← Nöron History

Castle Itter: The Day Americans and Germans Fought Side by Side

2026-10-03 · 23 dk

On the fifth of May, nineteen forty-five, at Castle Itter in Austria's Tyrol region, a mixed unit under the command of an American lieutenant and a Wehrmacht major defended the French statesmen held in the castle together against an SS assault. The episode examines the only battle of the war's final days in which German and American soldiers shared the same trench.

second world warcastle itternineteen forty-fiveaustriass

Bölüm metni

In the week the war ended, American soldiers and German soldiers were digging in side by side on the walls of a castle in the Austrian mountains. The enemy coming at them was German too. And what had to be protected inside was not an ammunition dump, but two former prime ministers of France.

Avusturya'nın Tirol bölgesinde, Inn vadisinden güneye doğru tırmanan yolun kenarında, iki derenin oyduğu bir kaya çıkıntısının üzerinde bir yapı durur. Aşağıdan bakıldığında bir masal kalesine benzer: kalın duvarlar, köşelerde kuleler, ortada tek bir kapı. Adı Schloss Itter, yani Itter Kalesi. İlk kez 1241 tarihli bir tapu kaydında anılır, ama bugün görülen bina çok daha yenidir; 1878'den itibaren eski temellerin üzerine yeniden inşa edilmiştir. 1884'te kaleyi Liszt'in öğrencisi, dönemin ünlü piyanistlerinden Sophie Menter satın aldı. Menter'in konukları arasında Tchaikovsky da vardı; 1892'de bu duvarların arasında bir eserinin orkestrasyonu üzerinde çalıştı. Yirminci yüzyılın başında kale bir kez daha elden geçti, İngiliz Tudor üslubunu andıran süslemeler kazandı. Yani bu taşlar ilk önce müzik duydu, konuk odalarının gıcırtısını duydu, vadiye bakan terasta içilen çayların sessizliğini duydu.

Sonra 1940'ın sonunda Alman hükümeti kaleyi sahibinden kiraladı. 7 Şubat 1943'te, Himmler'in emriyle, SS'in ekonomik işlerini yürüten komutan Oswald Pohl kaleye el koydu. 25 Nisan 1943'e gelindiğinde dönüşüm tamamlanmıştı: pencerelere parmaklık, kapılara kilit, bahçeye dikenli tel. Itter Kalesi artık Dachau toplama kampının bir alt kampıydı. Yönetimi Dachau'da yıllarını geçirmiş bir SS subayı olan Sebastian Wimmer'e verildi; sertliği ve kabalığıyla tanınan, kalede kendi dairesinde karısıyla oturan bir adam.

Ama bu, alışılmış bir kamp değildi. Itter Kalesi'ne gönderilenler Almanların "onur tutukluları" dediği kategoriye giriyordu: çalıştırılmak ya da yok edilmek için değil, pazarlık kozu olarak elde tutulan insanlar. Hemen hepsi Fransızdı ve hemen hepsinin adı Avrupa'da biliniyordu.

Listeye bakmak, 1940'ta çöken Fransa'nın yönetici sınıfının neredeyse tamamını bir salonda toplamak gibidir. İki eski başbakan: Paul Reynaud ve Édouard Daladier. İki eski genelkurmay başkanı, yani Fransız ordusunun savaşa girerken ve savaşı kaybederken başında bulunan iki adam: Maurice Gamelin ve Maxime Weygand. Birinci Dünya Savaşı'nın efsanevi başbakanı Georges Clemenceau'nun oğlu Michel Clemenceau. Berlin ve Roma'da büyükelçilik yapmış diplomat André François-Poncet. Fransa'nın en büyük işçi konfederasyonunun lideri, sendikacı Léon Jouhaux. Sağ kanadın kitlesel hareketi Croix de Feu'nün, yani Ateş Haçı'nın kurucusu albay François de La Rocque. Charles de Gaulle'ün ablası Marie-Agnès Cailliau ve kocası Alfred. Tenisçi Jean Borotra. Yanlarında Reynaud'un sekreteri Christiane Mabire, Jouhaux'nun sekreteri Augusta Bruchlen, bazı eşler ve hizmetliler. Hepsi birlikte yirmi yedi civarında insan.

Koşullar, Dachau'nun ana kampındaki cehennemle kıyaslanamayacak kadar iyiydi. Tutukluların kendi odaları vardı, kütüphaneyi kullanabiliyorlar, kalenin mahzeninden şarap çıkarabiliyorlar, avluda dolaşabiliyorlardı. Borotra her gün jimnastik yapıyordu. Ama bu bir otel değildi; kapıdan çıkmak yoktu ve kalenin asıl işleyişini görünmez bir ikinci grup sağlıyordu. Mutfakta, kazanda, elektrik tesisatında çalışanlar Dachau'dan getirilmiş Doğu Avrupalı tutuklulardı. Onların adı hiçbir diplomatik notada geçmiyordu. Hikâyenin bundan sonraki kısmını başlatacak olan da tam olarak onlardı.

Kalenin içindeki en tuhaf gerilim ise muhafızlarla tutuklular arasında değildi. Fransızlar arasındaydı. Reynaud, 1940 Haziranı'nda savaşa devam etmek isteyen başbakandı; Weygand, aynı günlerde teslim olmayı savunan başkomutan. İkisi birbirini Fransa'nın yıkımından sorumlu tutuyordu. Daladier ile Reynaud'un siyasi hesapları yıllar öncesine uzanıyordu. Jouhaux bir ömrü işçi hareketine vermişti; La Rocque ise o hareketin karşısına dikilmiş bir hareketin lideriydi. Şimdi aynı yemek masasında, aynı koridorda, aynı çıkışsızlıkta yaşıyorlardı. Birbirlerine kibarca selam veriyor, sonra ayrı köşelere dağılıyorlardı. Bu insanların hepsinin aynı tarafta olduğunu hatırlamaları için, duvarların dışından gelen bir tehdide ihtiyaç vardı. 1945 Mayısı'nın ilk günlerinde o tehdit geldi.

1945 Nisanı'nın sonunda Tirol, dağılan bir devletin en dar köşesiydi. Amerikan birlikleri kuzeyden ve batıdan iniyordu, Hitler 30 Nisan'da Berlin'de intihar etmişti, cephe diye bir şey kalmamıştı. Ama tam böyle anlarda, bir rejimin çöküşü onu en tehlikeli hale getirir. Yollarda hâlâ silahlı SS birlikleri dolaşıyordu ve bu birliklerin elinde iki şey vardı: cephane ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan subaylar.

Kalede önce tuhaf bir ölüm oldu. Dachau'nun son komutanı Eduard Weiter, kampını bırakıp Itter Kalesi'ne sığınmıştı. 2 Mayıs'ta kalenin içinde ölü bulundu; kendini vurduğu anlaşıldı. Bu, Sebastian Wimmer için bir işaretti. Birkaç saat içinde karısını yanına alıp kaleden ayrıldı. Ardından muhafızlar da sırra kadem bastı; 4 Mayıs'a gelindiğinde kalede üniformalı tek bir Alman kalmamıştı.

Böyle bir anın ilk hissi rahatlama olur, ikinci hissi dehşet. Çünkü bu insanların kıymeti rehine olmalarından geliyordu ve rehinenin kıymeti biterse ne olacağı belliydi: savaşın son haftalarında Almanya'nın dört bir yanında, elden çıkmak üzere olan tutuklular infaz ediliyordu. Kale artık korunan bir yer değildi; kapısı açık, sahibi belirsiz, yirmi yedi tanınmış ismi barındıran bir bina haline gelmişti. Fransızlar muhafızların bıraktığı silah deposunu açtılar, tüfekleri paylaştılar. Ama bir avuç altmışını yetmişini geçmiş siyasetçinin tüfek taşıması, gelecek bir SS müfrezesini durdurmaya yetmezdi.

Yardım aramak gerekiyordu ve bunu yapabilecek olanlar kalenin görünmez işçileriydi; çünkü yalnızca onlar kapıdan çıkıp kasabaya gidebiliyordu.

İlk giden Zvonimir Čučković oldu. Yugoslav bir komünist, direnişten gelme, kalede elektrik ve tamir işlerine bakan bir tutuklu. 3 Mayıs'ta, komutan için bir iş yapacağını söyleyerek kapıdan çıktı. Üzerinde İngilizce yazılmış bir mektup vardı; muhatabı belirsizdi, rastlanacak herhangi bir müttefik subaya seslenerek başlıyordu ve kalede kimlerin tutulduğunu anlatıyordu. En yakın kasaba, dağın aşağısındaki Wörgl'dü, ama Wörgl'de Alman askerleri vardı. Čučković kuzeye, Inn vadisi boyunca Innsbruck'a yönelmeyi seçti: 64 kilometre. Bir gün boyunca o yolu aldı. Aynı akşamın geç saatlerinde Innsbruck yakınlarında Amerikan Yüz Üçüncü Piyade Tümeni'ne bağlı Dört Yüz Dokuzuncu Piyade Alayı'nın öncü unsurlarına rastladı ve mektubu teslim etti.

Amerikalılar inandı, bir kurtarma müfrezesi hazırladı ve yola çıktı. Ama o yol kolay bir yol değildi; vadide hâlâ direnen noktalar vardı, köprüler havaya uçurulmuştu ve kolun ilerleyişi yavaşladı. Čučković görevini yapmıştı, ama kalenin başına gelecek şeyin saati çoktan işlemeye başlamıştı ve o kol zamanında varamayacaktı.

Kalede Čučković'ten haber alınamayınca ikinci bir deneme yapıldı. Bu kez giden, kalenin mutfağında çalışan Çek aşçı Andreas Krobot'tu. 4 Mayıs öğlen saatlerinde bisikletine atladı ve dağdan Wörgl'e indi. Tutukluların yazdığı bir notu taşıyordu.

Wörgl, o saatlerde hiç güvenli değildi; kasaba yeniden SS unsurlarının denetimine girmişti. Üniformasız bir yabancının bisikletle kasabaya girip burada kimin yardım edebileceğini sorması, yakalanması halinde duvara dayanmakla sonuçlanacak bir işti. Krobot yine de doğru kapıyı buldu: Avusturya direnişinin yerel grubuna ulaştı. Ve direnişçiler ona, o koşullarda akla gelebilecek en beklenmedik adresi gösterdiler. Kasabada, yardım isteyebilecekleri silahlı bir adam vardı. O adam bir Alman ordusu binbaşısıydı.

Josef Gangl, 12 Eylül 1910'da Bavyera'nın Obertraubling köyünde doğdu. 1928'de, henüz on sekiz yaşında, topçu eri olarak Alman ordusuna yazıldı; yani meslek hayatının tamamı askerlikti. Doğu cephesinde savaştı, Normandiya'da savaştı, Ardenler taarruzunda savaştı. İkinci ve birinci sınıf Demir Haç aldı, Altın Alman Haçı aldı. 1945 ilkbaharında, otuz dört yaşında, binbaşı rütbesine yükseltildi. Kâğıt üzerinde, rejimin kendisine verdiği her şeyi almış bir subaydı.

Nisan ortasında, elinde kalan bir avuç askerle Wörgl'e geldi. Emir geri çekilmekti; Gangl geri çekilmedi. Bunun yerine, Alois Mayr'ın başında olduğu yerel Avusturya direniş grubuyla temas kurdu, onlara silah ve bilgi verdi. Niyeti bir isyan başlatmak değildi, bir kasabanın başına geleceği azaltmaktı. Çünkü o günlerde Tirol'de olan şuydu: savaşın bittiğini anlayan kasabalar pencerelere beyaz bezler, Avusturya bayrakları asıyordu; bölgede dolaşan SS birlikleri o bezlere ateş açıyor, teslim olmak isteyenleri ve kaçak saydıklarını yargısız kurşuna diziyordu. Gangl, Amerikalıların bir an önce gelmesini, kasabayı onlara teslim etmeyi ve kan dökülmesini önlemeyi umuyordu. Emrindeki asker sayısı yirmiyi geçmiyordu.

Krobot'un getirdiği not bu hesabı bozdu. Dağın tepesinde korumasız bir kale, içinde Fransa'nın eski başbakanları ve eski başkomutanları vardı; ve çevredeki SS birlikleri bunu öğrenmek üzereydi. Gangl, elindeki yirmi kişiyle o kaleyi tutamayacağını hemen gördü. Tek çözüm, henüz savaş halinde olduğu ordudan yardım istemekti.

4 Mayıs akşamı beyaz bayrak taktı ve kuzeye, 13 kilometre uzaktaki Kufstein'a gitti. Orada Amerikan On İkinci Zırhlı Tümeni'ne bağlı Yirmi Üçüncü Tank Taburu'ndan bir keşif müfrezesi duruyordu: dört Sherman tankı ve başlarında teğmen John Lee. Herkesin Jack dediği, ağzında yanmamış bir puro çiğneyen, kararı hızlı veren bir subay.

Sahneyi hayal etmek lazım. Savaşın bitmesine iki gün kalmış; bir Alman binbaşı, bir Amerikan teğmeninin karşısına geçiyor ve şunu söylüyor: dağın tepesindeki kalede Fransız devlet adamları var, SS onları öldürecek, benimle gelin. Lee onu sonuna kadar dinledi, tümen karargâhından izin istedi, izni aldı. Sonra Gangl'ın aracına binip, direniş bağlantılarından Rupert Hagleitner'le birlikte yolu kendi gözüyle görmeye gitti.

Dönüşte bir kurtarma kolu kurdu: kendi tanklarına ek olarak beş tank daha ve Otuz Altıncı Piyade Tümeni'ne bağlı Yüz Kırk İkinci Piyade Alayı'ndan piyade. Ama yolda bir sorun çıktı. Kaleye çıkan güzergâhtaki köprü o kadar ağırlığı taşımayacaktı. Lee takviyenin büyük kısmını geri gönderdi ve elinde kalanla devam etti: 14 Amerikan askeri, kendi tankı Besotten Jenny, Gangl, bir şoför ve bir kamyonun kasasında on kadar Alman topçu eri. Dünyanın en tuhaf kolonu, aynı yöne gidiyordu.

Kaleye 6 kilometre kalmışken SS bir barikatla yolu kesmeye çalıştı; kol barikatı dağıttı ve geçti.

Akşamüstü kalenin kapısında görülen manzarayı, içindeki Fransızlar ömürleri boyunca anlattılar. Bir Amerikan tankı avluya giriyor, arkasından Alman üniformalı askerler iniyor ve bu iki grup birlikte savunma mevzisi kurmaya başlıyor. Lee tankı tek girişe, ana kapının önüne yerleştirdi; o daracık boğazı tıkamak, kalenin tek gerçek avantajıydı.

Sonra beklenmedik bir kişi daha katıldı. Kalenin bulunduğu köyde, aldığı yaraların tedavisi için izinli bulunan bir Waffen-SS, yani SS'in silahlı birliklerine mensup yüzbaşı vardı: Kurt-Siegfried Schrader. Aylar içinde kaledeki Fransızlarla tanışmış, onların güvenini kazanmıştı. Çağrıldığında geldi, tutukluların savunmasını örgütlemeyi üstlendi ve karısıyla çocuklarını da kaleye getirdi; çünkü artık en güvenli yerin orası olduğunu düşünüyordu.

Lee o akşam elindekini saydı. Yüksek ama mazgalsız duvarlar, tek kapı, sayılı el bombası, sınırlı cephane, otuzu biraz geçen savaşabilir adam. Fransızlara mahzene inmelerini emretti. Fransızlar emri dinlemedi.

Gece boyunca kimse uyumadı. Karanlıkta bir SS keşif unsuru kaleyi rahatsız etti; duvarların dibine kadar sokulup ateş açtılar, sonra çekildiler, sonra başka bir noktadan yine denediler. Yaptıkları şey basitti: savunmanın zayıf tarafını bulmak. Gangl telefona sarıldı, Wörgl'den, direniş önderi Alois Mayr'dan takviye istedi. Gelen takviye iki Alman askeri ve Hans Waltl adında bir gençti.

Şafakta asıl taarruz başladı. Tepelerdeki mevzilere yerleşen güç, On Yedinci SS Panzergrenadier Tümeni'nden gelen, başlarında Georg Bochmann adlı bir SS albayının bulunduğu 100 ile 150 arasında askerdi. Yanlarında makineli tüfekler, kamyonlar ve bir 88'lik top vardı.

88'lik, İkinci Dünya Savaşı'nın en bilinen namlusudur; uçaksavar olarak tasarlanmış, tank delmekte de ustalaşmış bir top. O sabah Itter Kalesi'ne doğrulttuğu şey ise ne uçaktı ne zırhlı tümen; 1878'de bir piyanistin konukları için onarılmış bir binaydı. Mermiler duvarlara girdikçe kalenin içi sarsıldı, tavanlardan ve duvarlardan tuğla kopup düştü; düşen parçalardan biri Schrader'in karısını yaraladı.

Avludaki Sherman, makineli tüfekleriyle yola ateş ederek saatlerce savunmayı taşıdı. Sonra 88'lik onu buldu. Tanka bir mermi isabet etti; o anda içinde yalnızca bozulan radyoyu onarmaya çalışan telsizci vardı ve yaralanmadan dışarı çıkmayı başardı. Jenny yanmaya başladı. Bu, savunmanın en güçlü silahını kaybetmesi anlamına geliyordu; ama daha kötüsü, Lee'nin Amerikan birlikleriyle tek telsiz bağlantısı da o tankın içindeydi. Kaleden dışarıyla konuşmak için elde kalan tek araç, hâlâ çalışan telefon hattıydı.

Taarruz sürerken Fransızlar mahzene inmedi. Depodan aldıkları tüfeklerle pencerelere ve duvar diplerine dağıldılar; aralarında yetmişini geçmiş Michel Clemenceau da vardı. Böylece surların üzerinde, tarihin başka hiçbir yerinde tekrarlanmayan bir karışım oluştu: Amerikan tankerleri, Alman ordusu topçuları, izinli bir SS yüzbaşısı, Avusturyalı bir direnişçi genç, Çek ve Yugoslav tutuklular ve Fransa'nın eski devlet adamları; hepsi aynı duvarın arkasında, hepsi aynı tepelere ateş ediyor.

Öğleye doğru durum kötüydü. Cephane azalıyordu, çevre tamamen kuşatılmıştı, SS unsurları duvarlara yaklaşıyordu. Telefonla iletilen bilgiler sayesinde Yüz Kırk İkinci Piyade Alayı kalede olup bitenin ciddiyetini anlamıştı, ama bir kurtarma kolunun dar dağ yolunda nereye, hangi mevzilere dikkat ederek geleceği belirsizdi. Birinin o bilgiyi elden götürmesi gerekiyordu.

Lee, kaledeki en iyi koşucuya baktı. Jean Borotra, tenis kortlarında bir kuşağın en hızlı ayaklarından biri olarak tanınmıştı; 1926'da Wimbledon'da tekler şampiyonu olmuştu. Şimdi kırk altı yaşındaydı. Lee ona, duvardan atlayıp SS mevzilerinin arasından geçerek Amerikan hatlarına ulaşmasını önerdi. Borotra kabul etti.

Duvardan aşağı atladı ve koştu. Ateş açıldı, ıskalandı. Ağaçların, taşların ve çukurların arasından, pusuların ve makineli yuvalarının arasından geçip aşağıya indi ve Amerikan hatlarına sağ vardı. Orada, Yüz Kırk İkinci Piyade Alayı'na iliştirilmiş Kanadalı bir muhabir onu yüzünden tanıdı; genç adamın adı René Lévesque'ti. Borotra bilgiyi aktardı. Sonra bir şey istedi: bir Amerikan üniforması. Üniformayı giydi ve kurtarma koluyla birlikte, kurtarılmak üzere olduğu kaleye geri döndü.

Takviye kol saat 16.00 civarında kaleye ulaştı. Tanklarıyla yola girdiğinde iş çabuk bitti; tepelerdeki SS mevzileri dağıldı, yaklaşık 100 SS askeri esir alındı. Taarruz edenlerin kayıpları hiçbir zaman tam olarak sayılmadı. Savunanların kaybı dört yaralı ve bir ölüydü.

O tek ölü Josef Gangl'dı.

Çatışmanın en sıkıştığı anlardan birinde, Paul Reynaud ateş hattında kalmıştı. Fransa'nın savaşa devam etmek isteyen eski başbakanı, bir Alman topunun dövdüğü avluda, açıkta duruyordu. Gangl onu oradan çekmek için yanına gitti. Bir keskin nişancının 7,92 milimetrelik Mauser kurşunu onu buldu. Otuz dört yaşındaydı; on yedi yıllık asker, iki cephenin gazisi, Altın Alman Haçı sahibi bir Alman binbaşısı, Fransız bir devlet adamını kurtarmaya çalışırken, Amerikan bayrağının dalgalandığı bir kalenin avlusunda öldü.

Tarih 5 Mayıs 1945'ti. Hitler'in ölümünden beş gün, Almanya'nın kayıtsız şartsız teslim olmasına iki gün kalmıştı.

Fransızlar aynı akşam kaleden çıkarıldı. Yolculuk uzun sürmedi; 10 Mayıs'ta Paris'teydiler. Beş yıl boyunca aynı koridorlarda birbirine selam verip ayrı köşelere çekilmiş insanlar, memleketlerine döndüklerinde yine ayrı yollara gittiler, ama hepsi bir ömür boyu aynı günü anlattı.

Sonrası, her birinin kendi hayatında ayrı bir cümle oldu. Léon Jouhaux, uluslararası işçi hareketi ve barış için verdiği emekle 1951'de Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Paul Reynaud siyasete döndü, Fransız parlamentosunda yeniden görev yaptı ve Avrupa'nın birleşmesi fikrinin savunucuları arasında yer aldı. Jean Borotra tenise döndü, uzun bir ömür sürdü ve 1994'te, 95 yaşında öldü. Kaleden koşarken bilgisini aktardığı o Kanadalı muhabir, René Lévesque, yıllar sonra Québec'in başbakanı olacaktı.

Jack Lee yüzbaşılığa terfi etti ve kalenin savunması için Amerika'nın en yüksek cesaret nişanlarından biri olan Distinguished Service Cross, yani Üstün Hizmet Haçı ile ödüllendirildi. Savaştan sonra memleketi New York eyaletine döndü; 1973'te öldü. Kurt-Siegfried Schrader Amerikalılarca tutuklandı ve parti üyeliği nedeniyle iki yıl ceza aldı; Itter'de yaptıkları göz önünde tutulunca cezası kısaltıldı, serbest bırakıldı, 1953'te Kuzey Ren-Vestfalya'da memur olarak çalışmaya başladı ve 1990'ların ortasında hayatını kaybetti.

Gangl'ın adı ise Wörgl'de kaldı. Kasabanın sokaklarından biri onun adını taşıyor; Avusturya direnişinin kahramanları arasında anılıyor. Bu, kolay bir kabul değildi: aynı adam, aynı yıl, bir tarafta işgalci ordunun madalyalı subayı, diğer tarafta kasabasını o ordunun kalıntılarından koruyan bir direnişçiydi. Avusturya onu hangi sıfatla anacağına karar vermek zorunda kaldı ve son günlerindeki tercihine göre karar verdi.

Kalenin kendisi savaştan sonra hızla bakımsız kaldı. 1950'de özel bir alıcı tarafından satın alındı, bir süre lüks otel olarak işletildi, sonra tekrar el değiştirdi; 1985'ten bu yana özel mülk ve ziyarete kapalı. Tirol'ün dağ yolundan geçerken yukarıya bakan birinin orada ne olduğunu anlamasına yardım edecek hiçbir büyük anıt yok.

Bu olay uzun yıllar askeri tarihin dipnotlarında kaldı. Daha geniş bir okur kitlesine ulaşması, Amerikalı yazar Stephen Harding'in 2013'te yayımlanan ve Türkçeye "Son Savaş" diye çevrilebilecek The Last Battle adlı kitabıyla oldu. Harding'in açığa çıkardığı belgelerle beraber, Itter Kalesi'nin İkinci Dünya Savaşı içinde ne kadar aykırı bir yer tuttuğu da netleşti: bu, Amerikalı ve Alman askerlerin aynı tarafta, yan yana savaştığı bilinen yalnızca iki olaydan biri ve görevde bir Waffen-SS mensubunun müttefik safında çarpıştığı bilinen tek olay.

Hikâyenin gerçek ağırlığı, o aykırılığın nasıl ortaya çıktığında. Kimse masa başında bir ittifak kurmadı. Bir Yugoslav elektrikçi, kime vereceğini bilmediği bir mektupla 64 kilometre yürüdü. Bir Çek aşçı bisikletiyle dağdan indi. Bir Alman binbaşı, emrine aykırı davranıp kasabasında kaldı. Bir Amerikan teğmeni, karşısındaki düşman subayına inanmayı seçti. Bir SS yüzbaşısı, tanıdığı insanların yanında durdu. Tarih kitaplarının büyük başlıkları bu kararların hiçbirini öngörmez; çünkü büyük başlıklar orduları anlatır, insanları değil. 5 Mayıs 1945'te Itter Kalesi'nin surlarında olan şey, savaşın en son saatlerinde düşman ile müttefik arasındaki çizginin, yukarıdan verilen emirlerle değil, dağ başındaki bir avuç insanın tek tek verdiği kararlarla yeniden çizilmesiydi.

Nöron History'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.