← Nöron Seyahat

Otuz Kilo Çanla Yürüyenler: Barbagia

2026-09-13 · 17 dk

▶ Spotify’de dinle

İtalya'nın Sardinya adasının dağlık iç bölgesi Barbagia'nın portresi: yabani armut ağacından oyulmuş kara maskeler ve sırtta taşınan otuz kiloluk çan yığınıyla ocak ayında sokağa çıkan mamuthones alayı, kıyıya hiç inmemiş bir çoban uygarlığı ve dünyanın en çok yüz yaşını gören erkeklerinin yaşadığı vadiler. Kendi dili, kendi töresi ve bir zamanlar kaçırma ekonomisiyle anılan bu içerinin bugünkü hâli.

sardinyabarbagiamamuthonesçoban kültürüuzun ömür

Bölüm metni

Sardinya deyince akla mavi koylar gelir; oysa adanın kalbinde, kıyıdan sadece bir saat içeride, denizi hayatında hiç görmemiş dedeler var. Ocak ayının on yedisinde o dağ köylerinden birinde on iki adam kara koyun postunu sırtına geçirip otuz kilo çanı bağlıyor ve kimse gülmüyor. Çünkü bu bir gösteri değil, kimin kim olduğunun yılda bir kez yüksek sesle hatırlatılması.

Akdeniz'in ikinci büyük adasını düşündüğünüzde aklınıza büyük ihtimalle turkuaz bir koy gelir. Beyaz kumlu, rüzgârsız, fotoğraflarda hep aynı açıdan çekilmiş bir koy. Sardunya'nın 1800 kilometreyi aşan kıyısı bu resmi fazlasıyla hak ediyor. Ama adanın kendi kendine anlattığı hikâye orada geçmez. Sardunya, tuhaf bir biçimde denize sırtını dönmüş bir adadır. Yüzyıllar boyunca kıyı, gelen tehlikenin adıydı: Kartacalı, Romalı, Vandal, Arap korsanı, Ceneviz, Aragonlu. Kim geldiyse denizden geldi. Böyle bir yerde güvenlik aşağıda değil yukarıdadır. Adanın ağırlık merkezi bu yüzden içeriye kaydı, dağlara.

O dağların adı Barbagia. Adanın tam ortasında, Gennargentu kütlesinin eteklerine yaslanmış, granit ve kireçtaşından örülü bir yayla ülkesi. En yüksek noktası Punta La Marmora, 1834 metre. Akdeniz'in ortasında karşınıza çıkmasını beklemeyeceğiniz bir manzara: mantar meşeleri, kar tutan sırtlar, dipsiz kanyonlar, kışın gerçekten donan köyler. Yollar burada düz gitmez, dolanır. İki köy arasındaki kuş uçuşu on kilometre, arabayla kırk dakika sürebilir. Bu coğrafya bir kusur değil, Barbagia'nın bütün tarihini açıklayan tek cümledir.

Bölgenin adını ona düşmanları verdi. Romalılar adanın verimli ovalarını, tuzlalarını, tahıl limanlarını Kartaca'dan aldıktan sonra içeriye yürüdüler ve orada hiçbir zaman tam olarak yerleşemedikleri bir yer buldular. Buraya "Barbaria" dediler: barbarların ülkesi, yani sözümüz geçmeyen yer. Roma bu direnci kırmak için ağır seferler düzenledi. Romalı tarihçilerin aktardığına göre milattan önce 177'de Tiberius Gracchus'un yürüttüğü harekâtta 80 bin Sardunyalı öldürüldü ya da esir alındı; o kadar çok köle pazara sürüldü ki Roma'da "Sardunyalı" sözcüğü bir süre ucuzluğun deyimi haline geldi. Buna rağmen sonuç yarım kaldı. Kıyı Romalılaştı, iç bölge kendi dilini, kendi tanrılarını, kendi hesaplaşma kurallarını sürdürdü.

Bunun ne kadar sürdüğünü gösteren çok net bir belge var. 594 yılında Papa Büyük Gregorius, Barbagia'nın önderi saydığı Hospito'ya bir mektup yazar. Hospito Hristiyandır, bu yüzden övülür; ama mektubun devamı asıl bilgiyi verir. Papa, adanın iç kesimindeki halkın hâlâ "ağaca ve taşa taptığını" yazar. Yani Roma'nın adayı almasının üzerinden sekiz yüz yıldan fazla zaman geçmişken, Barbagia hâlâ kendi bildiğini okumaktadır. Bu inatçılık dilde de kaldı: bugün Sardunyacanın Latinceye en yakın, en az aşınmış biçimi tam olarak bu bölgede, Nuoro çevresinde konuşuluyor.

Barbagia'nın ekonomisi tek bir şeye dayandı: koyun. Ada bugün hâlâ İtalya'nın koyun sürüsünün yaklaşık yarısını, 3 milyona yakın hayvanı barındırıyor ve bu hayvanların yaylaya çıkışını, kışın alçağa inişini düzenleyen ritim binlerce yıldır aynı. Çobanlık burada bir meslek değil, bir toplumsal yapı. Mülkiyetin, akrabalığın, itibarın, husumetin hepsi sürü üzerinden tanımlandı. Hukukçu Antonio Pigliaru 1959'da bu bölgenin yazısız hesaplaşma kurallarını inceleyip bunun bir kaos değil, kendi iç mantığı olan bir düzen olduğunu savunduğunda, aslında dışarıdan "kanunsuzluk" diye bakılan şeyin içeriden nasıl göründüğünü anlatıyordu. Barbagia'nın yirminci yüzyılda ünlendiği hikâyelerin çoğu, haydutluk ve kaçırma haberleri, bu çerçevenin çatladığı yerlerden doğdu.

Bölgenin merkezi Nuoro. Küçük, sarp, kendi halinde bir kasaba; ama buradan çıkan Grazia Deledda 1926'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığında Barbagia'nın kendine bakışı değişti. Dışarıdan barbarlık diye adlandırılan şeyin, içeriden bakınca bir dünya görüşü olduğu fikri buradan güç aldı. Barbagia'nın bugün turistten saklamadığı, aksine ortaya koyduğu şey de bu: burası size uyum sağlamaya çalışmayan bir yer.

Ve bu yerin kendini en açık anlattığı an yaz değil, kış. Ocak ayının ortasında, henüz kimsenin tatil düşünmediği, dağların üstünün beyaz olduğu bir gecede, Barbagia köylerinin meydanlarında devasa odun yığınları tutuşturulur. Ateşler 16 Ocak akşamı yakılır, 17 Ocak Aziz Antonius yortusudur. Şarap dağıtılır, kuru incir ve ekmek elden ele geçer, alev iki kat yüksekliğe çıkar. Sonra, ateşin çıtırtısının arasından, tamamen başka bir ses duyulmaya başlar.

Ses önce uzaktan gelir ve ne olduğu anlaşılmaz. Metalik, derin, ağır bir gürültü. Tek tek çanlar değil, bir yığın çanın aynı anda vurulması. Sesin geldiği sokakta hiçbir şey görünmez, sadece yaklaşır. Yaklaştıkça insanlar kenara çekilir ve konuşmayı keser.

Sahne 2300 küsur nüfuslu bir köyde geçiyor: Mamoiada. Deniz seviyesinden 600 metre yukarıda, taş evleri birbirine yapışık, dar sokaklı, kışın rüzgârın her yerden girdiği bir Barbagia köyü. Burada ocak ayının o gecesine hazırlık haftalar önce başlar ve hazırlığın kendisi neredeyse törenin yarısıdır.

Giyinme işi bir evin içinde, kapalı kapı ardında yapılır ve insan bunu tek başına yapamaz. Önce kalın siyah koyun postu geçirilir sırta ve göğse; ağır, kaba, yağ kokulu bir post. Sonra asıl yük gelir. Sardunyalıların "sa carriga" dediği çan takımı, deri kayışlarla birbirine bağlanmış onlarca bronz sürü çanından oluşur. En büyükleri bir insan kafası büyüklüğünde. Bütün takım 30 kiloyu bulur. Bunu sırta tek başına yerleştirmek mümkün değildir; iki kişi kaldırır, üçüncüsü kayışları göğüsten bağlar. Çanlar bağlandığı anda adamın duruşu değişir; omuzlar öne düşer, boyun kısalır, adım kısalır.

En son maske takılır. Yabani armut ağacından oyulmuştur, kimi zaman kızılağaç ya da kestaneden; ama Mamoiada'nın klasiği armuttur, çünkü sert ve koyudur ve yıllar geçtikçe neredeyse siyaha döner. Yüz ifadesizdir. Gülmez, bağırmaz, korkutmaya çalışmaz. Sadece bakar. Maskenin üstüne siyah bir başörtüsü çenenin altından düğümlenir. O düğüm atıldıktan sonra maskeyi takan adam konuşmaz. Bütün tören boyunca tek kelime etmez. Bu kural değil, âdettir; ama kimse bozmaz.

Bu kılığa girene mamuthone denir. Geleneksel kadro on iki kişidir, altışarlı iki sıra halinde yürürler. Yanlarında ve önlerinde sekiz issohadore vardır: kırmızı ceketli, beyaz gömlekli, beyaz maskeli, üzerinde küçük çıngıraklar taşıyan figürler. Ellerinde "sa soha" denen bir kement bulunur; kalabalığın içinden birini, çoğunlukla bir kadını, bir hamlede yakalarlar. Yakalanmak uğur sayılır, insanlar kaçmaz, yakalanmak için öne çıkar.

Asıl mesele yürüyüşün kendisidir ve bu bir dans değildir. Mamuthone'ler ağır, düzenli, neredeyse zorlanan bir adımla ilerler; belli aralıklarla hepsi birden omzunu sarsar ve 30 kiloluk çan yığını tek bir darbe halinde patlar. Sonra sessizlik, sonra yine adım, yine tek bir darbe. Bunun ustalığı tam olarak burada: on iki adamın çanı tek bir çan gibi çıkmalıdır. Biri yarım saniye geç kalırsa meydandaki herkes duyar. Ateşin çevresinde üç tur atılır, sonra sokaklara girilir, sonra ses bir başka mahalleden gelmeye başlar.

Bu görüntünün ne anlattığı konusunda kesin bir cevap yok ve bu, konunun zayıf tarafı değil, en dürüst tarafı. Mamuthone'leri etnografya literatürüne sokan kişi Nuorolu araştırmacı Raffaello Marchi oldu; 1951'de Sardunya'ya ayrılmış bir dergi sayısında yazdığı inceleme bölge maskelerini ilk kez ciddi biçimde tartıştı ve bir okuma önerdi: kırmızılı issohadore'ler galipleri, çan yüklü ve zincirlenmiş gibi yürüyen mamuthone'ler ise esirleri temsil ediyor olabilirdi. Bir başka yorum ekibi tamamen tersini söyledi: mamuthone hayvandır, sürüdür, doğadır; issohadore onu güden çobandır ve tören insanla hayvan arasındaki o eski pazarlığın canlandırılmasıdır. Üçüncü bir kol daha eskiye, Akdeniz'in bereket ve şarap kültlerine bağladı.

Elimizde bunların hiçbirini kanıtlayacak belge yok. Yazılı kayıtlar geriye doğru ancak birkaç yüzyıl gidiyor, fotoğraflar yirminci yüzyıl ortasından itibaren var. "Binlerce yıllık" nitelemesi bu yüzden bir bilgi değil, bir duygu ifadesi. Ama şu bir bilgi: bu tören yirminci yüzyılın ortasında neredeyse tükenmişti. Köyde sağlam çan takımı ve maske sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu, genç kimse ilgilenmiyordu. Bugünkü canlılık, bölgenin kendi geçmişiyle bilinçli olarak yeniden ilişki kurmasının sonucudur. Mamoiada 2001'de Museo delle Maschere Mediterranee'yi, yani Akdeniz Maskeleri Müzesi'ni açtı; müze kasıtlı olarak sadece kendi maskelerini sergilemiyor, Balkanlar'dan İberya'ya kadar aynı kışın aynı biçimde postlara bürünüp çan takan halkların maskelerini yan yana koyuyor.

Barbagia'nın kışında Mamoiada yalnız da değil. Ottana'da Boes ve Merdules çıkar, biri boynuzlu hayvandır, öteki onu güden çarpık suratlı adam. Orotelli'de kurumla yüzü kararmış Thurpos yürür. Mamoiada'nın kendi kalabalığı içinde ise bazen Sa Filonzana dolaşır: yün eğiren kambur bir yaşlı kadın kılığı, elinde iğ, insanların yüzüne bakıp ipliği keseceğini söyleyerek dolaşan bir ölüm hatırlatması. Ateşin ışığında bunların hiçbiri şenlikli durmaz.

Ses geç saatte uzaklaşır. Sokakların sonunda, dar bir avluda, adamlar durur. Kayışlar çözülür, çan yığını yere indirilirken kimse konuşmaz. Maskeler çıkarıldığında altından ıslak yüzler, kızarmış omuzlar ve tanıdık insanlar çıkar. Sonra kapıdan içeri girilir ve masaya oturulur.

O masa, Barbagia'nın dünya çapında tanınmasını sağlayan ikinci hikâyenin başladığı yer. Çünkü 2000'lerin başında Belçikalı demograf Michel Poulain ile Sardunyalı hekim Gianni Pes, adanın yaşlılık kayıtlarını köy köy taradıklarında beklemedikleri bir şey buldular. Yüz yaşını gören insanların sayısı adanın her yerinde aynı değildi; bu insanlar tam olarak Barbagia ve çevresindeki dağ köylerinde kümeleniyordu. İki araştırmacı haritada bu köylerin çevresini mavi kalemle çizdi. "Mavi bölge" terimi, bugün dünyanın dört bir yanında kullanılan o kavram, oradan çıktı.

Bulgunun asıl çarpıcı yanı, insanların uzun yaşaması değildi. Dünyanın her yerinde yüz yaşına gelenlerin büyük çoğunluğu kadındır; bu oran bazı ülkelerde beşe bir, altıya bir düzeyine çıkar. Bu dağ köylerinde ise erkek ve kadın sayısı birbirine yaklaşıyor, hatta bazı yerlerde eşitleniyordu. Ogliastra'daki Villagrande Strisaili, doğan her 1000 kişiden 10,8'inin yüz yaşını gördüğü hesabıyla listenin başına oturdu. Sardunyalıların kadeh kaldırırken söylediği eski bir dilek vardır: yüz yaşına. Burada bu, temenniden ibaret değilmiş.

Masanın üstünde ne var peki. Önce ekmek: pane carasau, yani çoban ekmeği. Kâğıt inceliğinde, iki kez pişirilmiş, cam gibi kuru bir yufka. Dağda haftalarca sürüyle kalan adamın çantasında bozulmadan durması için böyle yapılmış; üstüne su serpilince yumuşar, üstüne et suyu, yumurta ve rendelenmiş peynir konunca bambaşka bir yemeğe dönüşür. Peynir çoğu zaman fiore sardo'dur; çobanın kendi elinde, çiğ koyun sütünden yaptığı, dumanda sertleşmiş, tuzlu ve keskin bir peynir. Yanında bakla, nohut, yabani ot; et ise her gün değil, yortuda ve düğünde. Ve Cannonau: bu yaylaların kalın kabuklu, güneş görmüş kırmızı üzümünden yapılan, ağır ve toprak kokulu şarap.

Araştırmacıların ısrarla söylediği şey şu: bunların hiçbiri tek başına açıklama değil. Sihirli bir gıda aramak, bulgunun kendisini yanlış anlamak olur. Sayılan etkenlerin başında hareket geliyor; eğimli arazide her gün kilometrelerce yürüyen, yetmişinde hâlâ sürüye çıkan bir bedenin geçmişi. Ardından yalıtılmış vadilerin dar akrabalık havuzu, yani genetik. Ve en az bunlar kadar önemli sayılan bir şey daha: yaşlı insanın ailede işlevini kaybetmemesi. Barbagia'da doksan yaşındaki adam bakılan biri değil, hâlâ karar veren, hâlâ sofrada sözü dinlenen biri.

Bu mutfağın en uç örneği bir köyde değil, Nuoro'da yaşıyor. Su filindeu, yani "Tanrı'nın iplikleri", dünyanın en nadir makarnası sayılıyor. İrmik, su ve tuzdan ibaret hamur, parmak uçlarıyla sekiz kez ikiye katlanarak 256 saç teli inceliğinde ipliğe çıkarılıyor; iplikler yuvarlak bir sepetin üstüne üç kat halinde, çapraz olarak seriliyor ve güneşte kurutuluyor. Yaklaşık 200 yıldır yalnızca tek bir yerde yeniliyor: Nuoro'dan Lula'ya 33 kilometrelik hac yolunu yürüyerek ya da at sırtında tamamlayan hacılara, Aziz Franciscus bayramında. Bu hamuru yapmayı bilen insan sayısı bugün bir elin parmaklarını geçmiyor; teknik yazıya dökülemediği için yalnızca elden ele öğretilebiliyor.

Aynı kırılganlık müzikte de var. Bu dağların dört sesli erkek korosu, bölgenin en tuhaf sesidir: bir solist melodiyi taşır, üç kişi altında boğazdan çıkan, hayvan seslerini ve rüzgârı andıran bir uğultu kurar. Anlatıya göre bu sesler koyunu, öküzü ve rüzgârı taklit eder; yani sürünün kendisi koronun içine yerleştirilmiştir. UNESCO bu geleneği 2005'te insanlığın somut olmayan kültürel mirası listesine aldı.

Bütün bunların üstünde duran gerçek şu ki Barbagia bugün insan kaybediyor. Genç nüfus Cagliari'ye, kuzey İtalya'ya, yurt dışına gidiyor; okullar birleşiyor, evler boşalıyor. Barbagia köylerinden Ollolai 2018'de boşalan taş evleri 1 avroya satışa çıkardığında bunu dünya bir tuhaflık haberi olarak okudu, oysa arkasında ciddi bir çaresizlik vardı. Mamoiada'nın cevabı farklı oldu. Köyün 600 ile 900 metre arasındaki granit topraklarında, hiçbir zaman tel-terbiyeye geçmemiş, tek tek dikilmiş yaşlı Cannonau asmaları duruyordu. 2015'te kurulan üretici birliği katı kurallar koydu: üzüm köyde yetişecek, şarap köyde yapılacak, üretici köyde oturacak. Bir avuç aile işiyken sayı birkaç yılda onlarcaya çıktı ve bugün bu küçük köyün adı uluslararası şarap listelerinde geçiyor. Giden gençlerin bir kısmı tam olarak bunun için geri döndü.

Ocak yine gelecek ve meydandaki odun yığını yine tutuşturulacak. O gece bir evin içinde, kapalı kapı ardında, birisi bir başkasının sırtına çan takımını kaldıracak. Bu ritüelin devam edip etmeyeceği sorusunun cevabı, ne müzede ne listede ne de haberde. Cevap o kayışı bağlayan iki elde: 30 kilo, hiçbir mecaza dönüşmeden, hâlâ 30 kilodur ve her kuşakta onu taşıyabilecek birinin çıkması gerekir.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.