2026-09-16 · 15 dk
Fas'ın kuzey ucundaki Tanca'nın portresi: 1923-1956 arasında tek bir devlete değil, bir avuç yabancı gücün ortak yönetimine bırakılan, vergisi ve döviz denetimi olmayan Uluslararası
tancafasuluslararası bölgecebelitarık boğazımedinaAvrupa'ya on dört kilometre uzaklıkta bir şehir düşünün: kimsenin toprağı değil, herkesin. Otuz üç yıl boyunca burada ne tek bir bayrak dalgalandı ne de tek bir kanun geçti — parayı istediğin gibi bozdurdun, istediğin malı indirdin, kimse sana nereden geldiğini sormadı. Sonra bir sabah bayraklar indi ve şehir, kendisini dünyaya bağlayan ipi kaybetti.
Bir şehri anlamak için bazen haritaya bakmak yeterlidir. Afrika'nın kuzeybatı ucunda, kıtanın Avrupa'ya doğru uzattığı son parmakta, iki denizin birbirine değdiği yerde bir liman vardır. Batısında Atlas Okyanusu'nun ağır, soğuk, yosun kokulu suyu; doğusunda Akdeniz'in daha ılık, daha durgun mavisi. İkisinin arasındaki kapı, Cebelitarık Boğazı, en dar yerinde yalnızca 14 kilometredir. Açık bir günde, Tanca'nın tepelerinden bakan biri karşı kıyıyı çıplak gözle görür. İspanya oradadır. Evlerin pencereleri, akşamüstü ışık düştüğünde tek tek parlar. 14 kilometre, iyi bir yüzücünün hayal edebileceği, ama hiç kimsenin geçemediği bir mesafedir.
Şehir bu boğaza sırtını değil, yüzünü döner. Tanca bir amfitiyatro gibi kurulmuştur: liman en altta, körfezin kavisini takip eder; onun üzerinde eski şehir, medina, birbirine yapışmış beyaz evlerin, dar geçitlerin, ansızın biten çıkmazların yumağı; en tepede ise kasba, yani kale mahallesi, sultanların ve valilerin oturduğu yer. Medinada yön bulmak imkânsıza yakındır, çünkü sokaklar bir plana göre değil, yüzyıllar boyunca insanların yürüdüğü izlere göre açılmıştır. Ama bir kural vardır: yokuş aşağı inerseniz denize, yokuş yukarı çıkarsanız kaleye varırsınız. Aradaki bütün kararlar önemsizdir.
Medinanın iki kalbi vardır. Biri, kapıların hemen dışındaki geniş meydan, Fransızca adıyla Grand Socco, yani Büyük Meydan. Haftanın belli günlerinde Rif dağlarından inen kadınlar burada otururdu; kırmızı beyaz çizgili eteklerle, sırtlarında sepetlerle, peynir ve nane satarak. Diğeri ise surların içindeki küçük kardeşi, Küçük Meydan. Orası bir alışveriş yeri değil, bir bekleme yeridir: üç beş kahve, birkaç masa, ve bütün gün oturup boğaza bakan insanlar. Tanca'nın en meşhur kahvesi, Hafa Kahvesi, 1921'de deniz üstündeki bir uçurumun kenarında açıldı ve o gün bugündür aynı işi görüyor. Bahçesindeki basamaklı taraçalarda oturursunuz, önünüzde naneli çay, karşınızda Avrupa. Yüz yıldır insanların bu şehirde en çok yaptığı şey budur: oturmak ve karşıya bakmak.
Ama Tanca yalnızca bakanların değil, gidenlerin de şehridir. 1304 yılının şubat ayında, medinanın bu sokaklarından birinde, hukukçu bir ailenin çocuğu doğdu. Adı İbn Battuta'ydı. 21 yaşına geldiğinde, 1325'te, hacca gitmek üzere şehirden ayrıldı. Tek başına, bir eşekle yola çıktı ve kendi anlatımına göre annesiyle babasını bir daha görmedi. Mekke'ye vardı, ama dönmedi. Irak'a, İran'a, Anadolu'ya, Kırım'a, Hindistan'a geçti; Delhi'de yıllarca kadılık yaptı; Maldivler'e, Seylan'a, Sumatra'ya, Çin'e uzandı. Tanca'ya ancak 1349'da, yani 24 yıl sonra döndü. Anlattıkları, dönüşünden sonra Fas sarayında bir kâtibe yazdırıldı ve ortaya Rihle, yani Seyahatname adıyla bilinen kitap çıktı. İçindeki yolculukların toplamı 120 bin kilometreyi bulur. Bu şehrin dünyaya verdiği ilk büyük şey, bir liman değil, bir merak duygusuydu.
Tanca'nın kimin olduğu sorusu ise İbn Battuta'dan çok önce sorulmaya başlanmıştı. Fenikeliler buraya bir ticaret durağı kurdu, Romalılar şehre Tingis adını verdi ve bir eyaletin başkenti yaptı. Ortaçağ boyunca el değiştirdi. 1471'de Portekizlilerin eline geçti. 1661'de daha da tuhaf bir şey oldu: Portekiz prensesi Catherine of Braganza İngiltere kralı II. Charles ile evlendiğinde, Tanca çeyizin bir parçası olarak İngiltere'ye verildi. İngilizler şehirde 23 yıl kaldılar, limana devasa bir dalgakıran inşa ettiler, sonra maliyeti kaldıramayıp 1684'te çekilirken o dalgakıranı kendi elleriyle havaya uçurdular. Şehir Fas sultanlarına geri döndü.
19. yüzyılda ise Tanca sultanların diplomatik başkenti hâline geldi. Avrupalı devletler elçiliklerini Fas'ın iç şehirlerine değil, buraya kurdu; çünkü burası hem Fas'tı hem de Avrupa'ya yarım günlük mesafedeydi. Ve 1864'te, şehrin batısındaki Spartel Burnu'na bir deniz feneri dikildi. Fener sultanın parasıyla yapıldı, ama işletmesi başka türlü çözüldü: 1865'te Tanca'da imzalanan bir sözleşmeyle Fas, Amerika Birleşik Devletleri, Britanya, Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya, Belçika, Hollanda, İsveç ve Avusturya, her biri yılda 1.500 frank ödeyerek fenerin bakımını ortaklaşa üstlendi. Tarihte bir devletin toprağındaki bir yapının, o kadar çok devlet tarafından birlikte yönetildiği ilk örneklerden biriydi. Küçük bir ayrıntı gibi görünüyordu. Aslında bir provaydı.
Asıl sözleşme 18 Aralık 1923'te Paris'te imzalandı. Fransa, İspanya ve Britanya, Tanca'yı ve çevresindeki 373 kilometrekarelik araziyi uluslararası bir bölge ilan ettiler. Düzenleme 1925'te yürürlüğe girdi; sonraki yıllarda İtalya, Belçika, Hollanda, Portekiz ve Amerika Birleşik Devletleri de sisteme dâhil oldu. Ortaya, dünyada eşi olmayan bir şey çıktı: kâğıt üzerinde Fas sultanının toprağı olan, ama pratikte hiçbir devletin yönetmediği bir şehir.
Nasıl işlediğini anlatmak, neden bu kadar tuhaf olduğunu anlatmanın en kısa yolu. Şehri bir Yönetici çalıştırırdı, ama yasaları 26 kişilik bir meclis yapardı: dört Fransız, dört İspanyol, üç İngiliz, İtalyanlar, bir Amerikalı, bir Belçikalı, bir Hollandalı, bir Portekizli ve yerli halkı temsilen 6 Müslüman ile 3 Yahudi üye. Meclise sultanın temsilcisi, mendup başkanlık ederdi; ama oy hakkı yoktu. Polis bir başka ülkenin subaylarınca eğitilirdi, mahkemelerde farklı hukuk sistemleri yan yana çalışırdı. Şehirde tek bir postane değil, ayrı ayrı Fransız, İspanyol ve İngiliz postaneleri vardı; hangi pulu yapıştırdığınıza göre mektubunuz farklı bir imparatorluğun ağından geçerdi.
Ve bir şey daha vardı, asıl mıknatıs: kambiyo denetimi yoktu. Altın serbestçe alınıp satılırdı, döviz serbestti, vergi neredeyse yoktu, sermayeyi kimse sorgulamazdı. Avrupa önce Büyük Buhran'ın, sonra bir dünya savaşının parasal kontrolleriyle boğuşurken, Tanca kapısını açık bırakmıştı. 1950'lerin başında bu 373 kilometrekarelik şehirde 70'ten fazla banka ve 4 binden fazla şirket kayıtlıydı. Bunların büyük kısmının yaptığı iş, kendi ülkelerinde suç sayılan işlerdi. Limandan çıkan hızlı tekneler İspanya ve İtalya kıyılarına Amerikan sigarası taşırdı. Şehrin nüfusu 1939'da 60 bin civarındayken 1950'de 150 bine çıktı ve bu insanların neredeyse yarısı yabancıydı.
Savaş, sistemin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. 14 Haziran 1940'ta, Fransa çökerken, İspanyol Fas'ından gelen 4 bin asker Tanca'ya girdi. Hiçbir direnişle karşılaşmadılar; uluslararası yönetim bir sabahta askıya alındı. Sonraki beş yıl boyunca şehir, savaşın en yoğun istihbarat sahnelerinden biri oldu. Almanya burada büyük bir konsolosluk açtı; Britanya bu binayı bir casusluk merkezi sayıyordu ve boğazdan geçen her geminin oradan izlendiğine inanıyordu. Aynı sokaklarda Müttefik ajanları, Alman ajanları, İspanyol polisleri, silah ve döviz simsarları, Avrupa'dan kaçıp Amerika'ya geçmenin yolunu arayan mülteciler dolaşıyordu. 1944'te Müttefiklerin baskısıyla İspanya Alman konsolosluğunu kapatmak zorunda kaldı. Savaş bittikten sonra, 1945 yazında Paris'te toplanan konferansın ardından İspanyol birlikleri 11 Ekim 1945'te şehirden çekildi ve uluslararası yönetim geri geldi.
Geri gelen sadece yönetim değildi. Tanca'nın efsanesi asıl bu son on yılda kuruldu. Amerikalı mağazalar zincirinin varisi Barbara Hutton, kasbanın içinde Sidi Hosni adlı bir konak satın aldı ve orada verdiği davetler Avrupa basınının aylarca konusu oldu; dar sokaklardan geçemeyen konuklar konağa yürüyerek çıkmak zorunda kalıyordu. Amerikalı yazar Paul Bowles 1947'de şehre yerleşti; 1949'da yayımlanan romanı The Sheltering Sky, yani Çölde Çay onu ünlü yapınca Tanca da onunla birlikte ünlendi. 1954'te William Burroughs geldi. Uyuşturucu bağımlılığının en ağır yıllarını burada geçirdi, şehre Interzone, yani Ara Bölge adını taktı ve yerlerde biriken sayfalardan sonradan Naked Lunch, yani Çıplak Şölen adıyla basılacak kitap doğdu. Ardından başkaları geldi: şairler, ressamlar, besteciler, mirasyediler, kaçaklar.
Ama bu iki Tanca'ydı. Konaklarda dünyanın en ucuz viskisi içilirken, medinada aynı yaşta çocuklar çöp karıştırıyordu. O çocuklardan biri, Rif dağlarındaki kıtlıktan kaçıp şehre sığınmış bir ailenin oğluydu; 20 yaşına kadar okuma yazma bilmiyordu. Adı Mohamed Choukri'ydi. Yıllar sonra o çocukluğu yazacak ve efsanenin altındaki şehri anlatacaktı.
Son perde beklenmedik biçimde sessiz açıldı. Fas 1956'da bağımsızlığını kazandı ve aynı yılın ekim ayında, Atlantik kıyısındaki bir kasabada imzalanan bir protokolle Tanca'nın uluslararası statüsü sona erdi; şehir Fas'a katıldı. Yeni yönetim geçişi yumuşatmak istedi: 1957'de Kral V. Muhammed bir ferman yayımlayarak şehrin mali ayrıcalıklarının bir süre daha süreceğini duyurdu. Ama Nisan 1960'ta o ayrıcalıklar da kaldırıldı.
Sonrası çok hızlı oldu. Bankalar taşındı; paranın gittiği yer Cenevre, Madrid ve Beyrut'tu. Şirketler kapandı, ofisler boşaldı, tabelalar söküldü. Yabancı nüfus birkaç yıl içinde eridi. Şehrin ekonomisinin tamamı, dünyanın geri kalanının yasakladığı şeylerin burada serbest olmasına dayanıyordu; o fark ortadan kalkınca, geriye kimsenin özel bir ihtiyacı olmayan bir liman kaldı. 1960'ların Tanca'sında kiralar düştü, oteller yarı boş çalıştı, Küçük Meydan'ın kahvelerinde aynı insanlar aynı masalarda oturmaya devam etti; sadece artık kimse gelmiyordu.
Devlet de uzun süre bu şehre ısınmadı. Bağımsızlıktan hemen sonra Rif bölgesinde çıkan ayaklanma sert bastırılmıştı ve Fas'ın kuzeyi, onlarca yıl boyunca yatırımın en az uğradığı bölge oldu. Büyük tiyatro binası kapandı ve yıllarca kapalı kaldı. Limanın yolcu terminali eskidi. Şehir, kendi geçmişinin hatırasıyla yaşayan, giderek daha ucuz ve daha kenarda bir yere dönüştü.
Kalanlar oldu. Paul Bowles gitmedi. 1959'da Fas'ın dağ köylerini dolaşıp yerel müziği teyplere kaydetti; o kayıtlar bugün Amerika'nın kongre kütüphanesinde duruyor. Yerli yazarları çevirdi, en çok da Mohamed Choukri'yi. Choukri çocukluğunu 1972'de Arapça yazdı; kitabın adını Türkçeye kabaca Kuru Ekmek diye çevirebiliriz. Metin önce 1973'te Bowles'ın İngilizce çevirisiyle yayımlandı, sonra Fransızcada büyük bir okur buldu. Arapça basımı ise 1983'te Fas'ta yasaklandı ve yasak 2000 yılına kadar sürdü. Kitap, yıllarca elden ele dolaşan fotokopilerle okundu. Bowles 1999'da Tanca'da öldü; Choukri 2003'te öldü ve bu şehre gömüldü. Yabancıların hayal ettiği Tanca ile burada doğanların yaşadığı Tanca, sonunda aynı mezarlığın çevresinde buluştu.
Şehrin ikinci hayatı 2000'lerde başladı ve bu kez hikâyenin merkezinde yazarlar değil, coğrafya vardı. Tanca'nın tek gerçek sermayesi hep aynıydı: dünyanın en yoğun deniz yollarından birinin tam ağzında durmak. 2007'de şehrin doğusunda, boğaza bakan kıyıda Tanger Med, yani Tanca Akdeniz Limanı açıldı. Yolcu değil, konteyner limanıydı. Büyüdü, sonra bir daha büyüdü. 2024'te Tanca Akdeniz Limanı'ndan 10 milyon 241 bin konteyner geçti; o yıl liman hem Afrika'nın hem Akdeniz'in birinci, dünyanın 17. limanı oldu. 2012'de Fransız otomobil üreticisi Renault, yani Reno, şehrin yanı başında bir fabrika açtı; bugün orada yaklaşık 5.500 kişi çalışıyor. 2018'de Afrika kıtasının ilk yüksek hızlı treni, adı Burak olan hat, Tanca ile Kazablanka arasındaki 323 kilometreyi birkaç saate indirdi. 2024 sayımında şehrin nüfusu 1 milyon 275 bini geçmişti; Tanca artık Fas'ın ikinci büyük şehri.
Yine de boğaz aynı boğaz, mesafe aynı mesafe. Bir zamanlar bu 14 kilometre, Avrupa'nın parasının Afrika kıyısında saklandığı yerdi. Bugün aynı suyun üstünde yılın her gecesi ters yönde bir trafik var: karşıya geçmek isteyen insanlar, kıyıdan görünen ışıklara doğru. Spartel Burnu'ndaki fener hâlâ çalışıyor; 11 devletin ortaklaşa baktığı o eski fener, artık yalnızca Fas'ın. Işığı önce Atlas Okyanusu'na, sonra Akdeniz'e, sonra karanlık sulara ve orada bekleyen küçük teknelere düşüyor. Hafa Kahvesi'nin taraçalarında ise akşamları hâlâ aynı şey yapılıyor: çay geliyor, konuşma kesiliyor, herkes karşıya bakıyor.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.