2026-10-01 · 15 dk
Herbert Biberman, Paul Jarrico ve Michael Wilson'ın Hollywood kara listesine alındıktan sonra 1954'te çektiği Salt of the Earth'ün, New Mexico'da gerçek madencilerle ve maden işçileri sendikasının parasıyla kurulan yapımını anlatıyor. Bölüm, çekim biterken başrol oyuncusu Rosaura Revueltas'ın göçmenlik bürosu tarafından tutuklanıp Meksika'ya gönderilmesini, laboratuvarların filmi banyo etmeyi reddetmesini ve on yıl boyunca Amerika'da yalnızca on üç salonda gösterilebilen filmin Karlovy Vary'den büyük ödülle dönüşünü izliyor.
kara listebağımsız sinemamadenci grevisansürmeksikalı oyuncuSete tüfekle ateş açıldı, tepede küçük bir uçak gürültü yapmak için tur attı, kasabanın ileri gelenleri ekibe "ya gidin ya da siyah kutularda çıkın" dedi. Çekimin son günlerinde federal ajanlar başrol oyuncusunu alıp sınırın öbür tarafına bıraktı; yapımcı film kutularını koltuğunun altına alıp şehir şehir takma adlarla laboratuvar aradı. Amerikan sinema tarihinde kara listeye alınan tek film böyle çekildi.
1950'nin sonunda Teksas'ın Texarkana kentindeki federal cezaevinden çıkan Herbert Biberman'ın mesleği artık yoktu. Altı ay yatmıştı; suçu, Temsilciler Meclisi'nin komünizmi soruşturan komitesinin sorularına cevap vermemekti. Hollywood'un on yıl boyunca adını anmayacağı o meşhur gruba, yani Hollywood Onlusu'na dahildi. Dışarıda bulduğu manzara şuydu: stüdyo kapıları kapalı, telefonlar açılmıyor, eski dostlar sokakta selam vermiyor. Aynı kara listede iki adam daha vardı. Yapımcı Paul Jarrico, komite önünde susma hakkını kullanmış, kariyeri bir gecede silinmişti. Senarist Michael Wilson, 1951 yapımı A Place in the Sun, yani Güneşte Bir Yer filmiyle Oscar kazanmış, ödülü aldıktan kısa süre sonra kendini listede bulmuştu.
Üçü 1951'de küçük bir yapım şirketi kurdu: Independent Productions Corporation, yani Bağımsız Yapımlar. Fikir basitti ve o günün koşullarında neredeyse akıl dışıydı. Hollywood onları istemiyorsa, Hollywood'un dışında, Hollywood'un sermayesi olmadan, Hollywood'un anlatmayacağı bir hikâyeyi anlatacaklardı. Aradıkları hikâyeyi Amerika'nın güneybatısında, New Mexico eyaletinin çinko madenlerinde buldular.
Orada 15 ay süren bir grev yaşanmıştı. 17 Ekim 1950'de, Hanover yakınlarındaki çinko madeninin işçileri işi bıraktı. İşveren, büyük bir maden şirketinin yan kuruluşu olan Empire Zinc Company, yani kısaca Empire şirketiydi. Grevciler Maden ve Döküm İşçileri Sendikası'nın 890 numaralı şubesine bağlıydı ve neredeyse tamamı Meksika kökenli Amerikalılardı. Talepleri tek bir kelimeye indirgenebilirdi: eşitlik. Aynı işi yapan Meksika kökenli işçi, Anglosakson işçiden daha az kazanıyordu; şirket bunu sağlamak için gereksiz iş kategorileri icat etmişti. İşçiler yer altında geçirdikleri bütün sürenin ücretini, bölgedeki başka madenlerin 1944'ten beri verdiği ücretli tatilleri istiyordu. Bir talep daha vardı ki grevin asıl hafızasını o oluşturdu: şirketin Meksika kökenli işçilere verdiği lojmanlarda akan sıcak su ve iç tesisat yoktu. Anglosakson işçilerin evlerinde vardı. Kadınlar yıllardır suyu kovayla taşıyor, ocakta ısıtıyordu.
Grev yedi ay sürdükten sonra şirket mahkemeye gitti. 1951 haziranında, Taft-Hartley yasasına dayanan bir ihtiyati tedbir kararı çıktı: sendika üyeleri maden yoluna grev gözcüsü olarak çıkamayacaktı. Karar sendika üyelerini yasaklıyordu, eşlerini değil. Madencilerin kadınları toplandı, oyladı ve nöbeti devraldı. Kadınlar Kolu 209 adıyla kurulan örgüt hattı tuttu, kocalar çocuklara baktı. 16 Haziran 1951'de şerif ve yeni atadığı yardımcıları göz yaşartıcı gazla hatta saldırdı; 45 kadın ve 17 çocuk tutuklandı, nezarette öyle bir gürültü çıkardılar ki saatler sonra salıverildiler. 23 Ağustos'ta grev kırıcılar araçlarını gözcü hattının üzerine sürdü, üç kadın araç altında kaldı, beş el ateş açıldı ve seken bir kurşun bir eski sendikacıyı yaraladı. Hat yine dağılmadı. 21 Ocak 1952'de anlaşma imzalandı: ücretler bölge seviyesine çıktı, lojmanlara iç tesisat ve sıcak su geldi.
Michael Wilson bu hikâyeyi masa başında yazmadı. Grev bölgesine gitti, aylarca madencilerin evlerinde kaldı, tutanakları okudu, kadınları dinledi. Yazdığı metni yaklaşık 400 madene ve onların eşlerine okuttu. Onlar da bir senaryoyu okur gibi değil, kendi hayatlarının tutanağını okur gibi okudular: şu sahnede Meksikalı işçi fazla uysal çizilmiş, şu replik bizim ağzımıza yakışmaz, bu kısım hiç böyle olmadı dediler. Wilson değişiklikleri yaptı. Sonuçta ortaya çıkan metin, grevi bir sendika destanı olarak değil, Esperanza Quintero adlı hamile bir madenci karısının sesinden anlatıyordu. Esperanza evde başlar, mutfakta, sıcak su olmayan bir evde; kocası Ramón grevin önderlerinden biridir ve karısının siyasetten uzak durmasını bekler. Mahkeme kararı gelip hattı kadınlar devraldığında kavga ikiye katlanır: biri şirketle, öbürü evin içinde, karı koca arasında. Filmin asıl meselesi budur.
Oyuncu seçimi de aynı mantıkla yapıldı. 250 bin dolarlık bütçeyle çekilecek filmde toplam beş profesyonel oyuncu vardı. Geri kalan herkes maden bölgesinin kendi insanlarıydı. Ramón'u, 890 numaralı şubenin gerçek başkanı Juan Chacón oynadı; ömründe kamera karşısına geçmemişti. Sendika temsilcisi Clinton Jencks ile eşi Virginia Jencks, perdede kendilerine çok benzeyen iki karakteri canlandırdı. Şerifi, kara listedeki bir başka oyuncu olan Will Geer üstlendi. Esperanza için ise Meksika'dan bir oyuncu geldi: 1910'da Durango'da doğan, kardeşleri arasında besteci Silvestre, yazar José ve ressam Fermín bulunan bir sanatçı ailesinin kızı Rosaura Revueltas. Sahneden geliyordu, Meksika sinemasında birkaç filmi vardı. Kamera 1953'ün ocak ayında çalışmaya başladı.
Çekimler sessiz sedasız sürdü, ta ki şubat ortasında Hollywood'un ticaret basını çölde komünistlerin film çevirdiğini yazana kadar. O haberden sonra olanlar, bir filmin yapımına değil, bir kuşatmaya benziyordu.
24 Şubat 1953'te Kaliforniya'dan bir kongre üyesi, Donald Jackson, Temsilciler Meclisi kürsüsüne çıktı ve bu filmin Amerikan sinemalarında gösterilmesini engellemek için elinden geleni yapacağını açıkladı. Ertesi gün, 25 Şubat'ta, göçmen bürosunun memurları Rosaura Revueltas'ı aldı. Gerekçe pasaportundaki bir giriş kaydının usulüne uygun işlenmemiş olmasıydı; devlet yıllar sonra hatanın kendisine ait olduğunu kabul etti. Revueltas kasabadan alınıp Teksas'ın El Paso kentine götürüldü, silahlı nöbetçi gözetiminde tutuldu. 6 Mart'ta serbest bırakıldı ve ülkeyi terk etmeyi kabul etti; bir daha hiçbir Amerikan filminde oynamasına izin verilmedi. Sonradan kendisi için tehlikeli sayılmasının nedenini açıklarken, Meksika kökenli bir Amerikalı kadına saygınlık ve onur kazandıran bir rolü oynamış olmasını işaret etti.
Başrol oyuncusu sınır dışı edilirken filmin yarısı çekilmemişti. Ve kasabada ortam çoktan kızışmıştı. 3 Mart gecesi saat birde Clinton Jencks'in park halindeki arabasına beş kurşun isabet etti. Aynı gün, sendika binasının önünde çekilen bir sokak sahnesini bir kalabalık dağıttı: kamera yere devrildi, ekibe ve oyunculara yumruk atıldı, Jencks'in gözü morardı. Sete tüfekle ateş açıldığı günler oldu. 7 Mart'ta sendika binası ile filmde rol alan madencilerden Floyd Bostick'in evi yakıldı; ikisi de tamamen kül oldu.
Ekip kasabadan çekilmek zorunda kaldı ve elindeki filmi tamamlamak için bir dizi çare icat etti. Revueltas'ın kalan sahnelerinde arkadan çekilmiş bir dublör kullanıldı. Yakın plan görüntüleri ve filmin bel kemiği olan dış ses anlatımı, Meksika'da, sökülmüş bir ses stüdyosunda gizlice kaydedildi; görüntüler sınırdan kaçak biçimde geçirildi, bir kısmı rol denemesi çekimi gibi gösterildi.
Asıl engel bundan sonra geldi. 18 Mart 1953'te, dönemin en güçlü stüdyo sahiplerinden biri olan Howard Hughes, kongre üyesine ayrıntılı bir mektup yazdı. Mektup bir fikir beyanı değil, bir yol haritasıydı: bir filmin bitebilmesi için laboratuvara, ses kaydına, kurgu masasına, ekipmana, baskıya ihtiyaç duyulduğunu kalem kalem sıralıyor, bu halkaların her birinde kapıyı kapatmanın filmi öldürmeye yeteceğini anlatıyordu. Sonraki aylar bu listenin uygulanması gibi geçti. Negatifler, Vaya Con Dios adlı uydurma bir başlıkla, sahibi kim olduğu bilinmeyen laboratuvarlarda bastırıldı. Paul Jarrico film kutularını koltuğunun altına alıp şehir şehir dolaştı, her kapıda başka bir isim verdi. New York'ta bir ses stüdyosu, bir Meksika yapımının temsilcisi kılığına girilerek kiralandı. Müziği yazan Sol Kaplan'ın orkestrası, filmi hiç görmeden, yalnızca sahne sürelerinin yazıldığı notalara bakarak çaldı. Kurgu, adresi gizli tutulan odalarda yapıldı. Filmin montajı bittiğinde geriye tek bir soru kalmıştı: bu filmi kim gösterecek?
Cevap, 14 Mart 1954'te New York'ta belli oldu. Grande Theater, yani Grande Sineması, perdeyi açtı. Salonun önünde ne jenerik yıldızı vardı ne stüdyo tanıtımı; buna rağmen eleştiriler büyük ölçüde olumlu çıktı. Karşı taraf da sessiz durmadı: genç eleştirmen Pauline Kael filmi düpedüz komünist propaganda sayarak yerden yere vurdu.
Ama filmin kaderini eleştiriler değil, makine odaları belirledi. Sinema teknisyenleri sendikasının güçlü yöneticisi Roy Brewer, makinistlere bu filmi oynatmamaları talimatını verdi. Amerikan Lejyonu, gösterim yapan salonların önünde protesto kurma tehdidinde bulundu. Gazeteler ilan almayı reddetti. Sonuç şu oldu: 1954 yılının eylül ayına gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamında Dünyanın Tuzu'nu gösteren salon sayısı 13'tü. Kendi ülkesinde fiilen yasaklanan tek Amerikan filmi olarak tarihe geçti.
Yurt dışında ise bambaşka bir şey oldu. Aynı yıl Çekoslovakya'da düzenlenen Karlovy Vary Film Festivali filme büyük ödülünü verdi, Rosaura Revueltas en iyi kadın oyuncu seçildi. 1955'te Académie du Cinéma de Paris, yani Paris Sinema Akademisi, filme uluslararası büyük ödülünü, Revueltas'a da en iyi yabancı kadın oyuncu ödülünü verdi. Sınır dışı edilen başrol, oynadığı film sayesinde Avrupa'da ödül alıyordu; aynı filmi kendi ülkesinde seyredebilen Amerikalıların sayısı bir kasabayı doldurmayacak kadardı.
Bağımsız Yapımlar hakkını hukuk yoluyla aradı. Filmin bastırılması için anlaşıldığı gerekçesiyle sinema sektörünün dev kuruluşlarına dava açtı. Dava yıllarca sürdü, şirketin elinde ne varsa yedi ve 12 Kasım 1964'te jüri davalıların lehine karar verdi.
Filmin kendisi ise kaybetmedi, sadece bekledi. 1965'te yeniden gösterime girdi. Altmışların sonundan itibaren 16 milimetrelik kopyalar halinde sendika lokallerinde, üniversite kampüslerinde, mahalle derneklerinde elden ele dolaştı. Yetmişlerde yükselen kadın hareketi, Hollywood'un dışında yapılmış bu filmde aradığı şeyi buldu: kadın karakterin erkek karakterin tamamlayıcısı değil, anlatının sahibi olduğu bir hikâye. Zaten filmin sinema dili de ona göre kurulmuştu. Kamera, oyunculuk eğitimi almamış insanların yüzlerine uzun uzun bakar; bu yüzler ışıklandırılmış değil, yaşanmıştır. Mekânlar dekor değil, grevin gerçekten yapıldığı yerlerdir. Diyaloglar iki dilde, İspanyolca ile İngilizce arasında salınır. Esperanza'nın dış sesi bir açıklama aracı değil, filmin bakış açısıdır; olayları o yorumlar, biz onun gördüğünü görürüz. Sonuçta ortaya çıkan şey, İtalyan yeni gerçekçiliğinin Amerika'da neredeyse hiç karşılığı olmayan bir biçimidir: profesyonel olmayan oyuncu, gerçek mekân, güncel olay ve politik niyetin aynı karede toplandığı bir yapım.
İnsanlarına ne olduğu ise ayrı bir hikâyedir. Rosaura Revueltas yalnız Amerika'da değil, kendi ülkesinin sinemasında da kapıların yüzüne kapandığını gördü. 1957 ile 1960 arasında Doğu Almanya'da yaşadı, Bertolt Brecht'in kurduğu tiyatro topluluğu Berliner Ensemble, yani Berlin Topluluğu ile çalıştı, Küba'da sahneye çıktı. Altmışların başında Meksika'ya döndüğünde para sıkıntısı içindeydi; dans dersleri verdi, oyunlar yazdı, kameranın önüne ancak yetmişlerin ortasında kısa bir süre için geçebildi. 30 Nisan 1996'da Cuernavaca'da öldü. Juan Chacón perdede bıraktığı yere, madene ve sendikaya döndü; tek filmi, oynadığı tek rol, kendi hayatıydı. Michael Wilson yıllarca adını koyamadığı senaryolar yazdı; bunların arasında Kwai Köprüsü ve Arabistanlı Lawrence gibi dünya sinemasının klasikleri vardı ve Kwai Köprüsü'nün Oscar'ı ona ancak 1984'te, ölümünden sonra teslim edildi.
Hikâyenin son halkası 1992'de kapandı. Amerikan Kongre Kütüphanesi'ne bağlı kurul, ülkenin kültürel hafızası açısından korunması gereken filmleri belirlediği listeye, yani Ulusal Film Kütüğü'ne Dünyanın Tuzu'nu da aldı. Gösterilmesini engellemek için kongre kürsüsünün, göçmen bürosunun, stüdyo patronlarının ve makinistler sendikasının ayağa kalktığı film, kırk yıl sonra devletin kendi eliyle korumaya aldığı bir ulusal belge sayıldı. Bir filmi susturmak için harcanan onca emeğin tuhaf sonucu da budur: bugün 1950'lerin Amerika'sında kimin neye tahammül edemediğini en net gösteren belge, o yıllarda çekilmiş yüzlerce film değil, gösterilmesine izin verilmeyen tek film.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.