← Nöron Seyahat

Yanardağın Karnına Dönenler: Fogo

2026-09-07 · 15 dk

▶ Spotify’de dinle

Cabo Verde'nin Fogo adasında, Pico do Fogo yanardağının kraterinin içine kurulmuş Chã das Caldeiras köyünün portresi: 2014-15 patlamasında Portela ile Bangaeira'nın tamamen lav altında kalması ve halkın yasağa rağmen aynı yere geri dönüp bağlarını yeniden dikmesi. Lav toprağında yetişen üzüm, kahve ve cachupa mutfağı ile, nüfusunun çoğu adaların dışında yaşayan bir ülkenin morna ve sodade üzerinden anlattığı gitme-dönme hikâyesi.

yeşilburun adalarıfogovolkanmornasodade

Bölüm metni

Devlet açıkça söyledi: burası ölüm bölgesi, kimse geri dönmeyecek. Ama bir yıl geçmeden insanlar hâlâ sıcak olan lavın üstünden yürüyüp evlerinin gömüldüğü yere döndüler, taşları kaldırıp yeniden asma dikmeye başladılar. Dünyanın en verimli toprağı, sizi öldürmeye en yakın toprakla aynı yerde duruyorsa ne yaparsınız?

Atlantik'in ortasında, Afrika'nın batı kıyısından yaklaşık 600 kilometre açıkta duran Yeşil Burun Adaları'na gemiyle yaklaşırken insanın gözü önce Fogo'yu bulur. Çünkü Fogo bir ada gibi değil, denizden çıkmış tek bir dağ gibi görünür. 2829 metrelik koni, kıyıdan başlayıp hiç ara vermeden yukarı tırmanır; bulutlar genellikle omuzlarına takılır, tepesi onların üstünde kalır. Adanın adı başlangıçta bu değildi. 1460'ta Portekizli denizciler burayı gördüklerinde takvimde Aziz Filipe'nin günü vardı ve adaya o adı verdiler. Ada bugünkü adını, yani "ateş" anlamına gelen adını, 1680'deki büyük patlamadan sonra aldı. O patlama tarihî kayıtlardaki en şiddetlisiydi; halkın büyük bölümü karşıdaki Brava adasına kaçtı, dağ yıllarca söndürülemeyen bir mangal gibi yandı. Öyle ki 17. yüzyıl denizcileri gündüz onun duman sütununa, gece de zirvesindeki kızıl parıltıya bakarak yön buldular. Bir adanın adının, kendisini yakan şeyden gelmesi burada bir mecaz değil, kadastro bilgisidir.

Adanın limanı ve merkezi São Filipe, yani Aziz Filipe kasabası, denize bakan bir yamaca kurulmuştur. Yeşil Burun Adaları'nda Portekizlilerin kurduğu ikinci yerleşim burasıdır; 1500 dolaylarında, Santiago adasındaki ilk şehirden hemen sonra kurulmuştur. Aziz Filipe'nin dar sokaklarında iki katlı, taş balkonlu, pastel boyalı sömürge evleri sıralanır; bunlara "sobrado" denir, alt katları ambar, üst katları konuttur. Pazar yerinde manyok, tatlı patates, keçi peyniri ve kahve satılır. Ama Fogo'nun asıl hikâyesi kıyıda değil, yukarıdadır.

Aziz Filipe'den çıkan yol kuzeydoğuya doğru dönerek yükselir. Önce muz ve mısır tarlaları, sonra çıplak yamaçlar, sonra yalnızca kararmış taş. Yaklaşık 1700 metrede yol aniden bir duvarın dibine varır ve o duvarın içinden geçer. Burası kaldera duvarıdır: yarım ay biçiminde, yer yer 1000 metreyi bulan dimdik bir uçurum kuşağı. Bu duvarın ardındaki dünyaya yerliler "kazanlar düzlüğü" der; Portekizcesiyle Chã das Caldeiras. Geçidi aşan araç birden fren yapar gibi olur, çünkü manzara mantığa aykırıdır. Bir yanda 1000 metrelik kaya perde, öbür yanda kül rengi, dalgalı, sonsuz görünen düz bir taban, tam ortasında da yeni ve genç görünen o koni. İnsan bir yanardağın ağzına girmiştir ve girdiği yerde yol tabelaları, taş duvarlar, keçiler, bir kilise ve bağlar vardır.

Bu düzlükte yaklaşık 700 kişi yaşar. Yeşil Burun Adaları'nın en yüksek yerleşimidir burası ve varlığını, tuhaf biçimde, bir sürgüne borçludur. Yerel anlatıya göre 1870'lerde adaya François Louis Armand Fourcheut de Montrond adında bir Fransız soylusu ayak basar. Grenoble doğumludur; ülkesinde bir düello yüzünden hakkında karar çıkmıştır ve Brezilya'ya sürgüne giderken Yeşil Burun Adaları'na uğrar. Uğrar ve kalır. Anlatılanlara göre hem mühendislik hem hekimlik bilen bir adamdır: kraterin içine giden yolun yapımına önayak olur, bugün hâlâ kullanılan kuyular açtırır ve en önemlisi, yanına asma çubukları ile kahve fidanı alır. Adada büyük toprak sahibi ailelerin yanında kendine bir yer edinir, en az üç kadından 11 çocuğu olur. Sonu da kendi hikâyesine yakışır: attan düşüp bacağını kırar, yara iltihaplanır ve 60 yaşında ölür. Çocuklarının bir bölümü kraterin içine yerleşir. Düzlüğün ilk iki ailesi Montrond'lar ile Fontes'lerdir; bugün oradaki insanların büyük kısmı soyunu bu iki kütüğe bağlar. Ve Batı Afrika açıklarındaki bu siyah taş çanağın içinde, güneşte çalışmaktan yanmış yüzlerin arasında mavi gözlere, açık tenlere, sarıya çalan saçlara rastlamanızın nedeni budur.

Yerleşimin iki mahallesi vardır: 1917'de kurulan Bangaeira ve 1920'de kurulan Portela. Bir de batıda, duvarın eteğinde Losna adacığı denen küçük bir küme. Buralarda şebeke suyu yoktur, elektrik hattı da. Su, kasım ile temmuz arasındaki kurak aylar için sarnıçlarda biriktirilen yağmurdur; ışık, akşamları çalıştırılan jeneratörlerden gelir. Buna karşılık yükseklik bir armağan sunar. Takımadanın geri kalanı sıcak ve kavruktur; kraterin içinde yıllık ortalama sıcaklık 13.5 dereceye iner, yılda 524 milimetre yağış düşer. Bu serin, nemli cep sayesinde, çevresindeki hiçbir yerde tutmayacak olan asma burada tutar. Volkanik kum toprağı gündüz sıcağını emer, gece geri verir; asmalar rüzgârdan korunmak için dikilmez, taşların arasına sere serpe yatırılır. Kırmızı şarap yerli "preta tradicional" üzümünden, beyaz şarap Moscatel'den yapılır. Bir de evlerde yapılan, adını düzlüğün ilk sakini sayılan Manuel Montrond'dan alan "manecom" vardır; yarı tatlı, kaba saba, misafire ilk uzatılan kadeh. Yanına Fogo kahvesi, keçi peyniri, incir ve ayva reçeli gelir. Yani bir yanardağın ağzında, insanlar yüz elli yıldır şarap yapıp kahve kavurmaktadır. Bunu yaparken de altlarındaki dağın uyanık olduğunu gayet iyi bilirler.

23 Kasım 2014, bir pazar sabahıydı. Saat 10'u biraz geçiyordu. Koninin güneybatı eteğinde yer yarıldı ve yarıktan lav fışkırmaya başladı. Bu, 1995'ten beri ilk patlamaydı; ama kimse o gün, bunun 1857'den bu yana adanın gördüğü en uzun püskürme olacağını bilmiyordu.

İlk saatlerde olan şey, klasik felaket görüntüsünden çok bir tahliye telaşıydı. Kül düzlüğe çökerken yetkililer krater içindeki yaklaşık 1000 kişiyi boşaltma kararı aldı. Bir bölümü direndi. Toprağını, keçilerini, mahzenindeki fıçıyı bırakıp gitmek istemeyenler oldu; sonunda hepsi çıktı. Duvarın dışındaki köylere, Achada Furna'ya, Monte Largo'ya, Cabeça Fundão'ya dağıldılar. Ve oradan, kendi evlerinin başına gelecekleri günlerce, haftalarca izlediler.

Bu patlamanın dehşeti hızında değil, yavaşlığındaydı. Lav, saatte 15 metre gibi bir hızla ilerliyordu. Yani bir insanın birkaç adımda geçeceği mesafeyi bir saatte alıyordu. 27 Kasım'da akış kuzeye, köyün merkezine döndü. 1 Aralık'a gelindiğinde 400 hektarı örtmüş, 18 evi yutmuştu ve merkeze dayanmıştı. Ertesi gün Portela'ya girdi: 50 ev, bir ilkokul ve bir otel o gün gitti. 6 Aralık'ta akış hızlandı, saatte 30 metreye çıktı; öğleden sonra Portela'nın kuzey yarısında 20 ev daha kalmadı, akşama doğru lav Bangaeira'ya ulaştı ve çok akışkan olduğu için mahallenin yarısından fazlasını bir gecede kapladı. 7 Aralık'ta Portela büyük ölçüde yok olmuştu, Bangaeira'nın yüzde 70'i zarar görmüştü. 12 Aralık'ta Bangaeira'dan geriye neredeyse hiçbir şey kalmadı. 16 Aralık'ta ulusal makamların saydığı yıkım 230 binayı geçmişti: milli park müdürlüğü, şarap ve reçel üretim tesisleri, okul, otel, kiliseler. 21 Aralık'ta akış batıdaki Losna adacığına vardı ve oradaki yapıları da aldı.

Böyle bir hızda kaçmak zorunda kalmazsınız. Ama izlemek zorunda kalırsınız. Fogo'da o günlerde yaşananların en insanı yaralayan yanı budur: insanlar, evlerinin yıkılışını randevu vererek seyretti. Lav gelmeden önce içeri girip kapı kanatlarını menteşesinden söktüler, pencere çerçevelerini, çatı kirişlerini, kilisenin eşyalarını sırtladılar. Bir evin ne kadarının taşınabilir olduğunu ancak taşımak zorunda kalınca öğrenirsiniz. Sonra geri çekilip beklediler. Akkor kütle önce bahçe duvarına dayandı, duvarı bir hamur gibi yaydı, ağacı devirdi, dama tırmandı ve ev, alev alıp yanmadan, sessizce içine gömüldü. Ardından bunun üstünden yeni bir lav dalgası daha geçti ve orada bir ev olduğunu gösteren son kabartı da düzleşti.

Püskürme 8 Şubat 2015'te, 77 gün sonra durdu. Geriye 100 ila 125 milyon ton arasında lav kaldı. Yeşil Burun Adaları'nın kendi hesabına göre maddi hasar 45.3 milyon avroyu buluyordu; bu, ülke ölçeğinde küçük bir rakam değildir. Kaybedilen yalnızca ev ve tesis de değildi. Fogo'ya özgü, dünyada başka hiçbir yerde yetişmeyen bitkilerin çoğu tam da bu düzlükte ve duvarın kayalıklarında yaşıyordu; etkilenen alandaki endemik türlerin yüzde 84'ü lavın altında kaldı. Buna karşılık, 77 gün boyunca hiç kimse ölmedi. Yanardağ köyü sildi, ama köylüleri değil.

Kül dindiğinde ortada iki gerçek vardı. Birincisi, Portela ile Bangaeira artık haritada yoktu; ikincisi, o insanların gidecek daha iyi bir yeri de yoktu. Ve devletin, aklı başında her devletin vereceği kararı vermesi gerekiyordu: burası yüksek riskli bölgedir, burada bir daha ev yapılmayacaktır.

Yeşil Burun Adaları'nda ayrılık, bir olay değil, bir zemindir. Bunun adı bile vardır: sodade. Portekizcedeki "saudade" sözcüğünün ada kreolündeki karşılığıdır ve tam çevirisi yoktur; özlem, hasret, gidenin arkasından duyulan tatlı yara, hepsi bir arada. Ülkenin en bilinen müzik türü olan morna bu duygunun üstüne kurulmuştur: ağır tempolu, gitarla ve küçük dört telli çalgıyla çalınan, çoğu zaman rıhtımda söylenen şarkılar. Bu türün en meşhur parçası "Sodade"dir. 1950'lerde São Nicolau adasından Armando Zeferino Soares yazmıştır; kendi anlattığına göre São Tomé'ye çalışmaya giden bir grup arkadaşına düzenlenen veda gecesinde çıkmıştır ortaya. Yıllarca kimin yazdığı tartışılmış, mahkeme 2006'da eserin Soares'e ait olduğuna karar vermiştir. Şarkıyı dünyaya, Cesária Évora 1992 tarihli "Miss Perfumado" albümüyle duyurdu. Sözleri Fogo'yu anlatmaz, başka bir adadan başka bir adaya gidişi anlatır; ama bütün takımada onu kendi şarkısı saydı, çünkü herkesin gemiye bindirdiği biri vardı.

Fogo bu konuda özellikle deneyimlidir. 1810'lardan itibaren Massachusetts ve Rhode Island'dan gelen balina gemileri, tayfa toplamak için özellikle Brava ile Fogo'ya uğradı; yolun sonunda çoğu Amerika'nın büyük balina limanı New Bedford'da karaya çıktı. Peş peşe gelen kıtlıklar bu akışı sele çevirdi: 1830-33, 1854-56, 1863-66. Adalardan gitmek, bir seçenek değil, bir hayatta kalma tekniği hâline geldi. Bugün Yeşil Burun kökenli insanların çoğunun ülke dışında yaşamasının kökü buradadır ve Fogo'nun şarabının bir kısmının Massachusetts raflarında satılıyor olması da tesadüf değildir; şarap, gidenlerin peşinden gitmektedir.

İşte bu yüzden 2015'te olan şey, adanın kendi tarihine ters düşen bir şeydi. İnsanlar gitmedi. Geri döndüler. Devlet yüksek riskli bölgede kalıcı konut yapımını yasaklamıştı; aileler yine de duvarın içine yürüdüler, hâlâ lav sıcaklığını koruyan taşların üstünde yer beğendiler ve çoğu izinsiz biçimde yeniden inşaya başladılar. Zamanla yönetim de gerçeği kabul edip politikayı değiştirdi: bölgede kalıcı yapılaşmayı ve yayılmayı kısıtlayan, izleme ve tahliye planına dayanan, "hafif ayak izi" denen bir yaklaşım benimsendi. Yani "burada yaşamayın" demek yerine, "burada nasıl yaşanacağını birlikte belirleyelim" dendi. Düzlüğün en bilinen konukevi, 2014 lavının tam üstüne yeniden kuruldu ve adının sonuna "2.0" eklendi. Bu, bir turizm şakası gibi görünür; aslında bir tavırdır.

Bağlar da döndü. Lavın altında kalmayan asmalar ile yeni dikilen fidanlar sayesinde şarap üretimi bir yıl içinde yeniden başladı, yıkılan üretim tesisinin yerine yenisi yapıldı. Düzlüğün çiftçi derneği 102 üyeyle ortak markanın kırmızı, beyaz ve pembe şaraplarını üretmeyi sürdürüyor; üstelik pek çok üretici, hem adanın kendi talebi hem de artan ziyaretçi ilgisi yüzünden bağ alanını genişletti. Bunun altında, acı bir denge yatar: yanardağı bu kadar tehlikeli yapan şeyle onu bu kadar bereketli yapan şey aynı şeydir. Lav, birkaç insan ömrü içinde ufalanıp mineral yüklü bir toprağa dönüşür. Yani 2014'te evleri yutan taş, torunların bağını besleyecek olan taştır. Fogo'da toprakla yapılan sözleşmenin vadesi, bir insan ömründen uzundur.

Bugün kraterin içinde yürürken ayağınızın altında iki katman vardır. Altta, 1995'in ve daha eskilerin kırışmış, yosun tutmuş lavı. Üstte, 2014'ün hâlâ cam gibi keskin, siyah, çıplak yüzeyi. Bu yüzeyin ortasında yer yer bir beton parçası, bir kapı eşiği, boyası dökülmüş bir duvar köşesi çıkar; Portela'nın en yüksek noktaları, taş denizinden başını uzatan adacıklar gibi. Birkaç adım ötede, çatlaklardan birinin arasında, kimsenin sulamadığı yeni bir asma sürgünü vardır. Kimse onu bir umut simgesi olarak dikmemiştir; oraya düşmüş, tutmuştur. Fogo'da kalanların anlattığı hikâye de bundan farklı değildir. Bu insanlar yanardağa meydan okumuyor, onunla pazarlık ediyor. Şartları o koyuyor, süreyi o belirliyor; onlar da bu şartlar altında şarap yapmayı, çocuk büyütmeyi ve gitmek zorunda kalanlar için türkü söylemeyi sürdürüyor.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.