2026-09-18 · 16 dk
Afganistan'ın kuzeydoğusundan Çin'e uzanan, 19. yüzyılda Britanya ile Rusya birbirine değmesin diye cetvelle çizilmiş Vahan Koridoru'nun ve içine sıkışıp kalan iki halkın portresi: vadi tabanında arpa eken yerleşik Vahiler ile dört bin metrenin üstünde yak sürüsüyle yaşayan göçebe Pamir Kırgızları. Sınırlar kapanınca dünyadan kopan bu yaylada hekimsiz geçen kışlar, 1982'de 1.138 kişinin uçakla Van'daki Ulupamir köyüne taşınması ve geride kalanların bugünkü hâli.
vahan koridoruafganistanpamir kırgızlarıulupamirgöçebe hayatİki imparatorluk, birbirine hiç değmemek için haritaya ince uzun bir parmak çizdi. O parmağın içinde kalan insanlara kimse sormadı — ve kapılar kapandığında dışarı çıkamadılar. Bugün o yaylada doğan bir çocuğun akrabaları Van'da yaşıyor.
Bir Afganistan haritasına bakın. Gözünüz önce ülkenin kabaca yuvarlak, dağlarla buruşmuş gövdesine takılır. Sonra, kuzeydoğu köşesinde, o gövdeden kopup doğuya doğru uzanan ince bir şeyi fark edersiniz. Bir parmak gibi. Ya da bir kolun, omuzdan çıkıp havada asılı kalmış hâli gibi. Yaklaşık 350 kilometre boyunca uzanır, bazı yerlerinde genişliği 13 kilometreye kadar düşer. Yani bir ucundan öbür ucuna, iyi bir yürüyüşçünün yarım günde geçebileceği kadar dar. Bu parmağın kuzeyinde Tacikistan var, güneyinde Pakistan. Ucunda ise, neredeyse kimsenin beklemeyeceği bir komşu: Çin. Afganistan ile Çin arasındaki sınır, yaklaşık 90 kilometrelik bu tuhaf temas noktasından ibarettir.
Buraya Vahan Koridoru deniyor. Ve haritaya bakan herkesin aklına gelen ilk soru, doğru sorudur: bu şey neden böyle?
Cevap, yeryüzü şekilleriyle ilgili değil. Coğrafya burada dümdüz bir vadi sunmuyor; tam tersine, dünyanın en zorlu yükseltilerinden birini sunuyor. Koridorun iki yanı da 5 bin, 6 bin metrelik sıradağlarla kapalı. Kuzeyde Pamir, güneyde Hindukuş. Doğal bir geçiş yolu olduğu için değil, tam aksine kimsenin geçmek istemeyeceği kadar yüksek olduğu için çizildi bu şerit.
19. yüzyılın ikinci yarısında Orta Asya'da yavaş, sabırlı, kanlı bir yarış vardı. Rusya güneye doğru iniyordu; Buhara, Hive, Hokand birbiri ardına düşmüştü. İngiltere ise Hindistan'ı elinde tutuyor ve kuzeyden gelecek her gölgeyi bir tehdit olarak okuyordu. Tarihçilerin sonradan Büyük Oyun diye adlandıracağı bu çekişmede asıl korkulan şey savaş değildi. Asıl korkulan şey temastı. İki imparatorluğun sınırlarının bir noktada birbirine değmesi, sürtünmesi, ve o sürtünmeden kaçınılmaz bir kıvılcımın çıkması.
Çözüm, diplomatik masalarda bulundu. 1893'te Kâbil'de imzalanan ve İngiliz dışişleri görevlisi Mortimer Durand'ın adıyla anılan anlaşma, Afganistan'ın güney sınırını belirledi. İki yıl sonra, 1895'te Pamirler için ayrı bir düzenleme yapıldı: İngiltere ile Rusya, aralarında bir tampon bırakmaya karar verdi. Bu tamponun adı Afganistan olacaktı. Ve Afganistan'ın doğuya uzanan bu ince kolu, iki imparatorluğun asla değmemesini sağlayacak bir yalıtım şeridi işlevi görecekti. Sınır komisyonları 1895 yazında arazide çalıştı, nehir yataklarını takip etti, geçitlere işaret koydu.
İşin en ironik tarafı şu: bu toprağı hediye edilen taraf onu istemiyordu. Dönemin Afgan emiri Abdurrahman Han, kendisine sorulmadan çizilen bu şeride itiraz etti. Ona göre burası yönetilmesi imkânsız, geliri olmayan, sadece masraf çıkaracak bir kaya yığınıydı. Sonunda bir ödenek karşılığında kabul etti. Yani Vahan, kimsenin sahiplenmek istemediği, iki büyük gücün birbirine dokunmasın diye araya ittiği bir arazi parçası olarak doğdu modern haritaya.
Ama haritaya öyle doğması, orada hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyordu.
Vahan, adını çok daha eski bir varlıktan alır. Yüzyıllar boyunca burada kendi beyleri, kendi kaleleri olan küçük bir emirlik vardı. Ve bu vadi, İpek Yolu'nun kuzey kollarından birinin üstündeydi. Çin'den çıkıp batıya giden kervanlar, Hindistan'a inen tacirler, Budist hacılar bu dar koridoru kullandı. 7. yüzyılda Çinli keşiş Xuanzang, Hindistan'dan dönerken buradan geçti ve vadinin soğuğunu, rüzgârını, insanlarının sertliğini kaydetti. Altı yüzyıl sonra Marco Polo aynı yüksek düzlükleri aştı; havanın inceliğinden ateşin bile doğru dürüst yanmadığını, yemeklerin geç piştiğini yazdı. Yükseklik hastalığının ne olduğunu bilmiyordu, ama etkisini tarif etmişti.
Bugün bile vadide bu geçmişin taşları duruyor. Yemçun Kalesi, bir yamaca yapışmış hâlde, aşağıdaki nehri ve karşı kıyıyı gören burçlarıyla ayakta. Yerliler ona uzun süre "kâfir kalesi" dedi, çünkü yapanların kim olduğunu kimse hatırlamıyordu. Yakınında, dağın böğründen çıkan sıcak su kaynakları var; Bibi Fatma adıyla bilinen bu kaynaklara kadınlar yüzyıllardır çocuk sahibi olmak dileğiyle geliyor. Vadi boyunca dağılmış taş yığınları, bir zamanlar Budist yapıların durduğu yerleri işaret ediyor.
Yani 1895'te olan şey, boş bir araziye sınır çizilmesi değildi. Bin yıllardır bir geçiş yolu olan yerin, iki ucundan birden mühürlenmesiydi. Kuzeye giden yollar Rus sınırında kapandı, güneye inen geçitler İngiliz Hindistanı'nda son buldu, doğudaki Vahcir Geçidi pratikte kullanılmaz hâle geldi. Bir kavşak, bir çıkmaz sokağa dönüştü. Ve o çıkmaz sokağın içinde kalan insanlar, kendilerine sorulmadan, dünyanın en izole topluluklarından biri oldu.
Bugün Vahan'a girmek isteyen biri, Tacikistan sınırındaki İşkaşim kasabasından başlar yola. Panc Nehri burada iki ülkeyi ayırır; bir kıyı Afganistan, öbür kıyı Tacikistan. Karşı yakada asfalt bir yol, elektrik direkleri, araba far ışıkları vardır. Afganistan tarafında ise toprak bir yol, nehrin çakıllı yatağını takip ederek doğuya kıvrılır.
Yol, yaklaşık iki yüz kilometre sonra Serhad adlı bir köyde biter. Adı zaten "sınır" demektir. Buradan öteye tekerlek gitmez. Ötesi, yak sırtında ya da yürüyerek.
Yolun bittiği yere kadar olan alçak vadide Vahi halkı yaşar. Sayıları on iki bin civarında. Kendi dilleri var; Farsçaya uzaktan akraba, ama ondan ayrı, Pamir dillerinden biri. İnanç olarak İsmailî'dirler; köylerinde cami yerine cemaat evleri bulunur. Yerleşimleri nehrin getirdiği ince toprağın biriktiği düzlüklerde kurulmuş: Handud, Kale-i Pencâ ve daha küçük onlarca köy. Duvarları taş ve çamurdan, damları düz. İçeride tek büyük oda, ortada ocak, tavanda ışığı içeri alan dört köşeli bir açıklık.
Yaşamları, üç ayda sığdırılmış bir tarıma bağlı. Buğday, arpa, bezelye, biraz patates. Dağdan gelen kar suyu, yüzyıllar içinde elle açılmış kanallarla tarlalara dağıtılır. Hasat ağustosta biter; eylülde ilk kar düşer. Kalan dokuz ay, ambardaki unun ne kadar dayandığıyla ilgilidir. Kışın ortasında un biterse, komşudan borç alınır; herkesin borcu herkese düşer, ve bu borç ağı aslında köyün hayatta kalma sistemidir.
Serhad'dan öteye çıkıldığında manzara değişir. Vadi genişler, ağaç kalmaz, yükseklik 4 bin metreyi bulur. Buraya Küçük Pamir denir; biraz kuzeyde de Büyük Pamir uzanır. Tepeleri değil, aralarındaki düzlükleri kastediyorlar: dalgalı, uçsuz bucaksız, sarı otlaklarla kaplı yaylalar. Vahi dilinde bu yükseltilere "dünyanın damı" deniyordu ve tabir oradan bütün dünyaya yayıldı.
Burada yaşayanlar Vahi değil. Kırgızlar. Sayıları 1.200 kadar. Bir buçuk asır önce kuzeyden gelmişler, sonra sınırlar kapanınca burada sıkışıp kalmışlar. Keçe kaplı boz üylerde otururlar, mevsimden mevsime birkaç kilometre taşınırlar. Sürüleri yak, koyun, keçi; bazı ailelerin çift hörgüçlü develeri de var, kar üstünde yük taşımakta şaşırtıcı biçimde iyiler.
Hayatın merkezinde yak var. Yakın sütü sağılır, etinden kışlık kurutulur, kılından ip eğrilir, derisinden çizme yapılır. Ağaç olmadığı için yakılacak tek şey de yine yaktan gelir: kurutulan tezek, çadırın dışında duvar gibi istiflenir ve bütün kışın ısısını verir.
Sütün yazın fazlası, kışın yokluğuna karşı işlenir. Sağılan süt bekletilip ayrana çevrilir, kaynatılır, bez torbalarda süzülür. Kalan koyu kütle avuç içinde yuvarlanıp ceviz büyüklüğünde toplar hâline getirilir ve çadırın üstünde, rüzgârda, taş gibi sertleşene kadar kurutulur. Buna kurut denir. Yıllarca bozulmaz. Kışın bir parçası sıcak suda ezilir, çorbaya karıştırılır, ya da öylece ağızda yavaş yavaş eritilir. Bir ailenin kışı, çuvallardaki kurut miktarına bakılarak tahmin edilebilir.
Takvim burada aylarla değil, geçitlerle ölçülür. Haziranda güneydeki İrşad ve Broğil geçitleri açılır; bu, aşağıdan tüccarların gelebileceği anlamına gelir. Serhad'a inen Kırgız aileler yak ve koyun verip un, çay, tuz, gazyağı, kumaş alır. Alışverişte para pek dolaşmaz; hayvan üstünden hesap yapılır. Bir yakın kaç çuval una denk geldiği, o yılın en önemli ekonomik bilgisidir.
Eylül sonunda hava döner. Ekimde kar geçitleri kapatır ve Küçük Pamir dünyadan kopar. Sıcaklık gece eksi 30'un, bazı yıllar eksi 40'ın altına iner. Rüzgâr, düzlükte hiçbir engele takılmadan aylarca eser. Çadırın içinde ocak sönmez, dışarıda hayvanlar kar altındaki otu eşeleyerek bulur. Bu yalıtım mayıs sonuna, kimi yıl haziran ortasına kadar sürer. Yani hayatın yaklaşık sekiz ayı, gelen giden olmadan geçer.
Bu ıssızlığın bir de başka sakinleri var. Yamaçlarda, kıvrımlı kocaman boynuzlarıyla yaban koyunları dolaşır; Marco Polo'nun tarifinden ötürü Avrupa literatürüne onun adıyla geçmişlerdir. Daha yükseklerde kar leoparı var, Sibirya dağ keçisi var, kurt var. 2014'te Afganistan bu bölgeyi millî park ilan etti; yaklaşık 1 milyon hektarlık alanıyla ülkenin en büyük korunan alanı oldu.
Bir de garip bir ayrıntı: koridorun en doğu ucunda, 4.900 metreyi aşan Vahcir Geçidi'nin öbür yanında Çin var ve Çin tek saat dilimi kullanıyor. Yani o geçidin iki yakası arasında, birkaç adımlık mesafede, saat üç buçuk saat birden ileri gidiyor. Dünyadaki en büyük saat farklarından biri, kimsenin geçmediği bir karlı boyunda duruyor.
1978 baharında Kâbil'de bir darbe oldu. Haberin Küçük Pamir'e ulaşması haftalar aldı, ama ulaştığında Kırgızların lideri Rahmankul Han için anlamı netti: kuzeyden gelen değişim er geç yaylaya da çıkacaktı. Kırgızlar bir kez, yıllar önce, sınırın kapanmasıyla yurtlarını kaybetmişlerdi. İkincisini beklemek istemedi.
O yaz, yaklaşık 1.300 kişi çadırlarını topladı. Sürülerini önlerine kattılar, güneydeki İrşad Geçidi'ni aşarak Pakistan'a indiler. Geçit 4.900 metrenin üstünde; buzul, taş ve dar patika. İnişte hayvanların büyük kısmı telef oldu.
Ama asıl yıkım aşağıda başladı. Gilgit çevresine yerleştirildiler; alçak, sıcak, nemli bir bölgeydi. Bütün hayatı 4 bin metrede geçmiş, sıtmayı tanımayan, yaz sıcağını bilmeyen insanlardı. Dört yıl boyunca kamplarda beklediler ve o dört yılda hastalıktan kaybettikleri, geçitte kaybettiklerinden fazla oldu. Rahmankul Han çareyi kapı kapı dolaşmakta aradı; anlatılanlara göre soğuk ve yüksek olduğu için Alaska'ya yerleştirilmeyi bile talep etti.
Kapı 1982'de Türkiye'den açıldı. Yaklaşık 1.100 kişi uçaklara bindirildi. Hayatında araba görmemiş, çoğu okuma yazma bilmeyen bir topluluk, birkaç saat içinde Orta Asya'nın en yüksek yaylasından bir başka ülkeye taşındı. Geçici konutlarda bir süre kaldıktan sonra, kendilerine Van'ın Erciş ilçesinde bir köy tahsis edildi. Köyün adı değiştirildi ve Ulupamir kondu. Yani Büyük Pamir.
Bugün orada yaşayan insan sayısı, gelenlerin neredeyse iki katı. Evler betondan, çocuklar Türkçe konuşuyor, gençlerin çoğu şehirde çalışıyor. Ama yaşlıların konuştuğu Kırgızca hâlâ duruluyor, düğünlerde kımız yapılıyor, ve evlerin duvarlarında yayla fotoğrafları asılı. Van Gölü'nün kıyısındaki bu köy, Afganistan'ın en ücra köşesinden gelmiş bir topluluğun yeni kışlağı oldu. Rahmankul Han, geldikten birkaç yıl sonra, 1990'da burada öldü ve buraya gömüldü.
Fakat herkes uçağa binmedi.
1978'de kimi aileler sürülerini bırakmaya razı olmadı, kimi geçidi aşamayacak kadar yaşlıydı, kimi de basitçe gitmek istemedi. Ve dört yıl sonra Pakistan kamplarındaki bazı aileler, aşağının sıcağına dayanamayıp geldikleri yoldan geri döndüler. Küçük Pamir'de kalanların sayısı işte bugünkü o 1.200 kişilik topluluğu oluşturuyor.
Onlar için değişen pek bir şey olmadı. Yayla aynı yayla, kış aynı kış. Aşağıda Afganistan'da kırk yıl süren savaş bu koridora neredeyse hiç uğramadı; ne cephe hattı geldi buraya, ne bombardıman. Bir dönem Vahan, ülkenin en güvenli yeri sayıldı ve dünyanın dört bir yanından bir avuç yürüyüşçü bu yüzden geldi. Ama savaşın uğramaması, devletin de uğramaması demekti. Onlarca yıl doğru dürüst bir sağlık ocağı olmadı. En yakın hastane, iyi havada dört gün yak sırtı uzaklıkta. Doğum, çadırda, komşu kadınların yardımıyla oluyor.
Sonuç, yapılan araştırmalarda dünyanın en yüksek çocuk ölüm oranlarından biri olarak karşımıza çıkıyor: doğan çocukların yarıya yakını beş yaşını göremiyor. Ağrı kesicinin, antibiyotiğin, aşının olmadığı bir yerde ağrıyı dindirmenin tek bilinen yolu afyon oldu. Aşağıdan gelen tüccarlar onu koyun karşılığı getirdi, ve zamanla bir ilaç olarak başlayan şey birçok ailede bağımlılığa dönüştü. Topluluğun uzun yıllar önderliğini yapan Abdürreşid Han, ölümünden önceki söyleşilerde bunu kendi halkının en büyük yarası olarak anlatmıştı.
Antropolog Nazif Şahrani, daha 1979'da yayımladığı çalışmasında bu topluluğu "kapanan sınırlara uyum sağlamak zorunda kalan insanlar" diye tarif etmişti. Aradan geçen onca yıla rağmen tarif hâlâ geçerli. Çünkü Vahan'ın bütün hikâyesi, aslında tek bir cümlede toplanabilir: burada yaşayan insanların kaderini belirleyen şey, coğrafya değil, coğrafyanın üstüne çizilen çizgiydi.
Ve o çizgi, çizilme sebebini çoktan kaybetti. Britanya İmparatorluğu da yok artık, Rus İmparatorluğu da. Birbirine değmesin diye araya konan tampon, tamponluk edeceği iki gücün ikisinden de uzun yaşadı. Ama koridor duruyor. Dar, yüksek, yolu bitmiş hâliyle duruyor.
Son yıllarda doğu ucunda bir hareketlenme konuşuluyor. Çin, kendi tarafındaki yolu geçide kadar getirdi; Afganistan tarafında da Vahcir'e uzanacak bir güzergâh gündemde. Eğer o yol bir gün tamamlanırsa, bin yıl önce kervanların kullandığı kapı yeniden açılmış olacak ve koridor, yalıtım şeridi olmaktan çıkıp yine bir geçiş yoluna dönüşecek.
O olursa, Küçük Pamir'in çadırlarından kar suyu gibi soğuk bir soru geçecek: yol, oraya sonunda bir hastane getirir mi, yoksa sadece üstünden geçip gider mi. Yüz otuz yıldır bu topraklarda alınan her karar, orada yaşayanlara sorulmadan alındı. Şimdi bir kez daha, haritaya bakan birilerinin eli, kimsenin istemediği o ince parmağın üstünde geziniyor.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.