← Nöron History

The Crusade That Never Reached Jerusalem: A City Broken by a Bill

2026-09-19 · 21 dk

Recounts how the Fourth Crusade, which set out between twelve hundred two and twelve hundred four to recover Jerusalem, sacked Christian Zara and then Constantinople because it could not pay the shipping debt it owed Venice. The episode ranges from a fleet ordered far too large to the bargaining of the blind Doge Enrico Dandolo, from the three days of plunder in April twelve hundred four to the fact that Byzantium never recovered.

fourth crusadeconstantinoplevenicebyzantium1204

Bölüm metni

The army that set out to save the Holy Land never arrived. Before it sailed it had signed for a shipping bill far larger than it could ever pay — and that debt turned its sword on the greatest city in Christendom.

1201 baharında Venedik'e altı elçi geldi. Şampanya, Flandre ve Blois kontlarının adına konuşuyorlardı; içlerinden biri, sonradan olan biteni kaleme alacak olan Geoffroi de Villehardouin'di. Ceplerinde boş bir yetki belgesi vardı: efendileri, bu adamların imzalayacağı her şeye peşinen razıydı. İstedikleri şey basitti. Kudüs 1187'de kaybedilmişti, yeni bir sefer hazırlanıyordu ve bu sefer karadan değil denizden gidilecekti. Denizden gitmek için gemi gerekiyordu. Batı Avrupa'da bir orduyu Akdeniz'in öbür ucuna taşıyabilecek tek filo Venedik'teydi.

Venedik'i o sırada Enrico Dandolo yönetiyordu. Doksanına dayanmış, gözleri görmeyen bir adamdı; körlüğünün Konstantinopolis'te uğradığı bir saldırıdan mı kaldığı, yoksa yaşlılığın mı işi olduğu bugün bile tartışılır. Kesin olan, zihninin son derece açık olduğudur. Elçileri dinledi, bir hafta düşünmek istedi, sonra meclisine ve halkına danıştı. Aziz Markos Meydanı'nda toplanan kalabalığın önünde anlaşma okundu ve onaylandı.

Sözleşme, ortaçağın en ayrıntılı taşımacılık kontratlarından biriydi. Venedik, 4.500 şövalyeyi, 4.500 atı, 9.000 silahtarı ve 20.000 piyadeyi, yani toplam 33.500 adamı taşıyacaktı. Buna 9 aylık erzak dahildi. Fiyat, adam başına 2, at başına 4 gümüş mark olarak hesaplanmıştı; toplam tam 85.000 mark ediyordu. Bu, yaklaşık 20 ton gümüş demekti. Venedik ayrıca 50 savaş kadırgasını da kendi masrafıyla sefere katacak, karşılığında ele geçirilecek her şeyin yarısını alacaktı. Kalkış tarihi 29 Haziran 1202 olarak belirlendi.

Bu rakamların neye mal olduğunu anlamak için Venedik'in ne yaptığına bakmak gerekir. Şehir, bir yıl boyunca neredeyse bütün ticari faaliyetini durdurdu. Tersane tam kapasite çalıştı. At taşımak için özel gemiler yapıldı: yan tarafında kapaklar olan, atları kıyıya saldırı düzeninde çıkarabilen ağır teknelerdi bunlar. Binlerce denizci, kalafatçı, marangoz ve yelken ustası bu işe koşuldu. Venedik, bir seferin lojistiğini üstlenmiyordu; bir yıllığına kendi ekonomisini bir başkasının savaşına rehin veriyordu.

Sorun, sözleşmenin yanlış bir sayı üzerine kurulmuş olmasıydı. 33.500 rakamı, elçilerin tahminiydi. Kimse Avrupa'daki her baronun ne yapacağını bilemezdi. 1202 yazında Venedik'e gelen haçlı sayısı, beklenenin üçte biri kadardı; tarihçilerin çoğu 12.000 civarında bir rakamda birleşir. Geri kalanlar hiç yola çıkmamış ya da Marsilya ve Apulya limanlarından kendi başlarına Doğu'ya geçmişti. Sefere katılmama kararı verenler için bu, kişisel bir tercihti. Venedik için ise felaketti: gemiler yapılmıştı, erzak alınmıştı, para harcanmıştı ve yük yoktu.

Haçlılar, şehrin karşısındaki Lido adasına yerleştirildi. Orada, her adamın kendi geçiş ücretini ödemesi istendi. Toplanabilen miktar 51.000 mark oldu. Açık 34.000 marktı. Liderler kendi gümüş takımlarını erittiler, altın kaplarını verdiler, borç aldılar; yine de yetişmedi. Villehardouin'in anlattığına göre ordunun içinde ciddi bir kırılma yaşandı: bazıları açığın kapanmamasına sevindi, çünkü sefer dağılırsa evlerine dönebileceklerdi.

Dandolo'nun teklifi tam bu noktada geldi. Venedik, kalan borcu erteleyebilirdi. Karşılığında haçlılar, yol üstünde Venedik'in kaybettiği bir şehri geri almakta yardımcı olacaklardı. Şehrin adı Zara'ydı, bugünkü adıyla Zadar; Dalmaçya kıyısında, Adriyatik'in doğu yakasında, Venedik'in deniz ticaret hattı üzerinde bir limandı. Birkaç yıl önce Venedik'ten kopup Macaristan kralına bağlanmıştı.

Ve Zara bir Hristiyan şehriydi.

Papa 3. Innocentius, seferin hem fikir babası hem de hukuki dayanağıydı. Bir Hristiyan şehrine saldırılmasını açıkça yasaklamıştı. Hatta Macaristan kralı Imre, kendisi de haç almış, yani seferi desteklediğini resmen ilan etmiş bir hükümdardı. Kilise hukuku açısından Zara'ya dokunmak, papanın himayesindeki bir toprağa saldırmak anlamına geliyordu.

Filo Ekim 1202'de demir aldı. Yaklaşık 200 gemi, Adriyatik'e açıldığında, Villehardouin'in bile sözcük bulmakta zorlandığı bir görüntü oluşturmuştu: kadırgaların ve nakliye teknelerinin arasında, direklere asılmış kalkanlar, rüzgârda açılmış sancaklar. Sonra o filo, Kudüs'ün tam ters istikametine döndü.

Zara'ya 10 Kasım'da varıldı. Şehir halkı surlara haç bezleri astı. Mesaj açıktı: biz de Hristiyanız, üstelik papanın koruması altındayız. Ordunun içinde bir bölük, bunu görünce savaşmayı reddetti. Sisteaux tarikatından Vaux-de-Cernay başrahibi Guy, papanın yasak mektubunu askerlerin önünde yüksek sesle okudu. Simon de Montfort adında bir baron, adamlarıyla birlikte saldırıya katılmayacağını bildirdi ve ordudan ayrıldı.

Kuşatma yine de başladı. Mancınıklar kuruldu, lağımcılar surların altını kazdı. Zara 24 Kasım 1202'de teslim oldu. Şehir, haçlılarla Venedikliler arasında ikiye bölündü ve yağmalandı. Kış boyunca orada kalındı; bu arada ganimet paylaşımı yüzünden iki taraf arasında kanlı kavgalar çıktı, yatıştırmak günler sürdü.

Roma'ya haber ulaştığında Papa'nın tepkisi sert oldu: sefere katılan herkesi aforoz etti. Sonradan, Frank baronlarının pişmanlık bildirmesi üzerine onların aforozunu kaldırdı; Venediklilerinkini kaldırmadı. Ama ordunun Venedik'siz yol alması imkânsızdı, dolayısıyla cezanın pratikte hiçbir karşılığı olmadı. Haçlı seferi, ilk hedefini Hristiyan bir şehirde bulmuş, papalık yasağını çiğnemiş ve bunun sonucunda hiçbir şey değişmemişti.

Zara'daki kış, ikinci ve çok daha büyük sapmanın hazırlandığı yerdir. Ordunun yanına genç bir adam geldi: Aleksios adında bir Bizans prensi. Babası 2. İsaakios, 1195'te kardeşi 3. Aleksios tarafından tahttan indirilmiş, kör edilmiş ve hapse atılmıştı. Genç Aleksios kaçmış, Batı'da destek arıyordu.

Teklifi, en hafif deyişle iddialıydı. Kendisini Konstantinopolis tahtına oturtan orduya 200.000 gümüş mark ödeyecekti. Kudüs seferine 10.000 asker katacak, Kutsal Topraklar'da sürekli olarak 500 şövalyenin masrafını üstlenecekti. Ve Doğu Kilisesi'ni Roma'nın otoritesine bağlayacaktı. Yani seferin parasal sorunu, askerî sorunu ve dinî meşruiyet sorunu, tek bir sapmayla çözülecekti.

200.000 mark, Venedik'e olan borcun iki katından fazlaydı. Ordunun içinde bu teklife karşı çıkanlar oldu, bir kısmı yine ayrıldı. Ama karar verildi. Filo 1203 baharında Zara'dan ayrıldı, Korfu'ya uğradı ve Marmara'ya yöneldi.

Bu yolculuğun hiçbir aşamasında kimse "Konstantinopolis'i yıkalım" demedi. Her adım, bir öncekinin yarattığı borcu kapatmak için atıldı. Zara'ya gidilmesinin sebebi Venedik'e olan borçtu. Konstantinopolis'e gidilmesinin sebebi, Zara'dan sonra bile kapanmamış olan aynı borçtu. Sefer, bir hedefin değil, bir faturanın peşinden ilerliyordu.

Filo 24 Haziran 1203'te Konstantinopolis önlerine geldi. Villehardouin'in kendi itirafı, gemilerdeki adamların ne hissettiğini anlatır: şehri gören hiç kimse, böyle bir yerin var olabileceğini önceden hayal edememişti. Surlar 20 kilometreden uzundu, içinde yüzlerce kilise, saraylar, sarnıçlar, bir hipodrom vardı. Nüfusu, Batı Avrupa'nın en büyük şehirlerinin on katıydı.

Ve şehir 900 yıldır hiçbir düşman tarafından zorla alınamamıştı.

Konstantinopolis'in savunmasının kalbi, kara surları ile denizin ilişkisiydi. Marmara tarafı akıntılıydı, donanma için kötüydü. Asıl yumuşak nokta, kuzeydeki doğal liman olan Haliç'ti. Haliç'in ağzı, Galata tarafındaki bir kuleden şehrin surlarına uzanan devasa bir demir zincirle kapatılıyordu. Zincir gerildiğinde, hiçbir gemi içeri giremezdi.

Haçlılar önce karşı yakaya çıktılar ve Galata'daki kuleyi hedef aldılar. Kuledeki garnizon bir huruç denemesi yaptı, püskürtüldü ve geri çekilirken kapıyı kapatmaya yetişemedi. Kule 6 Temmuz 1203'te düştü. Kule düşünce zincirin bir ucu kontrol altına girdi. Venedik gemilerinden Aquila, yani Kartal adlı ağır nakliye teknesi, rüzgârı arkasına alıp zincirin üzerine sürüldü; zincir koptu ve Haliç açıldı.

Bu, savaşın teknik olarak kazanıldığı andır. Haliç surları, kara surlarına göre alçak ve tekti. Venedik gemileri direklerine ahşap köprüler kurdu, bu köprüler doğrudan burçların üstüne uzanabiliyordu. 17 Temmuz'da ilk büyük saldırı geldi. Karada Frank şövalyeleri Blakhernai Sarayı yönünden bastırdı; denizde Dandolo, gözleri görmemesine rağmen kendi kadırgasının burnunda durup gemiyi kıyıya sürdürttü ve Aziz Markos sancağı surun dibine dikildi. O gün 25 kadar burç ele geçirildi.

İmparator 3. Aleksios, elindeki orduyla karşı harekâta çıktı, sayıca çok üstündü, ama çatışmaya girmeden geri döndü. Aynı gece hazineden alabildiğini alıp şehirden kaçtı. Saray, hapisteki kör kardeşi 2. İsaakios'u zindandan çıkarıp yeniden tahta oturttu. Genç Aleksios, 1 Ağustos 1203'te 4. Aleksios adıyla babasının yanında ortak imparator olarak taç giydi.

Sorun burada başladı. 200.000 mark, hazinede yoktu. Şehir yıllardır iç savaşlarla ve tahtı satın alan imparatorların masraflarıyla boşaltılmıştı. 4. Aleksios ödeme yapabilmek için önce zengin ailelerden zorla para topladı, sonra kiliselerdeki gümüş ve altın eşyaların eritilip sikke basılmasını emretti. Halkın gözünde, Latinlere borcunu ödemek için kendi kiliselerini soyan bir imparator haline geldi.

Ağustos ayında bir grup Latin, şehir içindeki bir ibadethaneye saldırdı. Çıkan kavgada yangın başladı ve rüzgârla yayıldı. Günlerce süren yangın, şehrin merkezinde geniş bir şeridi kül etti; on binlerce insan evsiz kaldı. Latin kökenli sakinlerin büyük bölümü şehri terk edip haçlı kampına sığındı. Artık iki taraf arasında yalnızca alacak-verecek değil, taze bir kin de vardı.

Kış boyunca gerilim tırmandı. Ocak 1204'te saray darbesiyle Aleksios Dukas adlı bir soylu yönetimi ele geçirdi; kaşlarının birleşikliği yüzünden Murtzuphlos diye anılıyordu. 5. Aleksios adıyla tahta çıktı ve 4. Aleksios'u Şubat 1204'te zindanda boğdurdu. Yaşlı 2. İsaakios da aynı günlerde öldü. Borcu tanıyan taraf ortadan kalkınca, haçlılar için geriye tek bir muhatap kaldı: şehrin kendisi.

Mart 1204'te ordu ve Venedik arasında bir antlaşma imzalandı. Şehir alındığında ganimetin ilk 50.000 markı Venedik'in eski alacağına sayılacak, kalan ganimet iki taraf arasında paylaşılacaktı. İmparatorluğun toprakları da bölüşüldü: dörtte biri yeni Latin imparatoruna, geri kalan dörtte üçü Venedik ile haçlılar arasında eşit olarak ayrıldı. Yani şehir daha alınmadan, kimin neyi alacağı yazıya geçirilmişti.

Son saldırı 9 Nisan'da başladı, rüzgâr ters olduğu için başarısız oldu. 12 Nisan 1204'te rüzgâr kuzeye döndü ve gemileri surlara yapıştırdı. Pèlerin ve Paradis adlı, yani Hacı ve Cennet adı verilen iki nakliye gemisi birbirine bağlanmıştı; köprüleri bir burcun üstüne değdi ve ilk adamlar surun üzerine atladı. Aşağıda, surun dibinde açılmış bir gedikten içeri giren küçük bir grup, bir kapıyı içeriden açtı. 5. Aleksios gece şehri terk etti. Ertesi sabah Konstantinopolis, 900 yıl sonra ilk kez bir düşman ordusunun elindeydi.

Komutanlar askerlere üç gün yağma izni verdi. Bu, dönemin savaş teamülünde alışılmadık bir şey değildi. Alışılmadık olan, yağmalanan yerin ne olduğuydu.

Konstantinopolis, kurulduğundan beri hiç yağmalanmamış bir şehirdi. Bu, dokuz yüzyıl boyunca biriken her şeyin hâlâ yerli yerinde durması demekti. İmparatorluk koleksiyonları, kilise hazineleri, kütüphaneler, Antik Yunan'dan kalma tunç heykeller, imparatorların türbeleri. Şehirde biriken servet, Avrupa'nın herhangi bir yerinde görülmüş her şeyin ötesindeydi ve üç gün boyunca sistematik olarak parçalara ayrıldı.

Olan biteni anlatan en güçlü tanık, sarayda üst düzey memurluk yapmış olan Niketas Khoniates'tir. Kendi evini kaybetmiş, ailesiyle birlikte yaya olarak şehirden çıkmış, gördüklerini sonradan yazmıştır. Anlattıkları arasında en çok hatırlananı Ayasofya'da geçer.

Ayasofya'nın sunağı gümüş ve değerli taşlarla kaplıydı. Sunak baltalarla parçalandı, parçalar pay edilmek üzere tartıldı. Altın ve gümüş eşyaları taşımak için katırlar ve atlar kilisenin içine sokuldu; mermer zeminde ayakları kayan hayvanlar düştü, bazıları orada kesildi. Patrik tahtına bir kadın oturtuldu ve şarkı söyletildi. Mozaiklerdeki altın kazındı, mezarlar açıldı, imparator lahitleri boşaltıldı.

Şehrin dört bir yanında aynı şey oldu. Hipodrom'daki tunç heykellerin çoğu eritilip sikkeye dönüştürüldü; bunların arasında yüzyıllardır orada duran antik eserler vardı. Khoniates, bu heykelleri tanıyan ve değerini bilen bir adam olarak, sanatın para için eritilmesini ayrı bir kayıp olarak yazar. Kütüphaneler dağıldı. Kaç kitabın yok olduğunu kimse bilemez, çünkü kaybolan şeyin listesi de kayboldu.

Bir başka kayıp türü daha vardı: kutsal emanetler. Bunlar eritilmedi, çünkü Batı'da eritilmekten çok daha değerliydiler. Konstantinopolis'in kilise hazinelerindeki emanetler sandıklara konup Avrupa'ya gönderildi ve oradaki katedralleri zenginleştirdi. Sonraki yüzyılda Fransa, İtalya ve Almanya'daki pek çok kilisenin en kıymetli parçası, 1204 Nisan'ında bu şehirden çıkmıştır.

Rakamlara gelince: Villehardouin, toplanıp resmen kayda geçirilen ganimetin 400.000 gümüş mark ve 10.000 at olduğunu yazar. Bu, Venedik'e ödenmesi gereken asıl bedelin yaklaşık beş katıdır. Üstelik Villehardouin'in kendisi de bu rakamın eksik olduğunu, askerlerin büyük miktarda malı kayda geçirmeden sakladığını belirtir. Yani seferin başındaki 34.000 marklık açık, sonunda birkaç yüz bin marklık bir yıkımla kapandı.

Üç günün sonunda ölü sayısının ne olduğu bilinmiyor. Kaynaklar, askerî direnişin çökmüş olması nedeniyle katliamın sınırlı kaldığını söyler; ama şehirden kaçanların sayısı çok yüksekti ve kaçanların çoğu bir daha dönmedi. Papa 3. Innocentius, haberi aldığında yazdığı mektupta, Kudüs'ü kurtarmaya gidenlerin kılıçlarını kendi kardeşlerinin kanına buladığını, Yunanların artık Latinlerde Tanrı'nın adını değil yalnızca zulmü göreceğini söyledi. Ama bu mektup, olan bitenin ardından yazılmıştı ve Papa kısa süre sonra, yeni kurulan Latin düzenini tanımak zorunda kaldı.

Kudüs'e hiç gidilmedi. Sefer, o isimle anılan hiçbir şeyi yapmadı.

Ganimetin bir parçası eritilmedi, satılmadı, dağıtılmadı. Hipodrom'da duran dört tunç at, sökülüp Venedik'e gönderildi. Taşınabilmeleri için başları gövdelerinden ayrılmıştı; sonradan takılan tasmalar, o kesiklerin izini örtmek içindir. Atlar Aziz Markos Bazilikası'nın cephesine, meydana bakan balkona yerleştirildi. Yüzyıllar boyunca Venedik'in deniz gücünün simgesi olarak orada durdular.

1797'de Napolyon Venedik'i aldığında atları Paris'e götürttü. 1815'te geri verildiler. Bugün cephede duranlar kopyadır; asılları, hava kirliliğinden korunmak için bazilikanın içinde sergileniyor. Yani bu dört at, önce Konstantinopolis'e getirildikleri, sonra Venedik'e, sonra Paris'e taşındıkları için ayakta kaldılar. Onları kurtaran şey, ganimet olarak değerli görülmeleriydi.

Şehre kalan şey ise bunun tersiydi. Mayıs 1204'te Flandre Kontu Baudouin, Ayasofya'da Latin imparatoru olarak taç giydi. Kurulan devlet, adı imparatorluk olan bir kabuktu. Anadolu'da ve Balkanlar'da Bizans'ın parçalarından üç ayrı Rum devleti doğdu; bunların en güçlüsü İznik'te kuruldu. Baudouin, taç giymesinden bir yıl sonra, Nisan 1205'te Edirne önlerinde Bulgar kralı Kaloyan'a esir düştü ve esarette öldü. Enrico Dandolo aynı yıl öldü ve Ayasofya'ya gömüldü.

Latin İmparatorluğu 57 yıl yaşadı ve neredeyse tamamını parasızlık içinde geçirdi. Son imparatorlarından biri, borçlarını kapatmak için sarayının çatısındaki kurşunu söktürüp sattı; elindeki en kıymetli kutsal emaneti Fransa kralına satmak zorunda kaldı. 1261'de İznik ordusundan küçük bir birlik, savunmasız bulduğu şehre neredeyse çarpışmadan girdi ve Latin yönetimi bir günde sona erdi.

Ama geri alınan şey, alınan şey değildi. Bizans 1261'den sonra bir daha eski büyüklüğüne dönemedi. Nüfusu düşmüş, hazinesi boşalmış, donanması erimiş, ticareti İtalyan şehir devletlerinin eline geçmişti. Sonraki iki yüzyıl boyunca imparatorluk, küçülen bir toprak parçası üzerinde ayakta kalmaya çalıştı. 1204'te açılan kapı bir daha tam olarak kapanmadı.

Daha derin ve daha uzun ömürlü olan kırılma, kiliseler arasındaydı. Doğu ile Batı Hristiyanlığı 1204'ten önce de ayrışmıştı; ama ayrılığı yaşanmış bir yıkım haline getiren, Ayasofya'da olup bitenlerdir. O tarihten sonra, Doğu'da Roma ile birleşme fikri her gündeme geldiğinde, karşısına aynı hafıza çıktı. Bu yaranın resmen dile getirilmesi sekiz yüzyıl sürdü: 2001 yılında Papa 2. Ioannes Paulus, Atina'da yaptığı konuşmada 1204'te olanlar için Katolik Kilisesi adına üzüntü bildirdi.

Geriye, seferin kendi mantığı kalıyor. Bu sefer bir plan sonucu yolunu değiştirmedi; her aşamada, bir önceki aşamanın bıraktığı açığı kapatmak için en yakındaki çözüme uzandı. Venedik'e ödenemeyen 34.000 mark Zara'yı getirdi. Zara'dan sonra hâlâ ortada duran borç, 200.000 marklık bir vaadi çekici kıldı. Vaat tutulmayınca, alacağın tahsil edileceği tek yer olarak şehrin kendisi kaldı. Her adım, kendinden önceki adım göz önüne alındığında makul görünüyordu; ve bu makul adımların toplamı, dünyanın o güne dek gördüğü en büyük şehrin yağmalanmasıydı.

Nöron History'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.