← Nöron Seyahat

Nehirden Alınan Tanrıça: Kolkata

2026-09-06 · 15 dk

▶ Spotify’de dinle

Hooghly Nehri'nin kıyısındaki Kolkata'nın portresi: Kumartuli mahallesinde nehir kilinden yapılıp her sonbahar aynı nehre bırakılan Durga heykelleri üzerinden kurulan bir geçicilik şehri; 1943 kıtlığı ve 1947 bölünmesiyle nüfusu ikiye katlanan mülteci kentinin bugünkü hâli, adda kültürü, kahve evleri ve Bengal sofrası.

kolkatabengaldurga pujakumartulihindistan

Bölüm metni

Bir mahalle var, yılın on bir ayı boyunca nehirden çamur taşıyıp tanrıça yapıyor. Sonra beş gün süren bir bayramın sonunda binlerce insan o tanrıçaları omuzlayıp aynı nehre geri bırakıyor, çamur çamura dönsün diye. Kolkata, kendi tanrısını bile kalıcı yapmamayı seçmiş bir şehir.

Kolkata'nın kuzeyinde, nehre paralel uzanan dar bir sokağa girdiğinizde şehrin gürültüsü birdenbire başka bir şeye dönüşür. Korna sesi geride kalır, yerini ıslak toprak kokusu, çürüyen saman ve kurumakta olan kilin o serin, mahzen gibi ağırlığı alır. Üstü tenteyle örtülü geçitlerin iki yanında, insan boyunu aşan gövdeler dizilidir. Bazıları henüz sadece bambu iskelet ve saman demeti; bazıları çamurla sıvanmış, gri, gözsüz, sessiz. Bir atölyenin önünde on kollu bir figür yatay duruyordur, kolları ayrı ayrı kurumaya bırakılmıştır, bir raftaki her el ayrı bir silah tutmayı bekler. Burası Kumartuli, adı Bengalcede kabaca çömlekçilerin yeri anlamına gelen bir mahalle. Yılın on bir ayı burada bir tanrıça yapılır, kalan beş günde ise şehir onu ağırlar ve sonra nehre bırakır.

Bu mahallenin varlığı bir tesadüf değil, kentin kuruluş hikâyesinin doğrudan bir parçası. 1757'de Plassey Savaşı'nın ardından İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Bengal'de siyasi belirleyici hâline geldiğinde, Kalküta'nın yeni zengin yerli aileleri de servetlerini gösterecek bir sahne aradılar. Sovabazar sarayının kurucusu Raja Nabakrishna Deb'in, Nadia bölgesindeki Krishnanagar'dan bir heykeltıraşı getirtip kendi konağında büyük bir Durga töreni düzenlediği anlatılır. Bu tören taklit edildi, sonra yarışa dönüştü. Konak konak, avlu avlu, her aile daha büyük, daha süslü bir tanrıça istedi. Talep büyüyünce, Şirket'in mahalleleri mesleklere göre ayırma alışkanlığı devreye girdi ve nehrin kenarında, bugün Baghbazar iskelesi olarak bilinen yerin yakınında çömlekçilere bir alan verildi. İngiliz kayıtlarına Coomartolly diye geçen bu ad, zamanla Kumartuli oldu. Bugün burada, sokakları toplasanız birkaç yüz metreyi geçmeyen bir alanda 400'ü aşkın usta ve yaklaşık 500 atölye çalışıyor.

Malzeme, hikâyenin en can alıcı kısmı. Heykel önce bambudan bir iskeletle başlar; buna kathamo denir, tanrıçanın omurgasıdır ve tapınma aslında bu boş iskelete yapılan bir dua ile başlar. İskeletin üstüne saman sarılır, ip çekilerek sıkıştırılır ve gövdenin kaba hacmi çıkarılır. Sonra kil gelir. İki tür kullanılır: nehir yatağından çıkarılan yumuşak, açık renkli Ganga toprağı ve daha koyu, yapışkan, kolay çatlamayan entel toprağı. İkisi saman kırıntısı ve pirinç kabuğuyla karıştırılıp katman katman sürülür. En üst kat, elenmiş ince çamurdur; parmakla, tahta bir spatulayla, bazen sadece avuç içiyle düzeltilir. Yüz genellikle ayrı bir kalıpta çıkarılır ve gövdeye sonradan eklenir; ustanın imzası oradadır, çünkü Kumartuli'de bir heykeltıraşı yüzünün çizgisinden tanırlar.

En önemli ayrıntı ise şu: bu kil hiçbir zaman fırınlanmaz. Güneşte ve gölgede kurutulur, üstüne boya ve bez giydirilir, ama pişirilmez. Yani daha yapılırken çözülmeye ayarlanmıştır. Geleneğe göre karışıma girmesi gereken topraklardan biri de punya mati, yani kutsanmış toprak diye anılır ve kentin genelevlerinin kapı önünden alınması gerektiği söylenir. Bu âdetin ne kadar yaygın olarak uygulandığı tartışmalıdır; ama anlatılış biçimi bile bir şey söyler. Şehrin dışladığı yerin toprağı, şehrin en kutsal figürünün içine girer.

Aylarca süren iş, tek bir anda tamamlanır. Sonbaharda, Mahalaya denen günde ustalar atölyeye erken gelir; kırmızı ve siyah boyayı hazırlar, ince fırçayı alır ve gözleri çizer. Buna chokkhudaan, yani göz verme denir. Ustaların çoğu bunu oruçlu yapar, bazıları yalnız yapmayı tercih eder. O fırça darbesinden sonra ellerinin altındaki şey artık bir heykel değildir. Birkaç gün içinde kamyonlara yüklenir, halatlarla çekilerek şehrin dört bir yanına kurulan geçici tapınaklara, yani pandallara taşınır. Beş gün boyunca Kolkata uyumaz; sokaklar bir müzeye, bir fuara, bir insan selinin aktığı yatağa dönüşür. Sonra onuncu gün, Vijaya Dashami gelir. Aynı tanrıça aynı kamyonlara yüklenir, davullarla nehre götürülür ve suya bırakılır. Buna bisarjan denir. Ganj'ın Kolkata'dan geçen kolu olan Hooghly, yani Hugli, birkaç gün boyunca çözülen kil, dağılan saman ve boya lekesi taşır. Nehirden alınan geri verilmiştir. Bir yıl sonra aynı çamur, aynı ellerde yeniden yükselecektir.

Bu döngüyü şehrin kendisine uyguladığınızda, Kolkata'nın yirminci yüzyılı hiç de böyle düzenli işlememiştir. Nehir burada yalnızca kil vermez; bir kere de sınır olmuştur, bir kere de sadece almıştır.

1943'te Bengal'i bir kıtlık vurdu. Ölü sayısı için farklı hesaplar var, ama araştırmaların çoğu 2 ile 3 milyon arasında bir rakamda buluşur. Kırsaldan Kalküta'ya yürüyen insanlar, şehrin caddelerinde, tramvay duraklarının yanında, lokantaların arka kapılarında pirinç suyu istemek için sıraya girdiler. En sarsıcı olan da şuydu: ortada tarlaların boş olduğu bir yıl yoktu. Yıllar sonra, o sırada Bengal'de çocuk olan Amartya Sen, 1981 tarihli çalışması Poverty and Famines, yani Yoksulluk ve Kıtlıklar'da bu kıtlığın bir üretim çöküşü değil, bir erişim çöküşü olduğunu savundu. Hasat önceki yılların ortalamasından yalnızca birkaç puan düşüktü; asıl olan, savaş ekonomisinin yarattığı enflasyonla pirinç fiyatının fırlaması ve kırsal emekçinin ücretinin bir anda hiçbir şey satın alamaz hâle gelmesiydi. İnsanlar yiyecek olmadığı için değil, yiyeceğe uzanacak bir hakları kalmadığı için öldüler. Ressam Chittaprosad, Midnapur kırsalında dolaşıp gördüklerini mürekkeple çizdi; bu çizimler 1943 Kasımında Hungry Bengal, yani Aç Bengal adıyla basıldı. Sömürge yönetimi 5 bin nüshanın neredeyse tamamını toplatıp imha etti; bugün elimizde olan, sanatçının kendinde sakladığı tek kopya sayesinde var.

Kıtlığın izleri henüz silinmemişken, 1947 Ağustosunda ikinci darbe geldi. Sınırı çizen komisyonun hazırladığı Radcliffe Hattı 17 Ağustos'ta açıklandığında, Bengal ikiye bölünmüştü. Kalküta Hindistan'da kaldı, ama şehri var eden hinterlandın büyük bölümü sınırın öbür tarafındaydı. Bu, duygusal olduğu kadar somut bir kayıptı: jüt tarlaları doğuda kalmıştı, jütü işleyen fabrikalar ise Hugli kıyısında. Hammaddesinden koparılmış bir sanayi şehri, aynı anda bir mülteci şehrine dönüştü.

Yeni gelenlerin ilk durağı çoğu zaman aynı yer oldu: Sealdah, yani Şialdah Garı. Peronlar, bekleme salonları, merdiven boşlukları, altı ay, bir yıl, bazen daha uzun süre ev olarak kullanıldı. 1951 sayımı, doğudan gelen 2 milyon 523 bin mülteci saymıştı; bunların 2 milyon 61 bini Batı Bengal'e yerleşmişti. Yalnızca 1950 yılında bir milyona yakın insanın daha sınırı geçtiği tahmin edilir. Eyaletin ilgili biriminin verilerine göre 1971'e gelindiğinde toplam sayı 6 milyona yaklaşmıştı. Aynı yıl, Bangladeş bağımsızlık savaşı sırasında bir 7 milyon insan daha, geçici de olsa Batı Bengal'e sığındı.

Devletin hazırladığı kamplar bu ölçeği kaldıramayınca, insanlar kendi çözümlerini ürettiler. Şehrin güneyinde, boş duran araziler ve terk edilmiş askerî barakalar örgütlü biçimde işgal edildi; Bengalcede buna jabar dakhal, yani zorla el koyma dendi. Bu yolla kurulan ilk büyük yerleşim Bijoygarh oldu. Çadırdan kulübeye, kulübeden tuğla eve geçen bu koloniler kendi yollarını açtı, kendi su hatlarını çekti, kendi okullarını kurdu; Bijoygarh 1954'te kendi kolejine kavuştu. Kolkata'nın bugünkü güney mahallelerinin çoğunun altında bu hikâye yatar; düz cadde planları değil, bir gecede çakılmış sınırların ve sonradan meşrulaştırılmış tapuların düzensiz geometrisi.

İşin dikkat çekici yanı, bu insanların ilk kurdukları şeylerden birinin bir tanrıça töreni olmasıydı. Durga Puja o zamana kadar büyük ölçüde zengin konaklarının avlusunda yapılan bir aile ayiniydi. Ama daha 1790'da, Hugli bölgesindeki Guptipara'da on iki arkadaşın para toplayıp ortak bir tören düzenlediği anlatılır; barowari, yani on iki dost usulü denen bu biçim, tam da mülteci kolonilerinin ihtiyacına uyuyordu. Konağı olmayan, avlusu olmayan, sadece komşusu olan insanlar mahalle mahalle para topladı, bambuyu bağladı, Kumartuli'ye sipariş verdi. Hiçbir şeyi olmayanların ortaklaşa yaptığı ilk şey, birlikte bakacakları bir yüz oldu.

Kolkata bu kayıpları unutarak değil, konuşarak taşıdı. Şehrin en meşhur icadı bir yemek ya da bir bina değil, bir konuşma biçimidir: adda. Bengalce bu kelime, hiçbir yere varmayan, varması da beklenmeyen, saatlerce süren sohbet demektir. Adda'nın konusu şiir olabilir, futbol olabilir, komşunun kirası olabilir; kuralı tektir, acele etmemek. Balkonda, çay dükkânının önündeki tahta sırada, apartman merdiveninde, ama en çok da tek bir adreste.

Kitapçılarıyla ünlü College Street, yani Kolej Caddesi üzerinde, 1876'da İngiliz veliahtının ziyareti anısına yapılmış ve Albert Hall, yani Albert Salonu adı verilmiş dağınık bir bina vardır. 1942'de Kahve Kurulu burada bir kahve dükkânı açtı; birkaç yıl sonra adı sadeleşip Coffee House oldu. 1958'de işletme kapatma kararı alınca, karşıdaki Presidency College, yani Presidency Koleji ile Kalküta Üniversitesi'nin hocaları dilekçe yağdırdı ve mekân kurtarıldı. Aynı dönemde çalışanlar bir kooperatif kurup işletmeyi devraldı; bu yüzden bugün oranın tam adı Indian Coffee House, yani Hint Kahve Evi'dir ve garsonlar birer ortaktır. Yüksek tavanlı, tek bir devasa salonu vardır; ses yükselir, tavana çarpar, geri döner. Kahvesinin sıradan olduğunu herkes kabul eder; kimse oraya kahve için gitmez. Şair, sinemacı, tarihçi, sınavdan kaçan öğrenci, aynı masayı kırk yıl kullanmış emekli, hepsi aynı uğultunun içindedir. 1983'te Manna Dey'in seslendirdiği bir şarkı bu salonu ölümsüzleştirdi; sözleri, gençliklerinde orada toplanan yedi arkadaşın hayatlarının nasıl dağıldığını anlatır ve o eski sohbetin artık olmadığını söyler. Şarkı bugün hâlâ o salonda çalınır; içerideki gürültü, sözlerini her seferinde yalanlar.

Konuşmanın yanına şehir mutlaka bir tatlı koyar. Bengal mutfağının ayırt edici malzemesi chhena'dır: sütün kesilmesiyle elde edilen, sıkıştırılmamış taze peynir. Kuzey Hindistan'ın çoğu bölgesinde sütü kesmek uzun süre uygunsuz sayılırken, Bengal bunu bir tatlı sanatına çevirdi. 1868'de Kalkütalı şekerci Nobin Chandra Das, chhena toplarını şeker şurubunda kaynatan tarifi geliştirip dayanıklı hâle getirdi; ortaya çıkan rasgulla, iki eyalet arasında yıllarca süren bir köken tartışmasının konusu oldu. Batı Bengal, 14 Kasım 2017'de Banglar Rosogolla, yani Bengal rasgullası için coğrafi işaret tescilini aldı. Aynı vitrinin içinde, kavrulmuş şekerle koyulaştırılmış toprak kaplardaki mishti doi, yani tatlı yoğurt ve mevsimine göre hurma şekeriyle yapılan sandesh durur. Tuzlu tarafta ise şehrin yirminci yüzyıl icadı vardır: baharatlı eti bir ekmeğin içine sarıp elde yenecek hâle getiren kathi roll, Kolkata'nın yürürken yemeye verdiği cevaptır.

Bütün bunlar bugün turistik bir dekor değil, çalışan bir ekonomi. Britanya Kültür Merkezi'nin 2019'da yaptırdığı geniş kapsamlı araştırma, yalnızca Durga Puja çevresinde dönen yaratıcı ekonomiyi ölçtü: heykel yapımı, pandal tasarımı, aydınlatma, reklam, sponsorluk, perakende ve yeme içme dahil edildiğinde ortaya çıkan büyüklük 323 milyar rupiyi aşıyordu; bu da eyalet ekonomisinin yaklaşık yüzde 2,6'sına denk geliyor. 15 Aralık 2021'de UNESCO, Kolkata'nın Durga Puja'sını İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine aldı. Gerekçede öne çıkan şey ilginçti: ayin değil, kamusallık. Şehrin beş gün boyunca sınıf, gelir ve mahalle farkını dışarıda bırakan devasa bir açık hava sergisine dönüşmesi.

Bu da tasarımı değiştirdi. Pandallar artık yalnızca süslü çadır değil; mimarlar ve çağdaş sanatçılar tarafından kurgulanan, bazen göç üzerine, bazen kadın emeği üzerine, bazen iklim üzerine konuşan geçici yapılar. Kumartuli de değişti. Uzun süre babadan oğula geçen bir meslekte, atölyesini kendi adına yöneten kadın heykeltıraşlar görünür oldu; ustaların bir kısmı artık siparişlerini New Jersey'e, Londra'ya, Sidney'e, dünyanın her yerine dağılmış Bengalli topluluklara gönderiyor. Nehir tarafında ise başka bir hesap var: her sonbahar suya bırakılan binlerce heykelin boyası ve iskeleti belediyenin belirlediği iskelelerde vinçlerle toplanıyor, kurşunlu boyaların yerini giderek doğal renkler alıyor.

Ve her şey bittikten sonra geriye kalan tek şey, en baştaki şeydir. Suya giren kil çözülür, saman dağılır, boya akar. Ama pek çok evde ve pek çok mahallede o bambu iskelet, kathamo, sudan çıkarılıp saklanır. Sonraki yılın ilk duası ona edilir, sonraki yılın ilk çamuru onun üstüne sürülür. Kolkata'nın kendisi hakkında söyleyebileceği en dürüst cümle belki de budur: burada hiçbir şey kalıcı yapılmaz, ama hiçbir şey de gerçekten atılmaz. Kıtlıktan, bölünmeden, peronda geçen kışlardan sonra ayakta kalan şehir, her yıl nehirden bir yüz çıkarıyor, ona kendi elleriyle gözlerini veriyor, beş gün bakıyor ve sonra bilerek, isteyerek, davul sesiyle geri veriyor. Çünkü asıl mesele figür değil, onu yeniden yapabilecek ellerin hâlâ orada olması.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.