2026-09-04 · 16 dk
Özbekistan'ın batısındaki Karakalpakistan'ın portresi: 1960'lardan sonra pamuk kanalları yüzünden çekilen Aral Gölü'nün ardında kalan Moynaq gemi mezarlığı ve tuz fırtınaları, aynı çölde Igor Savitski'nin Sovyet sansüründen kaçırıp biriktirdiği kırk bin parçalık yasak avangart koleksiyonu, Harezm'in kerpiç kaleleri ve Kırk Kız destanıyla yaşayan bir halkın bugünü.
karakalpakistanaral gölümoynaqnukusözbekistanBir liman kasabasında, iskelenin dibinde paslı balıkçı tekneleri duruyor — ama denizi görmek için yüz kilometre yürümeniz gerek. Aynı çölde, kimsenin uğramadığı bir müzede, Moskova'da yasaklanmış kırk bin tablo saklanıyor. Kaybolan bir denizin ve saklanan bir hazinenin aynı toprakta buluştuğu yere gidiyoruz.
Moynaq'a giden yolun son otuz kilometresinde manzara bir şeyi kaybetmiş gibi durur. Ne dağ vardır ne orman; sadece alçak, tuz lekeli bir düzlük, üzerinde seyrek çalılar ve zaman zaman yolu yalayan ince beyaz bir toz. Kasabaya girdiğinizde önce sıradan bir Orta Asya taşra yerleşimi görürsünüz: tek katlı evler, avlu kapıları, çay içilen bir köşe. Sonra kuzey ucuna yürürsünüz ve toprak birden kesilir. Ayağınızın altındaki düzlük aslında bir kıyıdır. Aşağıda, kumun içinde, on kadar gemi yatmaktadır. Pas rengine dönmüş gövdeler, boşalmış güverteler, açık kalmış ambar ağızları. Hiçbiri batmamıştır. Denizleri altlarından çekilmiştir.
Bu kasaba altmış yıl önce Özbekistan'ın tek liman şehriydi. Aral Denizi 1960'ta 68 bin kilometrekarelik yüzeyiyle dünyanın dördüncü büyük gölüydü; içinde 1.100 kilometreküp su vardı ve tuzluluğu litrede 10 gram civarındaydı, yani hafif tuzlu, balık için son derece elverişli bir suydu. Aral balıkçılığı 40 bine yakın insanı geçindiriyor, Sovyetler Birliği'nin toplam balık avının yaklaşık altıda birini karşılıyordu. Moynaq'ın konserve fabrikası vardiyalarla, geceli gündüzlü çalışırdı. Kasabanın günlük ritmi vapur düdüğüne, ağ onarımına, buz deposunun gürültüsüne göre kurulmuştu. Buranın çocukları yüzmeyi denizde öğrenirdi.
Denizi öldüren şey bir felaket değil, bir plandı. 1960'ların başında Sovyet tarım politikası Orta Asya'yı pamuk üssüne çevirmeye karar verdi. Aral'ı besleyen iki büyük nehir, güneyden gelen Amu Derya ve doğudan gelen Sır Derya, dev sulama kanallarına bölündü. Bunların en büyüğü olan Karakum Kanalı çıplak toprağa kazılmıştı; içine alınan suyun tahminlere göre yüzde 30 ile 75 arasındaki kısmı tarlaya varamadan sızıyor ya da buharlaşıyordu. Nehirler ağızlarına ulaşamaz oldu. Deniz, kimsenin fark edemeyeceği bir yavaşlıkla, her yıl birkaç metre geri çekilmeye başladı.
Moynaq'ta ilk tepki inatçılıktı. Balıkçılar suyun peşinden gitmek için kanal kazdılar; limanın önündeki sığlığı taradılar, tekneleri daha derine çekmek için yollar açtılar. Bir süre işe yaradı. Sonra mesafe kilometrelerle ölçülmeye başlayınca yarış bitti. 1987'ye gelindiğinde Aral'da ticari balıkçılık diye bir şey kalmamıştı; suyun tuzu, göldeki neredeyse bütün balık türlerinin dayanabileceği eşiği çoktan aşmıştı. Ama konserve fabrikası kapanmadı. Kapatmak, planı yanlış ilan etmek olurdu. Bunun yerine Moynaq'a soğutmalı vagonlarla balık getirilmeye başlandı; Baltık'tan, hatta Pasifik'ten. Denizini kaybetmiş bir limanda, binlerce kilometre ötedeki sulardan gelen balıklar kutulanıyordu. Fabrika ancak 1990 dolaylarında sustu.
Geriye kalan şey artık bir göl değil, bir coğrafya. Aral'ın doğu havzası 2014 Ağustos'unda tamamen kurudu. Kuzeyde, Kazakistan tarafında 2005'te tamamlanan Kokaral Barajı küçük bir parçayı kurtardı; su seviyesi yükseldi, tuzluluk düştü, oraya balık geri geldi. Güneyde ise deniz yatağının yerini yeni bir çöl aldı: Aralkum, yani Aral Kumu. Yaklaşık 60 bin kilometrekarelik bu düzlük, dünyanın en genç çöllerinden biri ve muhtemelen en zehirlisi. Toprağında onlarca yıl boyunca nehirlerin taşıdığı tarım ilacı, gübre ve tuz birikti. Rüzgâr estiğinde bunların bir kısmı havalanıyor; tahminler yılda 150 milyon tona varan tuz ve toz taşındığını söylüyor. Bu bulutlar Moynaq'ın sokaklarından geçiyor, pencere pervazlarında ince beyaz bir çizgi bırakıyor, bölgede solunum yolu hastalıklarını, kansızlığı ve böbrek rahatsızlıklarını sıradanlaştırıyor.
Deniz gittiğinde iklimi de yanında götürdü. Su, koca bir termostat gibi çalışıyor, yazı yumuşatıyor, kışı ılıtıyordu. Şimdi yazlar daha sıcak, kışlar daha sert, büyüme mevsimi daha kısa. Delta'nın kamışlıkları, misk sıçanı avcılığı, sazlıktan yapılan hasır sanayii, hepsi aynı sessizlikte kayboldu.
Ama Moynaq bir hayalet kasaba değil. Bugün on beş bine yakın insan burada yaşıyor. Kurumuş yatağa saksavul dikiliyor; kökleri on metreden derine inen, tek başına tonlarca kumu tutabilen bu bodur çalı, tozu yerinde tutmanın en gerçekçi yolu olarak görülüyor ve ekim alanları milyonlarca hektarla ifade ediliyor. 2018'den beri her yaz gemi mezarlığının yanında Stihia adlı bir elektronik müzik festivali düzenleniyor; 2019'da on bine yakın kişi geldi. Kasabanın en acı simgesi, aynı zamanda oraya insan getiren tek şey haline geldi. Gemilerin gövdeleri boyandı, çevresine yürüme yolları yapıldı, kıyıdaki yamaca bir müze kondu. Moynaq artık balık değil, hafıza ihraç ediyor.
Bu manzaradan yaklaşık 200 kilometre güneye, Amu Derya'nın hâlâ akan koluna doğru inerseniz, Karakalpakistan'ın başkenti Nukus'a varırsınız. Geniş caddeleri, düşük binaları, bol boşluğu olan, tamamen yirminci yüzyılda kurulmuş bir şehir. Sovyet döneminde yabancılara kapalıydı; bu kapalılık, bugün orada duran şeyin neden hayatta kaldığını anlamanın anahtarlarından biri. Çünkü Nukus'ta, çölün kenarındaki bu taşra başkentinde, Rus avangardının Rusya dışındaki en büyük koleksiyonu duruyor.
Bunu yapan adamın adı Igor Savitski'ydi. 1915'te Kiev'de doğdu, Moskova'da resim eğitimi aldı ve 1950'de, otuz beş yaşındayken, arkeolog Sergey Tolstov'un yönettiği Harezm arkeoloji ve etnografya seferine ressam olarak katıldı. İşi, çölden çıkan buluntuların çizimlerini yapmaktı. Sefer bitti, Savitski kalmadı, geri de dönmedi; ömrünün kalan otuz dört yılını Nukus'ta geçirdi.
Önce eski eşyalar topladı. 1950'lerin sonundan itibaren köy köy dolaşıp Karakalpak halı ve kilimlerini, gümüş takılarını, işlemeli gelinlik başlıklarını, ahşap sandıklarını, yurt parçalarını satın aldı. Bunlar o yıllarda değersiz sayılıyor, çoğu zaman yakacak odun muamelesi görüyordu. 1966'da topladıkları bir müze kurulmasına yetti ve Savitski müzenin ilk müdürü oldu.
Asıl olağanüstü iş bundan sonra başladı. Savitski, Moskova ve Leningrad'a gidip 1920'ler ve 30'ların yasaklanmış ressamlarını aramaya koyuldu. Sovyet sanat doktrini sosyalist gerçekçiliği tek meşru yol ilan ettiğinde, deneysel çalışan bir kuşak sessizce silinmişti: kimi kamplara gönderilmiş, kimi resmi bırakmış, kimi ölmüştü. Tabloları çoğunlukla dul eşlerin, kardeşlerin, çocukların elinde kalmıştı; yatak altlarında, dolap arkalarında, tavan aralarında, rulo halinde. Savitski bu kapıları teker teker çaldı ve satın almayı teklif etti. Sorun şuydu ki parası yoktu. Taşradaki küçük bir müzenin bütçesi bu iş için hiçbir zaman yetmedi. O da senet yazdı; on, on beş yıl sonra ödenmek üzere borç kâğıtları bıraktı ve tabloları alıp trene bindi. Öldüğünde arkasında binlerce ödenmemiş senet kaldı. Bunların bir kısmı 1992'de, bağımsız Özbekistan döneminde kapatıldı; ama aradan geçen yıllardaki enflasyon, ödenen paranın anlamını çoktan eritmişti.
Bugün müzenin kayıtlarında 82 binden fazla eser var. Bunun yaklaşık 10 bini avangart ve avangart sonrası resim; Saint Petersburg'daki Rus Müzesi'nden sonra dünyanın en büyük ikinci topluluğu. İçlerinde Orta Asya'nın ışığını ve rengini kendi diline çeviren Aleksandr Volkov'un yüze yakın tablosu var; bu, dünyadaki hiçbir müzede bulunmayan bir yoğunluk. Karakalpak ve Özbek ressamların işleri, Ural Tansıkbayev'in fovist döneminden kalan yanan renkli manzaraları, sahne tasarımları, binlerce desen ve gravür var.
Ve müzenin simgesi olan tablo var: Boğa. Bir kırmızılık içinde, gövdesi neredeyse patlayacakmış gibi gergin, öfkeli bir hayvan. Ressamının soyadı Lysenko; ama hakkında bilinen o kadar az şey var ki kaynaklar adı konusunda bile birbirini tutmuyor. Hayatının nasıl bittiği, sağ kalan birkaç tablosu dışında geriye ne bıraktığı belirsiz. Anlatılana göre müzeye gelen parti yetkilileri bu tablodan rahatsız olmuş, Savitski itiraz etmeden duvardan indirmiş, heyet gittikten sonra yerine geri asmış.
Savitski 1984'te öldü. Yerine gelen Marinika Babanazarova müzeyi 2015'e kadar yönetti ve koleksiyonu yurt dışında yirmiden fazla sergiyle tanıttı. 2003'te yeni bir ana bina yapıldı, ardından depo ve arşiv için ek yapılar eklendi. 2010'da çekilen The Desert of Forbidden Art, yani Yasak Sanatın Çölü adlı belgesel Savitski'nin hikâyesini dünyaya duyurdu; anlatıcı olarak Savitski'nin sesini Ben Kingsley seslendirdi. Bugün Nukus'a inen uçaklarda, tek amacı bu müze olan yolcular var.
Savitski'nin ilk topladığı şeye, o halılara ve gelin başlıklarına dönmek gerekir; çünkü asıl Karakalpakistan orada başlıyor. Karakalpaklar, dilleri Kazakçaya Özbekçeden daha yakın olan bir Türk halkı. Yabancı kaynaklarda ilk kez 16. yüzyılda anılıyorlar; tarih boyunca hem hayvan yetiştiren yarı göçebeler hem de Amu Derya deltasının balıkçıları oldular. Bölge 1873'te Rus İmparatorluğu'na geçti, Sovyet döneminde özerk bir birim olarak örgütlendi ve 1936'da Özbekistan'a bağlandı. Bugün Karakalpakistan 166.590 kilometrekareyle Özbekistan topraklarının yaklaşık yüzde 37'sini kaplıyor, ama ülkenin nüfusunun çok küçük bir kısmını, iki milyon dolayında insanı barındırıyor. Çöl yer kaplar, insan değil.
Bu halkın kendine anlattığı en büyük hikâye Kırk Kız destanı. Anlatı, Sarkop kalesinde yaşayan Allayar adlı beyin kızı Gulaim'i anlatır. Gulaim on altı yaşındadır ve etrafında kırk kız arkadaşıyla birlikte ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kullanmayı öğrenmiştir. Düşman kaleyi basıp babasını öldürdüğünde ağıt yakmakla yetinmez; kırk kızıyla birlikte savaşır, düşmanı yener, halkını esaretten kurtarır. Destan yüzyıllarca ağızdan ağza taşındı, 20. yüzyılın ilk yarısında yazıya geçirildi. Onu taşıyan insanlara jırav ve bahşı denir: dizlerinin üstüne aldıkları kobız ya da dutarla, gırtlaktan gelen kalın bir sesle, bir gecede saatlerce anlatan ozanlar. Bu destan son yıllarda yeniden sahnelendi ve Orta Asyalı kadın müzisyenlerden oluşan bir toplulukla New York'a kadar gitti; kırk kızın hikâyesi, kendi bozkırından çıkıp dünya sahnelerinde yeniden dinlendi.
Destanın Sarkop'u efsanevi bir yerdir, ama Karakalpakistan'ın çölü gerçek kalelerle doludur. Amu Derya'nın doğusundaki kumlarda, Elliq Qala, yani Elli Kale denen bir kalıntı kuşağı uzanır; adı ellidir ama sayıları daha fazladır. En eskileri milattan önceki yüzyıllara, Ahameniş İmparatorluğu'nun ve ardından bağımsızlığını kazanan Harezm'in dönemine iner. Hepsi kerpiçtendir; yani bu bölgenin tek bol malzemesi olan çamurdan. Ayaz Kala, üç ayrı kaleden oluşan bir kümedir ve inşası milattan önce 4. yüzyıldan milattan sonra 7. yüzyıla kadar, bin yılı aşan bir zamana yayılır. Toprak Kala ise milattan sonra 1. ile 5. yüzyıllar arasında Harezm'in başkentiydi. Sergey Tolstov'un ekibi 1938'de burayı kazdığında, sarayın odalarında Zerdüşt tanrılarını gösteren duvar resimleri, alçıdan kabartma heykeller ve 3. yüzyıla tarihlenen yazılı belgeler buldu; bu belgeler, kuru çölün bin sekiz yüz yıl boyunca sakladığı gündelik hesaplardı. Bulunan heykellerin bir kısmı bugün Ermitaj'da duruyor. Kalelerin kendisi ise UNESCO'nun Dünya Mirası geçici listesinde bekliyor.
Bu topraklarda kalıcı olan tek mimari kerpiç değildi. Öteki, sökülüp taşınabilendi: yurt. Karakalpakçada adı qara úy, yani kara ev. Ahşap kafesini, kapısını, tepe çemberini erkekler yontar; keçesini, kilim örtülerini ve içerideki bütün dokumaları kadınlar yapar. En göze çarpanı, kafesin çevresini dolanan ak baskur denen geniş dokuma kuşaktır; kırmızı zemin üzerine, kuşak boyunca tekrar eden desenlerle. Bir yurt birkaç saatte kurulur, birkaç saatte sökülür ve bir devenin sırtına yüklenir. Aralık 2025'te UNESCO, Kırgız ve Kazak yurtlarını kapsayan mevcut listeye Karakalpak yurdu yapma bilgisini de ekledi; bu, çadırın bir barınaktan fazlası olduğunun resmî kaydı sayılabilir.
Sofra da aynı ekonomiden doğdu. Karakalpak mutfağının merkezinde buğday değil, júweri denen darı vardır; çünkü darı, deltanın tuzlanmış toprağında buğdayın dayanamadığı yerde yetişir. Bu undan yapılan hamur topaklarına gúrtik denir; etle, soğanla, havuç ve patatesle birlikte pişirilir ve Karakalpakistan'ın millî yemeği sayılır. Turama, haşlanmış etin elle didiklenip ince açılmış hamurla karıştırılmasıyla hazırlanır ve hazırlanışı başlı başına bir törendir: eti evin erkekleri parçalar, hamuru başkaları doğrar, sonra hepsi tek bir büyük tabakta birleşir. Bes barmaq, yani beş parmak, adını kaşıksız yenmesinden alır. Yanında kurut vardır: süzülmüş yoğurdun tuzlanıp güneşte kurutulmasıyla yapılan, taş gibi sert, keskin ekşi beyaz toplar. Kurut, buzdolabı olmayan bir dünyanın icadıdır; bir yaz boyunca sağılan sütü kışa taşımanın yoludur. Ve elbette, bir zamanlar bu sofrada balık vardı; kurutulmuş, tuzlanmış, közde pişirilmiş Aral balığı. O tabak, denizle birlikte gitti.
Bugün Karakalpakistan'da olan şey, kayıpların üstüne sessizce bir şeyler kurmaya çalışmak. Amu Derya deltasında kalan göllerde sulak alan restorasyonu yapılıyor, bazılarında yeniden balık üretiliyor. Kurumuş deniz yatağının üstünde saksavul ormanı büyüyor ve dikim yapılan yerlerde toz taşınımının yarı yarıya azaldığı ölçülüyor. Nukus'un müzesi çölün ortasında bir uluslararası durak haline geldi. Kırk Kız'ın destanı hâlâ anlatılıyor, hem eski usulde hem yeni sahnelerde. Kerpiç kaleler, iki bin yıldır olduğu gibi, rüzgârla biraz daha yontularak duruyor.
Karakalpakistan'ın iki sırrı ilk bakışta birbirinden uzak görünür: kumun içinde çürüyen gemiler ve çölün kenarındaki bir müzede asılı duran yasak tablolar. Ama ikisi de aynı şeyin kanıtı. Biri, merkezde alınan bir kararın bin kilometre ötede bir denizi nasıl yok edebileceğini gösteriyor. Öteki, aynı merkezden gelen bir yasağın, yine bin kilometre ötede, tek bir adamın inadı sayesinde nasıl delinebileceğini. Aynı çöl, birinde kaybı saklıyor, ötekinde kurtarılanı.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.