2026-09-03 · 20 dk
Japonya'nın Mie bölgesindeki İse-Şima yarımadasının portresi: 1300 yıldır her yirmi yılda bir tamamen yıkılıp bitişik arsada yeniden inşa edilen İse Jingū tapınağı ve bu döngünün ayakta tuttuğu marangozluk zanaatı ile Edo döneminin kitlesel okage
japonyaise jinguama dalgıçlarıincişintoDünyanın en kutsal sayılan tapınaklarından biri, taştan değil ahşaptan; ve her yirmi yılda bir baştan aşağı yıkılıp yanındaki boş arsaya yeniden dikiliyor. Aynı kıyıda, seksenine gelmiş kadınlar hâlâ tüpsüz dalıp denizin dibinden istiridye çıkarıyor. Burası kalıcılığın taşla değil, tekrarla kurulduğu bir yer.
İç Tapınak'ın en dip avlusuna vardığınızda karşınızda iki dikdörtgen alan durur. Yan yana, aralarında yalnızca dar bir çakıl şeridi. Birinde kalın direkler üzerinde yükselen bir yapı vardır: sazdan çatısı kalın bir kaş gibi öne uzanır, boyasız selvi ahşabı güneşte açık bal rengiyle parlar, çatının tepesindeki tahta çubuklar altın bileziklerle kuşatılmıştır. Diğerinde hiçbir şey yoktur. Bembeyaz çakılla kaplı, dümdüz, bomboş bir arsa. Ortasında yalnızca insan boyunu aşmayan küçük bir tahta kulübe durur ve o kulübenin altında, toprağa gömülü, kimsenin görmediği bir direk vardır.
O boş arsa bir yıkıntı değildir. Bir randevudur. Japonya'nın Mie bölgesindeki İse Jingū, yani İse Büyük Tapınağı, 1300 yıldır 20 yılda bir kendini baştan yapar. Yeni yapı eskisinin yanındaki bu boş alana, öncekiyle aynı ölçülerde, aynı yöntemle, aynı ağaç türüyle kurulur. Tanrıça yeni eve taşınır. Sonra eski yapı sökülür ve onun durduğu yer, sıradaki 20 yıl boyunca beklemek üzere beyaz çakılla örtülür. İki arsa, yüzyıllardır sırayla dolup boşalır.
Bu törenin adı Şikinen Sengū. Geleneğe göre kararı İmparator Tenmu vermiş, ilk uygulama 690 yılında, İmparatoriçe Jitō döneminde yapılmıştır. 2013'te gerçekleşen, sıranın 62'ncisiydi. 63'üncüsü 2033'te olacak.
Yenilenen yalnızca ana yapı değildir. İç ve Dış Tapınak'ın ana binaları, çevrelerindeki yapılar, köprüler, kapılar, tanrıçaya sunulan giysiler, aynalar, kılıçlar, dokuma kumaşlar, deri koşum takımları, müzik aletleri; hepsi sıfırdan üretilir. Bunların sayısı 1500'ü aşar ve her biri, elde, eski yöntemle yapılır. 2013 töreninin toplam maliyeti, tapınak yönetiminin açıkladığı rakamla yaklaşık 55 milyar yendi.
Yapının kendisi şaşırtıcı derecede yalındır. Şinmei denen bu üslup, Budizm'in Japonya'ya getirdiği çivi, cila ve kavisli çatı modasından öncesine dayanır; kökeni tapınaktan çok yükseltilmiş bir tahıl ambarına benzer. Ahşap boyanmaz, yağlanmaz, çıplak bırakılır. Çatı kiremit değil, biçilmiş sazdır. Yapı, üzerine bina edileceği bir taş temele oturmaz; direkler doğrudan toprağa gömülür. Bu, mühendislik açısından bir yapının ömrünü kısaltan en kesin yoldur. Direğin toprakla buluştuğu yer çürür. Yani bina, tasarımı gereği, yaklaşık 20 yıl dayanacak biçimde yapılır. Yıkım, kusurun sonucu değil, planın parçasıdır.
Hazırlık, taşınmadan 8 yıl önce ormanda başlar. İlk ayin, ağaç kesilecek dağın ruhundan izin istemek için yapılır. Sonra ilk selvi devrilir, tomruklar sudan ve karadan İse'ye taşınır ve bu taşımanın son bölümünü şehrin sakinleri üstlenir: halatlara asılan yüzlerce kişi, çocuklar dahil, kalın tomrukları bağırarak, şarkı söyleyerek caddelerden çeker. Ağaç işçiliği için gereken selvi sayısı 10 bin dolayındadır. Bu ağaçların çoğu yüzyıllardır ülkenin iç kesimlerindeki Kiso ormanlarından gelir; çünkü tapınağın kendi ormanı, yüzyıllar süren kesimden sonra o boyda ağaç veremez olmuştu. 1920'lerde tapınak, kendi ormanı için 200 yıllık bir yetiştirme planı başlattı. Aradan geçen bir asrın sonunda, kereste ihtiyacının kabaca dörtte birini yeniden kendi ağaçlarından karşılayabiliyor. Planın tam olarak amacına ulaşması, planı yapanların torunlarının torunlarına kalmış durumda.
Sekiz yıllık hazırlığın sonu, tek bir gecedir. 2 Ekim 2013 akşamı, elektrikler söndürüldükten sonra, beyaz giysili rahipler ipek örtüler altında taşınan kutsal aynayı eski binadan çıkardı ve meşale ışığında, yanlarında bir flütün ince sesiyle, yalnızca birkaç adım ötedeki yeni binaya götürdü. Tören alanına giren binlerce kişi bunu yalnızca duyabildi: ayak sesleri ve çakılın gıcırtısı.
Ertesi hafta eski bina sökülmeye başlandı. Sökülen ahşap çöp değildir. Boşalan direklerin bir kısmı, Isuzu Irmağı üzerindeki Uci Köprüsü'nün iki ucundaki büyük kapılara dönüşür; oradaki kapılar da 20 yıl sonra başka tapınaklara gider. Geri kalanı ülkenin dört bir yanındaki yüzden fazla tapınağa dağıtılır. Yapı ölmez, parçalanıp çoğalır.
Bu döngü bir kez ciddi biçimde kırıldı. İç savaşlar Japonya'yı parçaladığında tören yaklaşık 120 yıl boyunca yapılamadı. Onu yeniden başlatan, ordu ya da imparator değil, Keikōin adlı bir manastırın rahibeleriydi; yıllarca ülkeyi dolaşıp kapı kapı bağış topladılar. İç Tapınak 1585'te yeniden kuruldu ve sayaç oradan devam etti.
Yirmi yıl neden yirmi yıl, kimse kesin olarak bilmiyor. En ikna edici açıklama takvimle değil, insan ömrüyle ilgilidir: bir marangoz hayatı boyunca bu işe olsa olsa iki, çok şanslıysa üç kez katılabilir. İlkinde çırak, ikincisinde usta, üçüncüsünde öğreten olur. Yani yenilenen esas şey ahşap değil, elin bilgisidir. Japoncada bu fikrin bir adı var: tokowaka, yani "hep genç". Bir şeyi korumanın yolu ona dokunmamak değil, onu düzenli aralıklarla yeniden yapmaktır.
Ve bu tapınakta yeniden yapılan tek şey yirmi yıllık bina değildir. Dış Tapınak'ta, yaklaşık 1500 yıldır, günde iki kez, sabah ve akşam, tanrıçalara yemek sunulur. Ateş hâlâ tahta sürtülerek yakılır, pirinç tapınağın kendi tarlasında yetiştirilir, tuz tapınağın kendi tuzlasından gelir. Sofrada değişmeyen bir şey daha vardır: deniz. Ve o denizi tapınağa taşıyan insanlar, kilometrelerce ötede, nefeslerini tutarak dibe iniyorlar.
Şima Yarımadası'nın doğu ucunda, Toba şehrine bağlı Kuzaki adında küçük bir balıkçı köyü var. Rüzgârlı bir burnun üstünde, denize dik bakan evleriyle sıradan görünen bu köyün, İse'yle çok eski bir sözleşmesi vardır. Rivayete göre tapınağın kuruluş yerini arayan Prenses Yamatohime, tanrıçaya sunulacak yiyecekleri ararken bu kıyıya uğramış ve Oben adında bir dalgıç kadının ona ikram ettiği deniz kulağı, yani abaloneyi tadınca burayı tanrıçanın abalone tedarikçisi ilan etmiş.
O günden beri Kuzaki, tapınağa noşi avabi gönderir: kabuğundan çıkarılıp uzun şeritler hâlinde soyulan, güneşte kurutulan abalone eti. Bu sunu tapınağa yılda üç kez, haziran ve aralıktaki aylık ayinlerde ve ekimdeki hasat şükran töreninde ulaşır. Şeritleri kesip kurutan eller de bellidir: köyün kendi dalgıç kadınları.
Onlara ama deniyor. Kelime birebir "deniz kadını" demek ve mesleğin bu kıyılardaki geçmişi 2 bin yıla uzanıyor; Japonya'nın en eski şiir derlemesinde bile bu kadınlardan söz edilir. İş çok yalındır ve tam da bu yüzden zordur: oksijen tüpü yok, motor yok, hiçbir solunum cihazı yok. Bir nefes alırsınız, aşağı inersiniz, kayaların altını bıçakla yoklarsınız, çıkarsınız.
İki usul vardır. Kıyıdan yürüyerek girenler sığ suda çalışır. Tekneyle açılanlarsa, belindeki halatı teknedeki eşine bağlayıp ağırlıkla hızla dibe iner; işi bitince halatı çeker ve yukarıdaki adam onu makarayla yukarı alır. Kadın suyun altında, adam yukarıda; ikisi arasında yalnızca gergin bir ip vardır.
Suyun yüzüne çıktıklarında çıkardıkları ses, bu kıyıların en tanınmış sesidir. Ciğerlerdeki havayı boşaltıp yenisini almak için dudaklarını büzerek yaptıkları uzun, ince, ıslığa benzer nefes verişe isobue, yani kıyı ıslığı denir. Sakin bir sabahta kayalıklardan denize baktığınızda insanları göremezsiniz; önce o ıslıkları duyarsınız, dağınık ve düzensiz, sonra tek tek başlar belirir.
Deniz cömert olduğu kadar ürkütücüdür ve ama kadınlarının bu korkuyla baş etme yöntemi çok eskidir. Başlarına bağladıkları beyaz bezin üstüne iki işaret dikilir: tek kalemle çizilen beş köşeli bir yıldız ve kafes gibi bir ızgara. Birincisine seiman, ikincisine doman denir. Yıldız, çizmeye başladığınız noktaya geri dönmenizi, yani suya inip aynı yerden çıkmanızı temsil eder; ızgara ise sizi kollayan çok sayıda göz sayılır. Bunların kovmaya çalıştığı şeyin de bir adı vardır: tomokazuki. Anlatılara göre derinlikte, dalgıcın karşısına onun tıpatıp benzeri bir kadın çıkar, gülümser, elinde bir abalone uzatır ve onu daha derine çağırır. Tek kurtuluş, hiçbir şey almadan yukarı çıkmaktır.
Bu meslek yalnızca folklor değil, işleyen bir kaynak yönetimi sistemidir. Dalış mevsimi kısadır, günün yalnızca belli saatlerinde çalışılır, avlanacak abalonenin kabuğu belirlenen boydan küçükse suya geri bırakılır ve tüplü dalış kesinlikle yasaktır. Nefesin sınırı, denizin sınırı olur. Bin yıllardır aynı kayalıkların boşalmamasının nedeni budur.
Yine de meslek küçülüyor. Bugün Toba çevresinde 750 kadar ama var ve bu, Japonya'nın toplamının kabaca yarısı demek; yani ülkedeki dalgıç kadınların neredeyse yarısı bu tek yarımadada toplanmış durumda. Ancak savaş sonrası yıllarda bu kıyıda binlerce kişiydiler. Bugün dalanların yaş ortalaması 60'ın epey üstünde; 80 yaşında suya girenler var. Genç gelen yok denecek kadar az. Kıyıdaki ama kulübeleri, eskiden yalnızca ısınmak ve giyinmek için kullanılan o dumanlı barakalar, artık ziyaretçilere de açılıyor: ocakta kabuğuyla kızaran deniz salyangozunun karşısında oturur, dalıştan yeni çıkmış birinden denizin nasıl olduğunu dinlersiniz.
Bu kıyıların dünyaya asıl armağanı da işte bu nefes tutan kadınların elinden çıktı. Toba'da 1858'de doğan bir erişte dükkânı sahibinin oğlu, Mikimoto Kōkichi, gençliğinde körfezdeki akoya istiridyelerinin doğal inci uğruna hızla tükendiğini gördü. Cevap olarak akla gelmeyecek bir şey denedi: inciyi beklemek yerine yaptırmak. İstiridyenin içine dışarıdan bir çekirdek yerleştirip kabuğu denize geri bıraktı. Yıllarca hiçbir şey çıkmadı. 11 Temmuz 1893'te, kabuğa yapışık, yarım küre biçiminde ilk kültür incisi bulundu.
Bunu tek başına başarmadı. İstiridyeleri dibe yerleştiren, aylarca dönüp bakan, temizleyen ve toplayan eller ama kadınlarının elleriydi. Mikimoto'nun laboratuvarı Toba açıklarındaki küçük bir adaydı; o ada bugün İnci Adası adıyla anılıyor ve kültür incisinin doğduğu yer sayılıyor.
En büyük darbe 1905'te geldi. Kızıl gelgit denen zehirli plankton patlaması körfezi kapladı ve yetiştirdiği istiridyelerin neredeyse tamamını öldürdü. Mikimoto ölü kabukları açtırırken, aralarında kabuğa yapışmayan, kusursuz yuvarlak inciler buldu. Aradığı şey, onu mahveden felaketin içinden çıktı. Yıllar sonra Amerika'da Thomas Edison'la tanıştığında, Edison'ın bu incilerin biyolojik olarak imkânsız saydığı bir şey olduğunu söylediği anlatılır. Mikimoto'nun kendi hedefi ise daha alçakgönüllüydü: dünyadaki bütün kadınların boynunu inciyle süslemek istiyordu.
Yarımadanın güneyindeki Ago Körfezi bu iş için doğanın hazırladığı bir tezgâh gibidir. Buzul çağı sonrası suların yükselmesiyle boğulmuş vadiler, körfezi sayısız girintiye, koya ve adaya böler; su sakin, sıcaklık dengeli, akıntı korunaklıdır. Bugün körfezin yüzeyi, üzerinde istiridye sepetleri asılı sıra sıra siyah şamandırayla kaplı. Bu manzara 1946'da millî park ilan edildi ve 2016'da, körfezdeki Kaşikocima adasında, dünyanın en büyük ekonomilerinin liderleri toplandığında, o inci sallarının arasından geçen teknelerle taşındılar.
Denizin verdiği de, tapınağın aldığı da yerli yerinde. Geriye bir soru kalıyor: bunca yüzyıl boyunca bu ıssız yarımadaya milyonlarca insanı çeken şey neydi?
Edo döneminde Japonya kâğıt üzerinde hareketsiz bir ülkeydi. Köylü toprağını, çırak ustasını, kadın evini izinsiz bırakamazdı; yollarda kontrol noktaları, elde geçiş belgesi olmayanı geri çevirirdi. Bu düzenin tek büyük deliği İse'ydi. Tapınağa gitmek üzere yola çıkan birini durdurmak, kimsenin göze almak istemediği bir şeydi.
Sonuç, dünya tarihinin en tuhaf kitle hareketlerinden biri oldu. Yaklaşık 60 yılda bir, sebebi tam olarak açıklanamayan bir coşku dalgası ülkeyi kasıp kavurdu; insanlar bir sabah tarlayı, tezgâhı, dükkânı bırakıp yola düştü. Bu akınlara okage mairi, yani "lütuf hac yolculuğu" dendi. En büyüğü 1830'da yaşandı: birkaç ay içinde yaklaşık 5 milyon insan İse'ye yürüdü. O sırada ülkenin toplam nüfusu 32 milyon civarındaydı. Yani her yedi kişiden biri, aynı mevsimde, aynı yerde.
Çoğu izinsiz kaçmıştı; buna kaçak hac deniyordu ve garip biçimde toplumca hoş görülüyordu. Dönen çırağa ceza verilmez, kaçtığı günler affedilirdi. Yolculuğun adındaki "lütuf" ise yol boyunca olan şeyi anlatır. Güzergâh üstündeki köyler ve tüccarlar hacılara bedava pirinç topu, çay, saman sandalet, geceleyecek ahır, ırmağı geçirecek sal verdi. Cebinde tek kuruş olmadan yola çıkan biri, tamamen yabancıların cömertliğiyle yüzlerce kilometre gidip geri dönebiliyordu.
Ve bu cömertlik öyle geniş, yol öyle kalabalıktı ki, insan olmayan hacılar da işledi. Yaşlılığından ya da hastalığından ötürü yola çıkamayan kimileri, işi köpeğine havale etti. Hayvanın boynuna kutsal bir ip bağlanır, ipe küçük bir kese ve bir not iliştirilirdi: yol parası ve nereye, kimin adına gittiğini anlatan birkaç satır. Bu köpeklere okage inu, yani lütuf köpeği denirdi. Yol üstündeki insanlar hayvanı besler, sudan geçirir, doğru yöne yöneltir, keseden yalnızca masrafı kadarını alırdı; hatta bu köpeğe yardım etmenin kendilerine de sevap yazdırdığına inanılırdı. Köpek İse'ye varır, tapınak görevlileri boynundaki notu okur, muskayı iliştirir ve hayvan aynı yolu geri yürürdü. Bu tuhaf âdetin yazılı kayıtlara geçtiği ilk tarih 1771. Bugün Okage Sokağı'nın vitrinlerinde boynunda ip ve keseyle oturan küçük köpek figürleri satılıyor; şirin bir hediyelik gibi görünüyorlar ama anlattıkları şey, bir ülkenin yabancıya duyduğu güvenin ölçüsü.
Bu kalabalığın arkasında iyi işleyen bir mekanizma da vardı. Oşi denen tapınak temsilcileri yılın büyük bölümünü taşrada geçirir, köy köy dolaşıp takvim ve muska dağıtır, bağlı aileler edinir, ertesi yıl gelecek hacıları örgütlerdi. En parlak dönemlerinde İse'de bunlardan 600'ü aşkın vardı. Kendi konaklarında hacıyı ağırlar, ona sofra kurar, kutsal dans gösterisi düzenler, tapınakta yolunu gösterirlerdi. Bugünkü anlamda tur şirketi, otel ve rehber, tek meslekte toplanmıştı. Meiji hükümeti 1871'de bu sistemi bir kalemde kaldırdı.
Yolculuğun sonundaki tapınak ciddiydi, ama iki tapınağın arasındaki Furuiçi mahallesi hiç değildi. Tiyatroları, çayhaneleri ve eğlence yerleriyle burası, günlerce yürüyüp perhiz tutan hacının orucunu bozduğu yerdi; İse'nin dansı ve şarkısı bu sokaklardan ülkeye yayıldı.
Bugün de yol, insanı sonunda hep sofraya çıkarır. İse udonu, Japonya'nın başka hiçbir yerine benzemez: erişte diri değil, tereyağı gibi yumuşayana kadar haşlanmıştır ve berrak çorba yerine koyu, kara, tatlımsı bir soya sosunun içinde gelir. Nedeni pratiktir; günlerdir yürüyen, midesi bozuk, aç ve aceleci bir kalabalığa dakikalar içinde verilebilen, kolay çiğnenen bir yemek gerekiyordu. Tatlısı da aynı yolun ürünü: 1707'de kurulan Akafuku, avuç içi kadar bir pirinç lokmasını tatlı kırmızı fasulye ezmesiyle kaplar ve üstünde üç parmak izi gibi duran dalgalı çizgiler bırakır; bu çizgilerin Isuzu Irmağı'nın kıvrımlarını andırdığı söylenir. Kıyı tarafında tabak değişir: tekne üstünde doğranmış, sosa yatırılmış palamut dilimlerinin sirkeli pirincin üstüne serildiği tekone suşi, kışın Matoya Körfezi'nin istiridyesi, ilkbaharda ama kadınlarının ocağında kabuğuyla pişen salyangoz.
Bütün bunların toplandığı Okage Sokağı'nın kendisi de bu döngünün bir ürünü. İç Tapınak'ın önündeki eski hacı caddesi 20'nci yüzyılın ortasında iyice sönmüş, dükkânlar kapanmıştı. 1993'te, yani 61'inci yenileme töreninin yapıldığı yıl, mahalle Edo ve Meiji dönemlerinin ahşap cephelerine göre yeniden inşa edildi. Yani tapınak kendini yenilerken, kasaba da kendini yeniledi.
İşe yaradı. Normal yıllarda 7-8 milyon kişi gelen tapınağa, son yenileme yılı olan 2013'te 14 milyonun üzerinde ziyaretçi geldi; 1830'un kalabalığı, biçim değiştirerek geri döndü.
Şimdi sıradaki randevuya doğru gidiyoruz. 2033 için geri sayım çoktan başladı ve her zamanki gibi tapınakta değil, ormanda başladı: önce ağaçlardan izin istenecek, sonra ilk selvi devrilecek, sonra halatlar gerilecek ve İse'nin sokaklarında tomruk çeken kalabalığın içinde, 2013'te babasının omzunda oturan çocuklar bu kez halatı kendi elleriyle tutacak.
Bu yarımadanın anlattığı şey, sonunda tek bir fikirde birleşiyor. Kuzaki'de bir kadın bugün de nefesini tutup dibe iniyor, kabuğun boyunu ölçüyor, küçükse geri bırakıyor; çünkü denizi bitirmemenin yolu ondan az almaktır. İse'de bir marangoz, 20 yıl sonra çürüyeceğini bile bile direği toprağa gömüyor; çünkü bir şeyi yaşatmanın yolu onu dondurmak değil, ölmesine izin verip yeniden yapmaktır. İkisi de aynı şeyi söylüyor: kalıcılık, taşta değil, tekrarda.
Ve o beyaz çakıllı boş arsa hâlâ orada duruyor. Bomboş, tertemiz, sabırlı. Bir yıkıntının değil, bir sözün görüntüsü.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.