← Nöron Seyahat

Mamut Dişinin Çözüldüğü Şehir: Yakutsk

2026-09-09 · 16 dk

▶ Spotify’de dinle

Dünyanın en soğuk büyük şehri Yakutsk ve çevresindeki Sakha coğrafyasının portresi: donmuş toprağın üstüne kazıklarla oturtulmuş bir kent, eriyen permafrostun içinden çıkan mamut dişi ekonomisi ve altı ay süren kışın ardından gelen kısa, taşkın yaz. Stroganina sofrası, khomus'un sesi, olonkho destanı ve Ysyakh şenliği üzerinden anlatılan bir dayanma hikâyesi.

yakutistansibiryapermafrostmamut dişisakha

Bölüm metni

Burada balık pazarında balıklar tezgâhta yatmaz; buz gibi sert, dimdik ayakta durur. Şehrin binaları toprağa değmez, kazıkların üstünde havada asılıdır — çünkü altlarındaki zemin ısınırsa evler yutulur. Ve son yıllarda o zemin ısınmaya başladı; içinden çıkanlar da bir servete dönüştü.

Ocak ayında Yakutsk'un üzerine bir sis çöker ve günlerce kalkmaz. Bu sis denizden gelmez, gökten inmez; şehrin kendisinden çıkar. Kalorifer bacalarından yükselen su buharı, egzozlardan çıkan duman, hatta insanların nefesi, eksi 50 derecedeki havada yoğunlaşacak zaman bulamadan doğrudan buz kristallerine dönüşür ve caddelerin üstünde asılı kalır. Sokak lambaları bu buz sisinin içinde birer sarı leke gibi durur. Yayalar birbirini iki adım kala fark eder. Motorunu susturan bir arabanın yeniden çalışması saatler sürebileceği için sürücüler markete girerken bile motoru çalışır durumda bırakır; kilitli, dumanı tüten, sahipsiz arabalar sıra sıra bekler. Kentin merkezindeki dijital termometre, turistlerin fotoğraf çektirdiği bir anıt gibidir.

Ama Yakutsk'u dünyanın öbür soğuk şehirlerinden ayıran şey havanın kendisi değil, ayağınızın altındaki topraktır. Şehre ilk gelen biri, binaların yere değmediğini fark ettiği anda buranın kurallarının farklı olduğunu anlar. Beton apartmanlar, okullar, hastaneler, hepsi kalın betonarme ayakların üstünde, zeminden bir buçuk metre kadar yükseltilmiş durur. Binaların altından soğuk hava serbestçe geçer. Su ve ısıtma boruları toprağa gömülmez; yalıtımlı metal kutular içinde sokakların yanı sıra, gözle görünür biçimde uzanır, kavşaklarda kemer yapıp yolu aşar. Şehrin görüntüsü, üzerine dev bir devrenin çizildiği bir maket gibidir.

Bunun tek bir nedeni var: Yakutsk sürekli donmuş zeminin, yani binlerce yıldır bir kez bile tamamen çözülmemiş toprağın üstüne kurulmuş dünyanın en büyük şehri. Kentin altındaki don tabakası 250 ila 450 metre derinliğe iner; Yakutistan'ın bazı bölgelerinde 1,5 kilometreyi bulur. Bu zemin, içindeki buz sayesinde betondan sert durur. Ama ısınırsa, taşıdığı her şeyi yutan bir çamura dönüşür. Doğrudan toprağa oturtulmuş bir binanın kendi ısısı, altındaki buzu yavaş yavaş eritir; bir kış, iki kış, on kış sonra duvarlar çatlar, kapılar kapanmaz olur, bina bir yanına yatar. Bu yüzden 1960'lardan itibaren şehir kendini yerden kesti. Kazıklar donmuş toprağın on metre içine çakıldı, binalar bu kazıkların üstüne oturtuldu, altlarındaki boşluk da kışın binanın zeminle arasına giren bir soğuk hava yastığı olarak bırakıldı. Yakutsk'un mimarisi bir estetik tercih değil, zeminle yapılmış bir ateşkes anlaşmasıdır.

Bu anlaşmanın nasıl öğrenildiğinin de bir hikâyesi var ve şehrin göbeğinde duruyor. 1828'de Fyodor Shergin adında bir tüccar, avlusunda kuyu kazdırmaya başladı. Amacı basitti: su bulmak. Metreler geçti, su çıkmadı. Toprak sert, kuru ve buzluydu. Kazı yıllarca sürdü, işin masrafını bir noktadan sonra bilimsel merak üstlendi, ve 1837'de yaklaşık 116 metre derinlikte durulduğunda hâlâ çözülmüş zemine ulaşılamamıştı. Shergin Kuyusu su vermedi ama bundan çok daha değerli bir şey verdi: o güne kadar toprağın bu kadar derine kadar donmuş kalabileceğine inanmayan bilim dünyasına, sürekli donmuş zeminin gerçek olduğunu kanıtladı. Kuyuda yapılan ilk sıcaklık ölçümleri, yeraltının mevsimlerden bağımsız bir soğukluğu olduğunu gösterdi. Bugün o kuyu korunuyor, ve şehirde 1960'ta kurulan Melnikov Permafrost Enstitüsü, yani Donmuş Toprak Enstitüsü, kendi binasının altındaki yeraltı laboratuvarında bu soğuğu bir araştırma aracı olarak kullanıyor. Ziyaretçiler merdivenlerden inip duvarları buz damarlarıyla çizgilenmiş koridorlarda yürüyor; tavandan sarkan kırağı, on binlerce yıldır orada duran toprağın nefesi gibi.

Şehrin kendisi bu topraktan çok daha genç. 1632'de Kazak komutan Pyotr Beketov'un Lena Nehri kıyısında kurduğu bir ahşap kaleyle başladı; on yıl kadar sonra kale bugünkü yerine, Tuymaada vadisine taşındı. Yüzyıllar boyunca kürk, sürgün ve altın şehri oldu. Bugün 2021 sayımına göre 355 binden fazla insan burada yaşıyor ve nüfus artmaya devam ediyor.

Ne var ki Yakutsk, bu büyüklüğüne rağmen hâlâ bir yarımadada yaşar gibidir. Lena Nehri kentin yanından geçer ve nehrin üzerinde köprü yoktur. Yazın araçlar feribotla karşıya geçer, kışın nehir metrelerce kalınlıkta donduğunda buzun üstüne resmi bir karayolu çizilir, kamyonlar buzun üzerinde ilerler. Ama yılda iki kez, nehir donmaya başlarken ve buz çözülürken, ne feribot çalışır ne buz yolu taşır; şehir birkaç hafta boyunca karşı kıyıdan fiilen kopar. Bu kopukluğu bitirmek için 2024 sonbaharında Lena üzerinde bir köprünün ana inşaatına başlandı. Kablolarla taşınan asıl geçiş 4,6 kilometre, bağlantı yollarıyla birlikte toplam güzergâh 14,5 kilometre olacak ve donmuş zemine çakılan yüzlerce kazığın üstünde yükselecek. Hedeflenen bitiş tarihi 2028.

Bu zemin sadece bir mühendislik sorunu değil. Isınan bir dünyada, kimsenin kazmadığı yerlerde bile kendiliğinden açılan bir kasa aynı zamanda.

Yakutistan'ın toprağı ısınıyor. Yazın çözülen yüzey tabakası her yıl biraz daha kalınlaşıyor, kimi yerlerde zemin çöküyor, düz araziler göllerle deliniyor, yollar dalgalanıyor, eski binaların duvarlarında çatlaklar açılıyor. Bunun en dramatik örneği kentin çok uzağında, kuzeydeki bir tepede: Batagayka olarak bilinen dev çöküntü, ormanın kesilmesiyle başlayan bir yarıktan büyüye büyüye kilometrelerce uzunlukta bir yara hâline geldi. Yamaçlarından her yaz toprak akıyor ve akan toprağın içinden on binlerce yıllık hayvan kalıntıları çıkıyor.

Çünkü donmuş zemin bir mezarlıktan çok bir dondurucudur. Buzul çağında bu topraklarda yaşayan mamutlar, yünlü gergedanlar, bizonlar öldüklerinde çürümediler; çamurun içinde donup kaldılar. Ve şimdi zemin gevşedikçe, nehir kıyıları yaz yağmurlarıyla oyuldukça, o dişler yeniden yüzeye çıkıyor.

Bir mamut dişi, kavis çizen, bazen üç metreyi aşan, onlarca kilo ağırlığında bir fildişi bloğudur. Ve fildişi, dünyanın en eski lüks malzemelerinden biri. Fil dişi ticareti yasaklarla kuşatıldıkça, özellikle Çin 2017 sonunda kendi iç fildişi piyasasını kapattıktan sonra, oymacıların gözü yasal boşluktaki malzemeye çevrildi: on binlerce yıl önce ölmüş bir hayvandan gelen diş, hiçbir uluslararası koruma sözleşmesinin kapsamına girmiyor. Bugün Yakutistan'dan çıkan mamut dişinin büyük bölümü, tahminlere göre yüzde 90'a yakını Çin'e gidiyor.

Bu talep, tundrada kendine has bir meslek yarattı. Her yaz, kısa erime mevsiminde yüzlerce kişi teknelerle uzak nehir kıyılarına gidip haftalarca kamp kuruyor. Kural, yalnızca yüzeye çıkmış olanı toplamak. Ama sabırlı olmak isteyenler azınlıkta. Çoğu, itfaiye için üretilmiş yüksek basınçlı su pompalarını nehre daldırıp hortumu kıyı yamacına doğrultuyor. Su, buzlu toprağı saatler içinde eritip yıkıyor; yamacın içine insan boyunda tüneller açılıyor. Bu tünellerde göçük altında kalan, boğulan, donan insanlar oluyor. Kimse tam sayıyı bilmiyor. Riski göze aldıran şey basit bir hesap: iyi durumda bir diş, aracıya otuz bin dolar civarında satılabiliyor, oysa bölgede ortalama aylık maaş kırk bin ruble bandında. Bir mevsimde bir dişe rastlamak, on yıllık kazancı bir yaz içine sığdırmak demek. Rastlamamak ise yakıt ve pompa borcuyla dönmek.

Yakutistan yönetimi bu ekonomiyi kayıt altına almaya çalışıyor; ruhsatlandırma başladı, altı yüz civarında izin verildi. Yine de işin büyük bölümü gri alanda dönüyor. Eleştirenlerin en çok altını çizdiği iki nokta var. Birincisi, yasal mamut dişinin, yasadışı fil dişini aklamak için bir kılıf olarak kullanılabilmesi; iki malzeme işlendikten sonra uzman gözü olmadan ayırt edilemiyor. İkincisi ve bilim açısından daha ağır olanı, hortumla yıkanan her yamacın bir arşivi yok etmesi. Bir mamut dişi tek başına bir süs eşyasıdır; toprağın hangi katmanında, hangi polenlerin, hangi böceklerin, hangi başka kemiklerin yanında yattığı bilgisiyle birlikte ise bir iklim kaydıdır. Su o katmanları söküp nehre akıttığında geriye yalnızca ticari mal kalır.

Buranın böyle bir kayba dayanacak lüksü olmadığını en iyi bilen kurum da yine şehirde. Kuzeydoğu Federal Üniversitesi bünyesindeki Mamut Müzesi, 1991'de dünyada buzul çağı faunasına bütünüyle adanmış tek merkez olarak kuruldu. Koleksiyonunda iki binden fazla kalıntı var: mamut, yünlü gergedan ve bizon iskeletleri, ve daha çarpıcı olanı, hâlâ yumuşak dokusuyla, deriyle, kılla korunmuş beden parçaları. Müzenin araştırmacıları son yirmi yılda bölgede bulunan önemli örneklerin neredeyse hepsinin kazısında yer aldı: Yukagir mamutunun başı, çeşitli yavru mamutlar, Kolıma gergedanı. En ünlüsü ise 2010'da kuzey kıyısında bulunan ve Yuka adı verilen dişi mamut. Öldüğünde on yaş civarında bir gençti ve yaklaşık 39 bin yıldır donmuş topraktaydı; kürkü, kasları, hatta beyni korunmuş hâlde çıktı. Derisindeki bazı kesikler üzerinde tartışma sürüyor; bir bölümü aslanların, bir bölümü ise insan elinden çıkmış aletlerin izi olabilir. Yani Yuka, bu topraklarda insanla mamutun aynı manzarayı paylaştığı anın kanıtlarından biri.

Yakutistan resmi olarak elmasla anılır; Rusya'nın elmas üretiminin neredeyse tamamı bu cumhuriyetten çıkar. Ama şehrin kendi anlatısında elmas uzak bir maden kentinin işidir. Yakutsk'un kimliğine yapışan hayvan, amblemlerinde, müzesinde, hediyelik dükkânlarındaki oyma dişlerde karşınıza çıkan mamuttur.

Sonra haziran gelir ve bu şehir tanınmaz hâle gelir.

Yakutsk, dünyanın en geniş yıllık sıcaklık farkına sahip yerleşimlerinden biri. Aynı sokakta termometre kışın eksi 64,4 dereceyi görmüş, yazın ise 38 dereceye tırmanmıştır. Aradaki yüz derecelik uçurum kâğıt üstünde bir istatistik gibi durur; yaşandığında ise iki ayrı şehir demektir. Haziranda Lena'nın buzu çoktan çözülmüş, kıyı boyunca çimen fışkırmış, insanlar montu bırakıp tişörtle dolaşmaya başlamıştır. Ve gece bitmez. Bu enlemde güneş ufkun altına inse bile karanlık tam olarak çökmez; gökyüzü saatlerce turuncuyla mavi arasında bir yerde asılı kalır, sabahın üçünde kuşlar öter.

Sakhalar yılbaşını işte tam bu noktada kutlar. Ysyakh adını verdikleri bayramın adı, saçmak, serpmek anlamındaki eski bir kökten gelir; Türkçede saçı diyebileceğimiz o ritüelden, ateşe ve toprağa süt serpme geleneğinden. Saçı Bayramı yaz gündönümü civarında, haziranın son günlerinde yapılır ve Yakutsk'unki en büyüğüdür: kentin dışındaki geniş tören çayırına yüz binlerce kişi akar, kalabalık kimi yıl 200 bini bulur. Alan bir gecede kurulmuş bir çadır şehrine döner.

Merkezde ateş vardır ve ateşin başında algıs okuyan biri. Algıs, Türkçedeki alkışın akrabası olan o eski sözcük, burada hâlâ ilk anlamını taşır: dua, hayır duası. Ak giysili duacı ateşe kımız serper, gelen yaz için, sürüler için, orada duran insanlar için dilekte bulunur. Ardından ahşap kâselerle kımız dolaştırılır; kısrak sütünün mayalanmasıyla yapılan, hafif ekşi, hafif alkollü bu içecek burada bir içki olmaktan çok bir bağdır. 2014'te bu töreni aynı anda 11.136 kişi birlikte yaparak bir Guinness rekoru kurdu.

Sonra osuohay başlar. İnsanlar el ele tutuşup halka olur, adımlar yavaş, tekrarlı, hipnotiktir ve halkanın ortasındaki bir kişi ezgiyi söyler, kalabalık onu tekrar eder. Halka büyüdükçe içine yeni halkalar doğar, alan iç içe geçmiş dairelerle dolar. Bu dans saatlerce, kimi zaman güneş yeniden yükselene kadar sürer. 2012'de aynı anda dönen 15.293 kişi bu halka dansını da rekor kitabına yazdırdı. Ama oradaki insan için mesele rekor değil; halkanın kapanmasının kendisi mesajdır.

Bu kutlamanın altında, bir dilin ve bir hafızanın hâlâ ayakta oluşu var. Sakha dili bir Türk dilidir; Yakutsk'ta duyacağınız sözcüklerin bir bölümü, on binlerce kilometre ötede konuşulan Türkçenin kardeşidir, yaklaşık yarım milyon insan tarafından konuşulur. Bu dilin taşıdığı en ağır yük, olonho denen destan geleneğidir: tek bir anlatıcının, ezgiyle konuşma arasında gidip gelen bir sesle, günlerce sürebilen kahramanlık anlatıları söylemesi. UNESCO 2005'te bu geleneği insanlığın sözlü mirasının başyapıtları arasına aldı. Bayram alanında bu sesi canlı duyabilirsiniz; yanı başında da homus, yani ağız kopuzu çalınır. Dişlerin arasına yerleştirilen o küçük metal parçası, çalanın nefesiyle biçimlenip rüzgâra, nehre, at nalına benzeyen sesler çıkarır.

Sofra da aynı coğrafyanın ürünüdür. Yakut atı bu ikliminde açık havada kışlayabilen, kalın kürklü, bodur ve inatçı bir cinstir; bölgenin hem ulaşımı hem eti olmuştur, ve at eti burada bir yoksulluk yemeği değil, ikram edilecek en iyi şeydir. Kışın masaya stroganina gelir: donmuş nehir balığının, çözülmeden, jilet gibi bir bıçakla kâğıt inceliğinde yontulup tuz ve karabiberle çiğ olarak yenmesi. Ağızda anında erir. Bu mutfağın mantığı bellidir: doğanın verdiği soğuğu bir kusur değil, bir mutfak aleti olarak kullanmak.

Yakutsk'un bugün karşı karşıya olduğu asıl soru da tam burada düğümleniyor. Şehir varlığını üç yüz yıldır zeminin donmuş kalmasına borçlu; evlerinin taşıyıcısı da, mahzeni de, müzesinin koleksiyonu da o buz. Aynı buzun gevşemesi ise şehre para kazandıran mamut dişini yüzeye çıkarıyor, ama aynı hareketle binaların altını, yolların zeminini ve boruların güzergâhını oynatıyor. Yani kenti besleyen şeyle onu tehdit eden şey aynı süreç. Lena üzerindeki köprü tamamlandığında Yakutsk ilk kez yıl boyu karayoluyla dünyaya bağlanacak; nüfus artmaya, kent büyümeye devam edecek. Ve o büyüyen şehir, her haziranda çayıra çıkıp el ele tutuşarak, ışığın geri dönmesini yeniden kutlayacak. Yerin altında hâlâ kaç mamutun beklediğini ise kimse bilmiyor.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.