← Nöron History

Nika: The Five Days That Gave Birth to Hagia Sophia

2026-09-22 · 22 dk

Recounts how, in January of the year five hundred thirty-two in Constantinople, the Blue and Green racing factions joined forces after a botched execution and burned the capital for five days; how Emperor Justinian, already preparing to abandon his throne and flee, was kept in place by Theodora's words; and how the revolt was brought to an end behind the closed gates of the Hippodrome. The episode reaches on to the new Hagia Sophia rising from the ashes of the burned city, and to an emperor whose power was never questioned again.

byzantiumrevoltjustinianconstantinoplehagia sophia

Bölüm metni

On the thirteenth of January, five hundred thirty-two, an executioner bungled his work; the rope broke, and two condemned men escaped. Six days later half of the world's greatest city was ash, and the sand of the Hippodrome was covered with thirty thousand bodies. In the five days in between, an emperor gave up his throne, took it back, and raised over the burned city the dome that still stands today.

532 yılının ocak ayında Konstantinopolis, dünyanın en kalabalık şehriydi ve bu kalabalığın konuşabileceği tek bir yer vardı. Sarayın kapıları halka kapalıydı. Senato, imparatorun iradesini onaylayan bir salondan ibaretti. Vergi memurunun karşısında itiraz etmek, çoğu zaman itiraz edenin kendisini bitiren bir iş olurdu. Ama şehrin göbeğinde, Büyük Saray'ın duvarına yapışık duran uzun bir at yarışı pisti vardı ve orada, yılda birkaç kez, imparator kendi tebaasıyla aynı havayı soluyordu. Hipodrom, bu şehrin tek mikrofonuydu.

Yapının büyüklüğünü hayal etmek bugün zor. Yaklaşık 450 metre uzunluğunda, ortasında bir set, setin üzerinde Mısır'dan getirilmiş bir dikilitaş ve Delfi'den sökülüp taşınmış tunç bir yılanlı sütun. Basamaklarda on binlerce kişi. Pistin bir ucunda arabaların fırladığı kapılar, uzun kenarında ise kathisma denen imparatorluk locası. O loca, sarayın içinden gizli bir merdivenle çıkılan bir balkondu; imparator halkın arasına inmeden, yine de halkın gözünün içine bakarak oraya çıkabiliyordu. Tam olarak bunun için tasarlanmıştı: yakınlık kadar mesafe de mimarinin bir parçasıydı.

Yarışlar dört renkli takım arasında koşulurdu ama iki yüzyıldır iş fiilen ikiye inmişti. Maviler ve Yeşiller. Bunlar bugün anladığımız anlamda taraftar gruplarından çok daha fazlasıydı. Kendi kasaları, kendi yöneticileri, kendi koro şefleri vardı. Şehirdeki törenlerde imparatoru hangi sırayla ve hangi sözlerle alkışlayacakları protokole bağlanmıştı. Bir imparator tahta çıktığında onu Hipodrom'da renkler selamlardı; bir vali görevden alındığında bunu ilk renkler duyurur, bir vergi ağır geldiğinde ilk renkler homurdanırdı. Alkış, bu şehirde siyasetin dilbilgisiydi.

Ve bu grupların genç üyeleri kendilerini sokakta da belli ederdi. Dönemin tarihçisi Prokopios, partili delikanlıların saçlarını şakaklardan kazıtıp ensede uzun bıraktığını, kollarını bilekte dar, omuzda aşırı bol tuniklerle dolaştığını, geceleri silah taşıdıklarını yazar. Şehrin bazı mahallelerinde karanlıktan sonra yürümek, hangi rengi tuttuğunuzu bilmeyi gerektiriyordu. Renk, sadece bir tercih değil, bir adres bilgisiydi.

Tahtta Justinianus vardı. Amcası Justinus'un ardından 527'de tek başına imparator olmuş, yanına eşi Theodora'yı almıştı. Yönetim, alışılmışın dışında bir hızla çalışıyordu. Hukukçu Tribonianus, imparatorluğun yüzyıllara yayılmış, birbiriyle çelişen yasa yığınını tek bir derlemeye indiriyordu; bu iş Roma hukukunu bugüne taşıyacak metni üretecekti ama o sırada saraydan başka kimsenin ilgilendiği bir konu değildi. Halkın ilgilendiği şey, bu hızlı yönetimin faturasıydı. Doğu'da İran'la savaş sürüyordu, savaş para istiyordu ve parayı toplayan adamın adı Kapadokyalı Ioannes'ti.

Ioannes, maliyenin başına getirilmiş, okuma yazması zayıf ama sayı sayması çok güçlü bir taşralıydı. Vergiyi arttırmakla kalmamış, tahsilat yöntemlerini de sertleştirmişti. Tribonianus için ise şehirde dolaşan söylenti şuydu: para verene yasa yazıyor, para verene yasa değiştiriyor. Şehir prefekti Eudaimon da üçüncü isim olarak bu listeye eklenmişti; sokaktaki asayişten, yani tutuklamalardan ve idamlardan sorumluydu.

Bu üç isme karşı biriken öfkenin Hipodrom'da nasıl ses bulduğunu gösteren tuhaf bir belge var. Kaynaklarda korunmuş, tarihlendirmesi bugün hâlâ tartışılan bir karşılıklı konuşma bu. Yeşiller locaya doğru bağırıyor, imparatorun sözcüsü cevap veriyor. Yeşiller önce saygı formüllerini eksiksiz söylüyor, sonra bir saray görevlisinden şikâyet ediyor, sonra dertlerini sıralıyor. Sözcü sertleşiyor. Yeşiller de sertleşiyor. Konuşma, "vaftiz olmamış olsaydım keşke" diyecek kadar ağır bir yere gidiyor ve sonunda Yeşiller topluca pisti terk ediyor. O gün kan akmıyor. Ama o gün, bir şeyin nasıl yapılacağı öğrenilmiş oluyor: bu locadaki adama, ancak burada ve ancak hep birlikte bağırılabilir.

Ocak ayının ilk haftasında şehir tam da böyle bir gerilimin içindeydi. Renkler birbirine düşmandı, ikisi de saraya küskündü ve prefekt Eudaimon sokak kavgalarını bitirmeye kararlıydı. Kararlılığı, yakın tarihin en pahalı idam kararını doğuracaktı.

Eudaimon, sokak çatışmalarında adam öldürmekten yakalananları toplattı. Tutukluların bir kısmı Mavi, bir kısmı Yeşildi; prefekt ikisini de aynı torbaya koyarak tarafsızlığını ispat ettiğini düşünüyordu. Yedi kişi ölüme mahkûm edildi. İnfaz yeri, Haliç'in karşı kıyısıydı; bugün Galata dediğimiz yamacın eteği. Ocak ayının 10'unda mahkûmlar kayıkla karşıya geçirildi.

Dördü kılıçla idam edildi. Kalan üçü için darağacı hazırdı. İlkinin altındaki düzenek çöktü ve adam yere düştü. İkincisinde aynı şey oldu. Kaynakların anlattığına göre yere düşen iki adamdan biri Mavi, öbürü Yeşildi. Cellatlar ipi yeniden hazırladı, mahkûmları yeniden yukarı çıkardı ve düzenek yine tutmadı.

Bu noktada olayı izleyen kalabalığın tepkisi, meselenin hukuktan çıkıp başka bir alana geçtiğini gösterir. Seyirciler bağırmaya başladı. Yakındaki Aziz Konon Manastırı'ndan keşişler indi, iki adamı aldı, bir kayığa bindirdi ve Haliç'i geçip onları Aziz Lavrentius Kilisesi'ne sığındırdı. Kilise, kanunen dokunulmazdı. Eudaimon askerlerini gönderip kiliseyi kuşattı; içeri girip sığınmacıyı almak da, dışarı çıkarmadan bırakmak da olmayacağı için asker kapıda bekledi.

Şehirde konuşulan şey artık iki katilin akıbeti değildi. İki kez kopan ipi insanlar bir işaret olarak okudu: gökyüzü bu idamı istemiyordu ve prefekt hâlâ diretiyordu. Üstelik kurtulanlardan biri Maviydi, biri Yeşil. Yıllardır birbirinin kafasını yaran iki grup, ilk kez tamamen aynı şeyi istiyordu.

Ocak ayının 13'ü, takvimde yarış günüydü. Hipodrom doldu. Locada Justinianus vardı. Yarışlar başladı ve her koşunun arasında basamaklardan aynı istek yükseldi: o iki adamı bağışla. Maviler bağırdı, Yeşiller bağırdı, sonra ikisi birden bağırdı. Locadan cevap gelmedi. Bu, imparatorluk protokolünde bilinen bir taktikti; sessizlik, talebi yok saymanın en kibar biçimiydi.

Yarışlar ilerledi. Kaynaklar, 22'nci koşuya gelindiğinde tribünlerdeki sesin değiştiğini söyler. Kalabalık "Mavi" ya da "Yeşil" diye bağırmayı bıraktı. Bunun yerine, o güne kadar yarışçıları yüreklendirmek için kullanılan tek bir kelimeyi hep birlikte söylemeye başladı: Nika. Yunancada "yen" demek; "kazan", "üstün gel". Bir tribün tezahüratıydı. O akşamdan itibaren bir ayaklanmanın adı oldu.

Kalabalık pistten dışarı aktı. İlk hedef prefektliğin binasıydı. Kapılar kırıldı, tutuklular salıverildi, bina ateşe verildi. Şehrin en kalabalık gününde, en merkezî noktasında, güvenlik güçleri birdenbire azınlıktaydı. Yangın rüzgârla birlikte kuzeye, imparatorluk merkezinin tam kalbine doğru yürümeye başladı.

Konstantinopolis'in merkezi ahşap değildi ama ahşaba muhtaçtı: çatı kirişleri, galerilerin döşemeleri, dükkânların tezgâhları, revakların üstü. Ateş bunları buldu.

O gece ve ertesi gün yanan yerlerin listesi, bir şehrin gurur duyduğu her şeyin listesidir. Sarayın tören kapısı Khalke yandı. Senato binası yandı. Şehrin en gösterişli hamamı olan Zeuksippos Hamamı yandı; içinde antik dünyanın dört bir yanından toplanmış, şairlerin tek tek betimlediği tunç heykeller vardı, hepsi eridi. Sampson Hastanesi yandı ve kaynaklara göre hastalar içeride kaldı. Aziz İrini Kilisesi yandı. Ana caddenin iki yanındaki sıra sıra revaklar yandı.

Ve Büyük Kilise yandı.

O gün Ayasofya'nın yerinde duran yapı, bugün gördüğümüz bina değildi. Theodosius döneminde yapılmış, 415'te ibadete açılmış, sütunlu, ahşap çatılı, uzunlamasına bir bazilikaydı. Şehrin baş kilisesiydi; patrik orada ayin yapar, imparator orada taç giyerdi. Ahşap çatı tutuştuğunda yapının kaderi belliydi. Sabaha, imparatorluğun en kutsal binasından geriye kararmış duvarlar, devrilmiş sütunlar ve soğumamış bir kül tabakası kaldı.

Yangının hemen ertesinde Justinianus geri adım attı. Ocak ayının 14'ünde üç adamı birden görevden aldı: maliyenin başındaki Kapadokyalı Ioannes'i, hukukçu Tribonianus'u ve prefekt Eudaimon'u. Yerlerine, halkın itirazı olmayan isimler getirildi. Klasik bir hamleydi; öfkenin hedefini imparatordan memura kaydırmak.

Ama artık geç kalınmıştı. Talep bir kez kabul edilince kalabalık şunu öğrendi: bağırınca oluyor. Yeni istek, üç memurun görevden alınması değildi. Yeni istek tahttı.

Ayaklanmanın önündeki tek eksik, imparatorun yerine konacak bir isimdi ve şehirde o isim hazır duruyordu. Hypatius, Justinianus'tan önceki kuşağın imparatoru Anastasius'un yeğeniydi. Kardeşi Pompeius'la birlikte saraya yakın, saygın, yaşlı ve son derece isteksiz bir adamdı. Justinianus önce ikisini sarayın içinde tuttu, sonra güvenmeyip dışarı gönderdi. Bu, ayaklanmanın aradığı adamı kapıya bırakmak demekti.

Ocak ayının 18'i, beşinci gündü. Justinianus son bir şeyi denedi. Hipodrom'a çıktı; elinde İncil vardı. Kalabalığa yemin etti: kimse cezalandırılmayacaktı, suç kendisindeydi, isteklerini baştan kabul etmeliydi. Tribünlerin bir kısmı sustu. Büyük kısmı ise adını bile duymak istemediğini bağırarak gösterdi. İmparator locadan çekildi.

Aynı gün Hypatius evinden alındı. Karısı Maria, kaynakların anlattığına göre kocasının koluna yapışıp kalabalığın onu ölüme götürdüğünü haykırarak direndi; kalabalık kadını kenara itti. Hypatius, Konstantinos Forumu'na getirildi. Orada tören için gereken hiçbir şey yoktu; ne taç vardı, ne mor manto, ne patrik. Bulunan tek şey altın bir gerdanlıktı. Onu yeni imparatorun başına geçirdiler, bir kalkanın üzerine kaldırdılar ve alkışladılar. Sonra hep birlikte Hipodrom'a yürüdüler; Hypatius, Justinianus'un beş gün önce oturduğu locaya oturdu.

Söylenir ki Hypatius o sırada saraya haber yollamış, ayaklananların tamamının tek bir yerde toplandığını bildirmek istemiştir. Haberi götüren adama yolda birisi imparatorun şehirden kaçtığını söylemiş, adam da geri dönmüştür. Haber yerine hiç ulaşmadı. O saatlerde Justinianus hâlâ saraydaydı ve gerçekten de gitmeyi düşünüyordu.

Sarayın deniz kapısındaki iskelede gemi hazırdı. Hazineden taşınabilecek kadarı sandıklara konmuştu. Boğaz'ın karşısına ya da Marmara kıyısındaki sadık bir şehre geçmek, orada taşradan asker toplayıp geri dönmek, Roma tarihinde yüzlerce kez denenmiş bir plandı. Salonda toplanan danışmanların çoğu bu planı savunuyordu.

Prokopios, o toplantıda bir kişinin karşı çıktığını yazar: Theodora.

Theodora'nın o odada söyledikleri, elimizdeki en ünlü Bizans konuşmasıdır ve tarihçinin kaleminden geçtiği için birebir tutanak sayılamaz. Ama özü nettir. Kadının konuşmasının erkeklerin arasında hoş karşılanmadığını bildiğini, buna rağmen konuşacağını söyledi. Kaçmanın mümkün olduğunu kabul etti: gemi orada, deniz açık, para hazır. Sonra asıl soruyu sordu. Kaçtıktan sonra hayatta kalmanın bedeli neydi? Yıllarca, bir gün kendisine efendi diyen insanların yüzüne bakamadan yaşamak. Ve sözü, kendi devrinde dolaşan eski bir söze bağladı: morluk, yani imparatorluk kaftanı, güzel bir kefendir.

Toplantı bitti. Gemi kaldı.

Bundan sonrası bir gecede kurulmuş bir askerî plandır ve şehirde o gün üç adamın bulunması sayesinde uygulanabilmiştir. Belisarius, İran cephesinden yeni dönmüştü ve yanında kendi muhafız birlikleri vardı. Mundus, Balkanlar'ın askerî komutanıydı; tesadüfen şehirdeydi ve emrinde Herul savaşçıları vardı. Bunlar şehirli askerler değildi; renklerle akrabalıkları, mahalleleri, borçları yoktu. Kalabalığa ateş etmeleri istendiğinde tereddüt etmeyeceklerdi.

Üçüncü adam Narses'ti. Sarayın hadım baş görevlisiydi ve elinde bir kese altınla Hipodrom'un Mavi tribünlerine gönderildi. Söyleyeceği şey basitti: Justinianus yıllardır Mavileri kollamıştı; tahta çıkarmaya çalıştıkları adam ise Anastasius'un yeğeniydi, yani geleneksel olarak Yeşillerin yakın durduğu bir hanedanın adamıydı. Altın da bu hatırlatmanın yanında gitti. Basamaklarda önce bir kıpırdanma, sonra bölünme başladı. Beş gündür tek ağızdan bağıran kalabalık, tam da son anda yeniden iki renge ayrıldı.

Sonra kapılar açıldı. Belisarius askerleriyle yanmış saray yapılarının arasından pistin bir yanına indi. Mundus, Herulleriyle birlikte karşı taraftaki kapıdan girdi; o kapının adı, ölen arabacıların taşındığı yer olduğu için zaten Ölüm Kapısı'ydı.

Hipodrom, içindekileri korumak için değil, tutmak için tasarlanmış bir yapıydı. Dar çıkışlar, yüksek duvarlar, tek yönlü merdivenler. İçerideki on binlerce kişi silahsızdı, örgütsüzdü ve büyük kısmı beş gündür ayaktaydı. Askerler iki taraftan aynı anda ilerledi.

Prokopios, o gün Hipodrom'da ölenlerin sayısını 30 bin olarak verir. Başka bir çağdaş kaynak daha yüksek bir rakam söyler. Hangisi doğru olursa olsun, bu, tek bir şehirde tek bir günde, tek bir yapının içinde gerçekleşmiş en ölümcül olaylardan biridir. Akşam olduğunda pistin kumu ceset taşımaktan geçilmiyordu.

Hypatius ve Pompeius locada yakalandı, imparatorun huzuruna çıkarıldı. Hypatius kendisinin zorla götürüldüğünü, kalabalığı oyalamaya çalıştığını, saraya haber göndermeyi denediğini anlattı. Justinianus önce bağışlamayı düşündüğü söylenir; sonuçta ikisi de akrabası sayılırdı ve yaşlıydılar. Ertesi gün ikisi de idam edildi, cesetleri denize atıldı, malları hazineye geçirildi. Yıllar sonra Justinianus mallarının bir bölümünü ailelerine geri verdi; hanedan kanına karşı işlenmiş bir sertliğin sonradan yumuşatılması, o dönemde alışıldık bir hesaplaşma biçimiydi.

Altıncı günün sabahında şehrin merkezi kömürdü, tahtta hâlâ aynı adam oturuyordu ve Büyük Kilise'nin bulunduğu yerde bir enkaz vardı.

Justinianus, yangının küllerini soğumaya bırakmadı. Ayaklanmanın bastırılmasından yaklaşık 40 gün sonra, 23 Şubat 532'de, yanan kilisenin yerinde inşaat başladı. Ve başlayan şey, yananın kopyası değildi.

İmparator işi iki kişiye verdi ve bu seçim, bu hikâyedeki en beklenmedik karardır. Seçtiği adamlar, ömrünü kilise inşa ederek geçirmiş ustalar değildi. Tralleisli Anthemios ve Miletoslu İsidoros, kendi çağlarının en iyi matematikçileriydi. Anthemios koni kesitleri ve yakıcı aynalar üzerine yazmış bir geometri adamıydı. İsidoros, Arşimet'in metinlerini derleyip öğrencilerine okutan, kubbe geometrisi üzerine ders veren bir hocaydı. İkisi de Anadolu'nun batısından geliyordu ve ikisi de, taşın nasıl yığılacağından çok kuvvetin nasıl aktığıyla ilgileniyordu.

Önlerindeki problem, o güne kadar bu ölçekte çözülmemişti. Bir kubbe, doğal olarak bir daire üzerine oturur; oysa bir kilisenin ayin düzeni kare bir orta alan ister. Kareyle daireyi buluşturmanın yolu, köşelere yerleştirilen ve yukarı doğru genişleyerek kubbenin oturacağı çemberi oluşturan küresel üçgenlerdir. Bugün pandantif diyoruz. Ayasofya, bu çözümün böylesine büyük bir açıklıkta kullanıldığı ilk yapıdır ve mimarlık tarihinde bir yapının aynı anda hem deneme hem de zirve olması nadirdir.

Kubbe, zemine göre yaklaşık 55 metre yükseklikte durur ve açıklığı yaklaşık 31 metredir. Ağırlığı dört devasa ayağa iner, oradan da doğu ve batıdaki yarım kubbelere dağılır. Yarım kubbeler sayesinde iç mekân, kubbenin altında bitmez; uzunlamasına akar. Böylece Roma bazilikasının uzunluğu ile merkezî kubbeli yapının odağı tek bir hacimde birleşir. Bu birleşme, sonraki bin beş yüz yıl boyunca hem Doğu kiliselerinin hem de Osmanlı camilerinin ana şemasını verecekti.

Ve kubbenin eteğine, çepeçevre 40 pencere açıldı. Bunun yapısal bir bedeli vardır; tam da yükün toplandığı yerde duvarı delersiniz. Ama görsel karşılığı, binayı gören herkesin ilk cümlesini belirledi. İçeriden bakıldığında kubbe duvara oturuyormuş gibi görünmez; ışıktan bir halkanın üzerinde durur. Prokopios, imparatorun yapılarını anlattığı kitabında bu izlenimi tek bir cümleyle tarif eder: kubbe yerden yükselmiyor, gökten altın bir zincirle sarkıtılmış gibi duruyor.

İnşaat 5 yıldan biraz uzun sürdü. İmparatorluğun her yerinden taş getirildi; Mısır'dan porfir, Teselya'dan yeşil damarlı mermer, eski tapınaklardan sökülmüş sütunlar. 27 Aralık 537'de kilise törenle açıldı. Anthemios o günü göremedi; işin ortasında öldü.

Sonrası, matematikçilerin cesaretinin bedelini de gösterir. 553 ve 557 depremleri yapıyı sarstı; 7 Mayıs 558'de kubbenin doğu tarafı çöktü ve altındaki her şeyi yıktı. Onarımı, Miletoslu İsidoros'un yeğeni olan genç İsidoros üstlendi. Yeni kubbeyi daha dik, daha yüksek ve daha hafif yaptı; yani ilk tasarımın en gözü kara yanını geri çekti. Kilise 24 Aralık 562'de yeniden açıldı ve bugün gördüğümüz kubbe, o ikinci kubbedir.

Bu hikâyenin asıl tuhaflığı şurada. 532 ocağında ayaklanan insanların hiçbirinin amacı bir kilise yaptırmak değildi. İki mahkûmun bağışlanmasını istediler, bir vergi memurunun gitmesini istediler, sonunda imparatorun gitmesini istediler. Hiçbirini kalıcı olarak elde edemediler. Justinianus tahtta kaldı, görevden aldığı maliye bakanını birkaç yıl içinde geri çağırdı, hukuk derlemesi tamamlandı. Hipodrom bir süre kapalı kaldı, yarışlar yeniden başladığında renklerin siyasi ağırlığı bir daha eski düzeyine çıkmadı. Şehrin tek mikrofonu, kullanıldığı için kapatıldı.

Geriye kalan şey, yangının açtığı boşluktu. O boşluk olmasaydı, yerinde 100 yıldır duran ahşap çatılı bazilika muhtemelen birkaç yüzyıl daha duracak, kimse dört ayağın üzerine 31 metrelik bir kubbe oturtmayı denemeyecekti. Bir şehri yakan beş gün, dünyanın en çok taklit edilen iç mekânını mümkün kıldı.

Bugün o yapının önünde duran uzun, ağaçlıklı meydan, Hipodrom'un pistidir. Setin üzerindeki dikilitaş ve tunç yılan hâlâ oradadır; basamaklar, duvarlar, Ölüm Kapısı yoktur. İnsanlar o alanda yürürken çoğunlukla ayaklarının altındaki şeyin ne olduğunu bilmez. Karşılarındaki kubbeyi ise, adını bile bilmedikleri iki matematikçinin gökten sarkıttığı o çemberi, 1500 yıldır herkes görüyor.

Nöron History'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.