaya, bir dikkatsizlik, bir ters dalga yeter.

Adalı balıkçıların çoğunun yüzme bilmemesi, bu coğrafyanın en soğuk ayrıntılarından biridir. Bunu bir eksiklik olarak değil, bir kabulleniş olarak anlatırlardı: bu sularda, bu mevsimde, yüzme bilmek ölümü yalnızca uzatır. Denizin ne verdiği ve ne aldığı konusunda kimsenin yanılsaması yoktu.

Ta ki bir gün, bir kamera gelene kadar.

1931'de Robert Flaherty adaya çıktı. Belgesel sinemanın kurucu adlarından biriydi; birkaç yıl önce çektiği Nanook of the North, yani Kuzeyli Nanook, kamerayla uzak bir hayatı anlatmanın mümkün olduğunu göstermişti. Büyük Ada'da kendine bir çalışma alanı ve film laboratuvarı kurdu ve iki yıl kaldı.

Bu iki yılda 200 bin fitten fazla film çekti; ortaya çıkan filmin süresi 74 dakikadır. Yapımcısına işi 10 bin sterline bitireceğini söylemişti; maliyet 40 bin sterline ulaştı. Aynı sahneyi defalarca, farklı hava koşullarında yeniden çektirdi. Ortaya çıkan şeyin adı Man of Aran, yani Aranlı Adam'dı.

Filmin merkezinde bir aile vardır: baba, anne, oğul. Üçü de gerçekten adalıdır ve üçü de birbirinin akrabası değildir. Flaherty onları yüzleri kameraya iyi geldiği için seçti. Babayı Colman King, anneyi Maggie Dirrane canlandırdı. Adalı Pat Mullen ise hem Flaherty'nin yerel aracısı ve yardımcısı oldu hem de kamera önüne geçti; sonradan bu çekimin nasıl yapıldığını anlatan bir kitap da yazdı.

Filmin en ünlü bölümü, dev bir camgöz köpekbalığının, lamba yağı elde etmek için zıpkınla avlanmasıdır. Sahne nefes kesicidir. Sorun şu ki, adada bu av nesillerdir yapılmıyordu. Uygulama o kadar tamamen unutulmuştu ki, adalılar zıpkının nasıl yapıldığını ve nasıl kullanıldığını bilmiyorlardı. Flaherty tekniği öğretsinler diye İskoçya'dan balıkçı getirtti. Yani perdede izlenen şey, adalıların hayatı değil, adalılara yeniden öğretilmiş bir atalar hatırasıydı. Flaherty bunu inkâr da etmedi; o sahnelerin gişe için gerekli olduğunu söyledi.

Fırtına sahneleri daha ağır bir bedelle çekildi. Kayıkla azgın denize çıkanların hiçbiri yüzme bilmiyordu. Flaherty yıllar sonra, o insanlardan istediği şey için vurulmayı hak ettiğini söyleyecekti.

Film 6 Mayıs 1934'te Dublin'de gösterildi; salonda Éamon de Valera vardı ve genç İrlanda devleti filmi coşkuyla sahiplendi. Aynı yıl Venedik'te yabancı film dalında Mussolini Kupası'nı kazandı. İlk altı ayda yaklaşık 50 bin sterlin hasılat yaptı. Dünya, Aran'ı Flaherty'nin kadrajından tanıdı.

Peki o kadrajda ne yoktu? Toprak ağası yoktu. Kira yoktu. Göç yoktu; oysa o yıllarda adadan çıkan gençlerin gittiği yer Boston'du, Galway değil. 1930'ların ekonomik bunalımı yoktu. Kilise yoktu; ada hayatının belki de en merkezî kurumu, filmde hiç görünmez. Dönemin eleştirmenlerinden Ralph Bond'un o zaman söylediği şey tam da buydu: asıl mesele filmde ne olduğu değil, neyin dışarıda bırakıldığıydı. Flaherty yalan söylemedi; seçti. Ama seçtiği şey, insanla deniz arasındaki zamansız ve sosyal bağlamı silinmiş bir kavgaydı. Aran'ın gerçek kavgası ise her zaman aynı anda hem denizeydi hem karaya.

O sahte geçmişin en şaşırtıcı tarafı, kendi kendini üretmeye devam etmesidir. Bugün dünyanın her yerinde satılan kalın örgülü Aran kazağının hikâyesini herkes bilir: sözde her ailenin kendine ait bir örgü deseni vardı ve denizde boğulan bir balıkçının cesedi tanınmayacak hale geldiğinde, kimliği kazağının deseninden anlaşılırdı. Bu anlatının tarihsel bir dayanağı yok. Kazağın kendisi 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış bir iş giysisi. Hikâyenin izi ise John Millington Synge'in 1904 tarihli oyunu Riders to the Sea'ye, yani Denize Giden Atlılar'a çıkıyor; orada boğulan bir adam örülmüş bir çorabından tanınır, ama desenden değil, ilmek sayısından. Oyundaki o tek sahne, onlarca yıl içinde önce romantik bir efsaneye, sonra bir satış metnine dönüştü. Aran, kendisi hakkında anlatılan hikâyelerin altında kalmış bir yer.

Oysa adanın gerçek olağanüstülüğü, hiçbir zaman kameraya yetecek kadar dramatik olmadı. Zıpkın yok, fırtına yok, kahraman yok. Yalnızca birinin büyük büyükannesinin, kıyıdan sırtında sepetle taşıdığı kum ve yosun var. Çürüyene kadar beklenmiş, karıştırılmış, üstüne bir daha serilmiş. Sonra çevresine, elde kalan taşlardan kapısız bir duvar örülmüş.

O toprak hâlâ orada. Hâlâ ot veriyor, hâlâ inek besliyor ve hâlâ her kış tuzlu rüzgârla pazarlık ediyor. Bir ada, üstünde durduğu zemini kendi elleriyle yapmışsa, artık kimsenin ona bir geçmiş uydurmasına ihtiyacı yoktur.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.