2026-09-10 · 14 dk
Yemen'e bağlı Sokotra Adası'nın portresi: bitkilerinin üçte biri dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan, her yıl muson rüzgârlarıyla aylarca dış dünyaya kapanan bir kara parçasında ejderha kanı ağaçları, tütsü ticaretinin izleri, yazısı olmayan Sokotri dili ve şiir atışmaları. Kasırgalar, savaş ve yeni asfaltla birlikte bu yalnızlığın çözülmeye başlaması.
sokotrayemenejderha kanı ağacıhint okyanusuadaBir ağacın gövdesini çizersiniz, akan sıvı kırmızıdır — ada halkı ona bin yıldır "ejderha kanı" der ve yarayı onunla kapatır. Yılda dört ay rüzgâr o kadar sertleşir ki hiçbir tekne yanaşamaz, ada dünyadan kopar. Şimdi o dört ay kırılıyor, ve adaya rüzgârdan başka şeyler de geliyor.
Yılın dört ayı boyunca bu adaya gidilemezdi. Haziranın ilk günlerinde güneybatıdan gelen muson rüzgârı Hint Okyanusu'nun üzerinde hız alır, Afrika Boynuzu ile Arap Yarımadası arasındaki dar geçitten sıkışarak fırlar ve Sokotra'ya bir duvar gibi çarpardı. Dalgalar limanları kullanılmaz hale getirir, tekneler kumsalın gerisine, taş duvarların dibine çekilir, yelken açmak intihar sayılırdı. Ada, dünyanın takviminden düşerdi. Eylül sonunda rüzgâr yön değiştirip yumuşayınca kapı yeniden açılır, ilk yelkenli Mukalla'dan yola çıkar ve ada dört ay boyunca ne olup bittiğini o zaman öğrenirdi. Bu ritim yüzlerce yıl sürdü. Sokotra'yı bugün olduğu şeye dönüştüren de bu ritimdir: yalnızlık, tekrar tekrar mühürlenmiş bir yalnızlık.
Haritada yeri şaşırtıcıdır. Arap Yarımadası'nın güney kıyısından 380 kilometre uzakta, Afrika Boynuzu'nun burnundan ise yalnızca 240 kilometre ötede durur. Siyaseten Yemen'e bağlıdır, coğrafi olarak Afrika'ya daha yakındır, biyolojik olarak ikisine de tam anlamıyla ait değildir. Yaklaşık 3.600 kilometrekarelik ana ada, yanındaki üç küçük kardeşiyle birlikte bir takımada oluşturur: Abdülkuri, Samha ve neredeyse çıplak bir kaya olan Darsa. Bu adalar bir yanardağın denizden yükselttiği yeni topraklar değildir. Tam tersi: Aden Körfezi kabaca 20 milyon yıl önce yarılıp açılırken Arap Yarımadası'ndan kopmuş, sürüklenmiş ve okyanusun ortasında tek başına kalmış eski bir kıta parçasıdır. Yani Sokotra bir ada olarak doğmadı; ada olarak terk edildi. Üzerindeki canlılar da o kopuşun içinde kaldı.
Karaya çıkınca göze ilk çarpan, ölçeklerin uymamasıdır. Kuzeyde granit bir dağ silsilesi, Hagir Dağları, denizden birkaç kilometre içeride 1.500 metrenin üzerine fırlar; tepeleri erimiş mum gibi çatlaklı, keskin, ürkütücüdür. Güneyinde kireçtaşı platolar basamak basamak alçalır. Doğuda, Arher'de, bembeyaz kum tepeleri kıyıdan başlayıp dağın yamacına doğru yüzlerce metre tırmanır; rüzgâr kumu yıllarca yukarı üflemiştir ve manzara denizle çölün üst üste basılmış iki fotoğrafı gibidir. Batıda, Kalensiya kasabasının yanında Detvah lagünü uzanır: gelgitle birlikte rengi yeşilden turkuaza dönen, sığ, tuzlu, kilometrelerce genişleyen bir su aynası.
Asıl mesele ise yerde biten şeylerdir. Botanikçiler adada 800'ün üzerinde bitki türü sayıyor ve bunların yaklaşık yüzde 37'si dünyada başka hiçbir yerde bulunmuyor. Gövdesi şişmiş bir fıçıya benzeyen, dallarının ucunda pembe çiçekler açan çöl gülü, kayalıklara yapışmış halde durur; uzaktan bakınca taşın içinden çıkmış bir kalp gibidir. Dünyanın tek ağaç formundaki salatalık akrabası buradadır: kalın, süngerimsi, dikenli bir gövde. Sürüngenlerin neredeyse tamamı adaya özgüdür. Kurbağa hiç yoktur. Yarasalar dışında yerli kara memelisi de yoktur; keçi, deve, kedi, hepsi insanla birlikte gelmiştir. Sokotra sığırcığı, Sokotra serçesi, Sokotra ötleğeni gibi kuşlar adı üstünde yalnızca burada uçar. 2008'de bu yüzden Birleşmiş Milletler'in kültür kuruluşu UNESCO adayı Dünya Mirası listesine aldı ve koruma alanı adanın dörtte üçünü kapsadı.
İnsan tarafında sayılar çok daha küçüktür. Adada kabaca 60 bin kişi yaşar; büyük kısmı kuzey kıyısındaki başkent Hadibu'da ve çevresindeki köylerde toplanmıştır. Hadibu tozlu, düz damlı, keçilerin sokak ortasında dolaştığı bir kasabadır; okyanusun görkemiyle arasındaki tezat insanı ilk gün rahatsız eder, üçüncü gün etmez. Havaalanı ancak 1999'da açıldı. Ondan önce adaya ulaşmanın tek yolu, muson dışındaki aylarda kalkan yük tekneleriydi. Ve konuşulan dil Arapça değildir. Sokotri, Arapçanın atası ya da lehçesi olmayan, ondan çok önce ayrılmış bir Güney Arabistan dilidir; yüzyıllarca yazılmadı, yalnızca konuşuldu ve söylendi. Adanın hafızası kâğıtta değil, ezberlenen şiirlerde ve karşılıklı atışmalarda taşındı. Bir çobanın kaybolan devesini bulmak için bestelediği dizeler, elli yıl sonra bir başka çoban tarafından tekrarlanabiliyordu.
Bu manzaranın ortasında, yüksek platolarda, uzaktan bakıldığında ne olduğu anlaşılmayan bir şey durur. Kalın, tek parça bir gövde iki üç metre yükselir, sonra aniden onlarca dala bölünür; dallar da ikiye ayrılır, sonra tekrar ikiye, ta ki tepede sımsıkı kapanmış, düz kesilmiş devasa bir şemsiye oluşana kadar. Ejderha kanı ağacı, bilimsel adıyla Dracaena cinnabari, ters çevrilmiş bir çadıra benzer. Bu biçim süs değil, mühendisliktir. Muson mevsiminde platonun üzerinden geçen sis, sıkışık yaprak tacında yoğunlaşır, damlaya dönüşür ve dalların çatal noktalarından gövdeye doğru akar; ağaç yağmuru beklemek yerine bulutu sağar. Gölgesi de kendi köküne düşer, altındaki toprağın nemini korur. Bu yüzden bir ejderha kanı ağacının dibinde başka bitkiler yetişir; ağaç kendi çevresinde küçük bir vaha kurar.
Adına gelince: gövdesinde ya da dallarında bir yarık açıldığında koyu kırmızı bir reçine sızar. Havayla temas edince katılaşır, kızıl bir cam gibi kırılganlaşır ve toplanıp tanelere ayrılır. Antik dünya buna ejderha kanı dedi, çünkü bir ağacın kanaması başka türlü açıklanamıyordu. Bu reçine binlerce yıl boyunca boya olarak, cila olarak, ilaç olarak taşındı; yaraya basıldı, mideye içirildi, seramiğin üzerine sürüldü. Adalılar bugün de kullanır. Onun yanında Sokotra'nın kendine özgü sığla ve buhur ağaçları vardır: dünyadaki birkaç endemik tütsü türü yalnızca bu kayalıklara tutunur, kabukları çizildiğinde beyazımsı bir sakız verir. Bir de adanın sarısabırı — Yemen ve Avrupa pazarlarında yüzyıllarca aranmış, koyu, acı bir öz.
Bu ürünler adayı görünmez kılmadı. Milattan sonra birinci yüzyılda Yunanca yazılmış, bugün Eritre Denizi Kılavuzu diye anılan denizcilik metni, adadan Dioskorida diye söz eder; sakinlerinin az olduğunu, kaplumbağa kabuğu ve reçine ticareti yapıldığını, Hint ve Arap gemilerinin buraya uğradığını anlatır. Kanıtı da duruyor. Adanın kuzeydoğu kıyısındaki dağın içine kilometrelerce uzanan Hok Mağarası'nda, sarkıtların arasında, yüzlerce yazı ve çizim bulundu. Büyük çoğunluğu Hindistan'dan gelen denizcilerin Brahmi alfabesiyle kazıdığı adlardır; aralarında Güney Arabistan, Habeş, Yunan, Palmira ve Baktria yazıları da vardır. Bunların en dokunaklısı bir tahta levhadır: milattan sonra 258 yılının temmuz ayında, tanrısına dua eden bir adamın bıraktığı satırlar. Muson rüzgârını bekleyen bir gemici, dört ay boyunca gidemeyeceğini bildiği bir adada, karanlığa adını yazmış.
Ada aynı yolla bir başka şeyi de aldı: Hristiyanlığı. Yüzyıllar boyunca Sokotra'da Doğu Kilisesi'ne bağlı bir cemaat yaşadı; Marco Polo 13. yüzyılda adada Hristiyanların bulunduğunu ve başlarındaki ruhanînin Bağdat'a bağlı olduğunu yazdı. Bu cemaat 1507'de Portekizli filoyu karşıladığında, Afonso de Albuquerque ve Tristão da Cunha komutasındaki gemiler adayı Mehri hanedanının elinden aldı. Kızıldeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan ticareti kesecek bir üs kuracaklardı. Ada kurak, liman elverişsiz, tedarik imkânsız çıktı; Portekizliler 1511'de çekildi. Sokotra yine Mehri sultanlığına döndü. 19. yüzyılın sonunda Britanya, Hindistan yolu üzerindeki konumu için adayı himayesine aldı; 1967'de Güney Yemen'in bağımsızlığıyla sultanlık kaldırıldı, ada sosyalist bir devletin ucu oldu, sonra 1990'da birleşik Yemen'in parçası.
Bütün bu bayrak değişikliklerinin ada halkının günlük hayatında karşılığı azdı. Yaylada keçi ve inek güdüldü, mağaralarda yaşandı, tereyağı çalkalandı, kıyıda balık tutulup kurutuldu, hurma toplandı. Adanın en büyük ejderha kanı ormanı, Diksam platosunun kenarındaki Firmihin'de hâlâ ayaktadır: on binlerce şemsiye, sisin içinde birbirine değmeden dizilmiş. Ama o ormanda dikkatli bakan biri rahatsız edici bir şey fark eder. Ağaçların hepsi yaşlıdır. Fidan yoktur. Çünkü ağaç yavaştır — bir dal çatalı oluşması yıllar alır — ve toprağa düşen tohumdan çıkan taze sürgün, otlayan keçilerin en sevdiği şeydir. Yeni ejderha kanı ağaçları artık yalnızca keçinin çıkamadığı uçurum çıkıntılarında yetişiyor. Orman, kendini yenilemeyi kırk elli yıl önce bırakmış bir ormandır.
Sonra rüzgâr, alışılmadık bir şey yaptı. 2015 yılının 1 Kasım'ında, Arap Denizi'nde neredeyse hiç görülmeyen güçte bir tropik siklon, Chapala, doğrudan Sokotra'nın üzerinden geçti. Yaklaşık 18 bin kişi evinden tahliye edilmişti. Sekiz gün sonra, ada henüz enkazı kaldıramadan, ikinci bir siklon geldi: Megh. Bu iki fırtına birlikte 1.500 evi tamamen yıktı, 2.300 evi hasarlı bıraktı, 18 kişinin ölümüne yol açtı, 200'e yakın kişiyi yaraladı ve 4 bin kişiyi yerinden etti. Kuru vadilerde yıllardır su akmamıştı; bir gecede sel yatakları taş ve ağaç taşıyan nehirlere döndü. Kıyıdaki tekneler kasabanın içine kadar sürüklendi.
Doğa tarafındaki fatura daha da ağır oldu. Bazı değerlendirmelere göre adadaki ağaçların yaklaşık yüzde 30'u bu iki hafta içinde yok oldu. Ejderha kanı ağacının biçimi onu özellikle savunmasız kılıyordu: geniş, düz, sıkışık taç bir yelken gibi rüzgârı yakalıyor, sığ kök sistemi ise saatlerce süren 200 kilometrelik hamleleri tutamıyordu. Yüzlerce yaşındaki ağaçlar kökünden çıkıp yamaç aşağı yuvarlandı. Yerlerine yenisi gelmeyecekti; zaten gelmiyordu. Üstelik iş bitmemişti. 2018'de önce Mekunu, ardından Luban takımadanın yakınından geçti ve yeniden sel getirdi. Isınan Arap Denizi'nin bu fırtınalara daha sık ve daha güçlü doğması için gereken enerjiyi sağladığı, o tarihten sonra sıkça dile getirildi.
Bu felaketler, Yemen'in bir iç savaşın içine girdiği yıllara denk düştü. Anakara kendi yıkımıyla uğraşırken adaya yardım başka yerlerden ulaştı. Birleşik Arap Emirlikleri gıda, ilaç, jeneratör ve inşaat malzemesi gönderdi; okullar, hastane, konutlar, su şebekesi onarıldı. Ardından yardımın yanında askerî varlık geldi; 2018 baharında Emirlik güçlerinin adanın havaalanı ve limanında konuşlanması Yemen hükümetiyle gerilime yol açtı, 2020'de adanın idaresi güneyli bir siyasi hareketin eline geçti. Yıkılmış bir ada için elektrik ve çimento gerçekten hayat kurtarıcıydı; aynı zamanda Aden Körfezi'nin ağzındaki bu kayanın stratejik değerini herkese hatırlattı.
Beraberinde asfalt geldi. Daha önce toprak yollarla, uzun saatler süren sarsıntılı yolculuklarla ulaşılan platolara yeni güzergâhlar açıldı; kıyı boyunca inşaat başladı. Bir ada halkı için yolun anlamı açıktır: hastaya iki saatte ulaşmak, ürünü pazara götürmek, çocuğu okula yollamak. Ama UNESCO'nun Dünya Mirası Komitesi arka arkaya kararlarla yol ağının genişletilmemesini, limanın eski haline döndürülmekle yetinilmesini ve yeni yapıların önceden çevresel etki değerlendirmesinden geçirilmesini istedi; koruma uzmanları bilgilendirilmeden başlayan konut, otel ve liman projelerinden duydukları kaygıyı kayda geçirdi. Adanın önündeki asıl soru budur ve kolay bir cevabı yoktur: 60 bin insanın hakkı olan hayat standardı ile 20 milyon yılda oluşmuş bir laboratuvarın kırılganlığı, aynı 3.600 kilometrekareye sığmak zorundadır.
Bu arada ağaç, kendi hesabını sessizce yapıyor. Muson sisi — o tacın süzdüğü tek su kaynağı — ısınan iklimle birlikte azalıyor. Yaşlı ağaçlar devriliyor, keçiler sürgünleri yiyor, aradaki boşluğu dolduracak orta yaşlı kuşak hiç var olmadı. Bilim insanlarının modelleri, hiçbir şey değişmezse önümüzdeki yüzyıl içinde bu ormanların büyük bölümünün kaybedileceğini gösteriyor. Karşı hamle mütevazı ama gerçek: Diksam ve Homhil çevresindeki köylüler kendi elleriyle taş ve tel çitler örüp içine fidanlıklar kurdu, tohumları toplayıp gölgede filizlendiriyor, sürgünleri keçiden yıllarca koruyup belli bir boya ulaşınca yamaca dikiyorlar. Bir ejderha kanı ağacının ilk çatalını vermesi, çitin kurulduğunu gören çocuğun yetişkin olmasından uzun sürecek. Adayı dört ay kapatan rüzgâr artık kimseyi durdurmuyor; uçaklar iniyor, gemiler yanaşıyor, ada dünyanın takvimine geri döndü. Firmihin'de, devrilmiş bir gövdenin kırığında kurumuş kızıl reçine hâlâ duruyor — ağacın kendi kanıyla kapattığı, artık iyileşmeyecek bir yara.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.