← Nöron Film

Playtime: Film Çekmek İçin Şehir Kuran Adam

2026-09-28 · 15 dk

▶ Spotify’de dinle

Jacques Tati'nin 1967 tarihli Playtime'ının, Paris yakınlarında 15 bin metrekarelik bir arsaya kendi elektrik santrali, yolları ve raylar üzerinde hareket eden cam gökdelenleriyle kurulan Tativille setinde üç yıl boyunca 70mm'de çekilişini ve bu setin yönetmeni iflasa sürüklemesini anlatıyor. Bölüm, yakın plan ve baş kahraman olmadan, derinlikte aynı anda beş şakanın oynadığı sinema dilini ve filmin gişe felaketinden sonra Tati'nin evini ve bütün filmlerinin haklarını kaybedişini izliyor.

jacques tatiplaytimetativillefransız sineması70mm

Bölüm metni

Bir yönetmen, modern şehrin insanı nasıl kaybettiğini anlatmak için stüdyoya gitmedi; Paris'in kenarına gerçek bir şehir kurdu. Kendi santrali, kendi yolu, raylar üzerinde itilip yeniden dizilen cam binaları vardı. Üç yıl sonra film bitti — ama şehir yıkılıyordu ve onu kuran adamın artık ne evi ne de filmleri kalmıştı.

1964 sonbaharında Paris'in güneydoğu ucunda, Marne Nehri'nin kıyısında, Joinville-le-Pont'taki eski film stüdyolarının hemen yanında boş bir arsa vardı. Yaklaşık 5 hektarlık, çamurlu, üzerinde hiçbir şey olmayan bir toprak parçası. O arsaya bakan adam, Fransa'nın en sevilen komedyenlerinden biriydi ve kafasında bir film değil, bir şehir taşıyordu.

Jacques Tati'nin o yıllarda hiçbir şeyi kanıtlama zorunluluğu yoktu. 1949'da çektiği Jour de fête, yani Şenlik Günü, taşra Fransası'nı güldürmüştü. 1953'te Les Vacances de Monsieur Hulot, yani Mösyö Hulot'nun Tatili, şemsiyesiyle, pipoyla, kısa pantolonla bir kumsalda dolaşan o sakar centilmeni dünyaya tanıtmıştı. 1958'de Mon Oncle, yani Dayım, en iyi yabancı film Oscar'ını kazanmıştı. Formül işliyordu. Aynı adamı bir kez daha tatile gönderse, gişe onu bekliyordu.

Ama Tati başka bir şeyin peşindeydi. 1959'da imzaladığı sözleşmede filmin geçici adı Récréation, yani Teneffüs'tü. Anlatmak istediği şey bir karakter değil, bir dünyaydı: camdan, çelikten, alüminyumdan yeni yapılan Avrupa. Elinde defteriyle havalimanlarını, banka şubelerini, fabrikaları, yeni açılmış ofis kulelerini dolaştı. Otomatik kapıların sesini, floresan lambaların vızıltısını, yer döşemesinin üstünde topuk seslerinin nasıl yürüdüğünü not etti. Gördüğü şey onu hem büyülüyor hem güldürüyordu: insanlar kendileri için tasarlanmış binaların içinde nasıl davranacağını bilemiyordu.

Bunu gerçek bir şehirde çekmek mümkün değildi. Tati'nin komedisi milimetre işiydi; bir camın yansımasının nereye düşeceğine, bir kapının hangi sessizlikle kapanacağına karar vermesi gerekiyordu. Gerçek bir caddede güneş onun dediğini yapmaz, belediye izin vermez, arkada yürüyen bir yabancı planı bozar. Bu yüzden akla gelebilecek en pahalı çözümü seçti: kendi şehrini kuracaktı.

İnşaat 1964 Eylül'ünde başladı, 1965 Mart'ında bitti. Arsaya yaklaşık 100 işçi girdi. Yükselen şeyin kendi elektrik santrali, kendi bağlantı yolu vardı. Çalışan bir yürüyen merdiven, çalışan asansörler, gerçek ölçülerde iki büyük bina, camlı bir giriş holü, cadde lambaları, bir de ortada trafiğin döndüğü bir kavşak kuruldu. Toplamda 15 bin metrekareye yayılan bir sahte kent için binlerce metrekare cam, on binlerce metrekare beton kullanıldı. Arka planda uzaklaşan bloklar zorlanmış perspektifle, yani kasıtlı olarak küçültülmüş ölçekle yapılmıştı; bazıları birkaç metre boyundaydı. En önemlisi, bu binaların bir kısmı tekerlekler ve raylar üzerindeydi. Tati kadrajı beğenmezse şehri yerinden oynatıyordu.

Fransız basını buraya kısa sürede bir ad taktı: Tativille, yani Tati Kenti. Adı bir şakaydı, ama Tati'nin planı ciddiydi. Çekim bittikten sonra bu tesisin Fransız sinemasına kalmasını, başka yönetmenlerin orada modern sahneler çekmesini umuyordu. Bir film seti değil, bir altyapı kurduğunu düşünüyordu.

İlk darbe daha inşaat sürerken geldi. 1964 güzünde fırtınalar Tati Kenti'nin ciddi bir bölümünü yerle bir etti. Yeniden yapmak 1,4 milyon frank tuttu; henüz tek kare film çekilmemişti.

İkinci pahalı karar biçimdi. Tati filmi 70 milimetre negatife, stereo sesle çekmeye karar verdi. O gün Fransa'da neredeyse hiç kimsenin yapmadığı bir şeydi bu; ham film de, kamera da, laboratuvar da kat kat pahalıydı. Ama Tati'nin istediği şey, geniş ve derin bir görüntünün içinde her şeyin net kalmasıydı. Büyük ve boş bir odada yere düşen bir iğnenin bile seyirci tarafından fark edilebilmesini istiyordu. Bunun için geniş perdeye ve derin odağa ihtiyacı vardı.

Çekim 1965 Nisan'ında başladı. Planlanan süre 178 gündü. Gerçekleşen süre, tatiller ve durmalar dışında, 365 çekim günü oldu ve 1966 Ekim'ine kadar sürdü. Set bazen hava yüzünden, bazen ışık yüzünden, bazen de basit bir nedenle durdu: para bitiyordu. Başlangıçta konuşulan bütçe 2,5 milyon franktı. Nihai maliyet 17 milyon franka çıktı; film, o güne kadar çekilmiş en pahalı Fransız yapımı oldu.

Tati açığı kapatmak için sırayla her kapıyı çaldı. Dönemin başbakanı Georges Pompidou'nun aracılığıyla Fransız bankası Crédit Lyonnais'den, yani Lyon Bankası'ndan kredi aldı. Sonra arkadaşlarına, ailesine, hatta ona mektup yazan hayranlarına başvurdu. En sonunda elinde kalan tek teminatı masaya sürdü: önceki filmlerinin haklarını ve evini ipotek etti. Şenlik Günü, Mösyö Hulot'nun Tatili ve Dayım, o çamurlu arsada yükselen cam binaların kefili oldu.

Playtime, yani Oyun Zamanı, o setin içinde çekilen filmin adıdır ve izleyenin ilk fark ettiği şey bir eksiklik olur: hikâye yoktur.

Film, adı hiç söylenmeyen modern bir şehirde yaklaşık 24 saat geçer. Açılışta bir bina görürüz; rahibeler, bir bebek arabası, telaşlı bir çift, birinin doğum yapmak üzere olduğunu düşündürür. Sonra bir anons duyulur ve mekânın bir hastane değil, havalimanı olduğunu anlarız. Tati ilk sahnesinde seyirciye şunu söyler: buradaki binalar birbirinin taklidi, siz de yanılacaksınız.

Otobüsle gelen bir turist kafilesi vardır; içlerinde Barbara Dennek'in oynadığı genç bir kadın, elinde fotoğraf makinesi, gerçek Paris'i görmeye çalışır. Mösyö Hulot ise filme gecikerek girer ve girdikten sonra da filmi ele geçirmez. Bir ofis binasında Monsieur Giffard adında birini arar, bulamaz, cam koridorlarda kaybolur. Yukarıdan bakıldığında ofis katı, birbirinden alçak bölmelerle ayrılmış bir labirenttir; insanlar kutuların içinde oturur, kafalar duvarların üstünden birbirini yoklar. Tati'nin para sıkıntısı burada görüntünün bir parçası olmuştur: kalabalığı büyütmek için bazı bölmelere ve arka planlara gerçek boyutta fotoğraf maketleri, yani insan şeklinde kesilmiş kartonlar yerleştirilmiştir.

Bir fuar sahnesinde ürünler tanıtılır: gürültü çıkarmadan çarpılabilen bir kapı, antik bir sütun görünümünde çöp kovası, camları yukarı kalkan bir gözlük. Bir başka sahnede kamera sokakta durur, binanın cam pencerelerinden içeri bakar; komşular televizyon karşısındadır ama dışarıdan bakıldığında sanki birbirlerini izliyor gibidirler. Bu şehirde gerçek Paris'i yalnızca bir kez görürüz, o da dolaylı biçimde: dönen bir cam kapının üzerinden Eyfel Kulesi'nin yansıması geçer. Şehrin kendisi artık bir yansımadır.

Filmin en radikal tercihi yakın plan kullanmamasıdır. Tati yüz göstermeyi sevmiyordu; ona göre bir yüzü büyütmek, seyirciye nereye bakması gerektiğini emretmekti. Bu yüzden Oyun Zamanı baştan sona geniş ve derin planlardan kurulur. Ön plan, orta plan ve arka plan aynı netliktedir; bir şaka sol köşede olurken sağ arkada bir başkası başlar. Şakanın bir kısmını kaçırmanız işin doğasındadır. Tati bunu bir kusur değil, bir davet sayıyordu: gülmenin nerede olduğuna seyirci kendisi karar vermeli, kahraman olan tek bir yıldız değil, kadrajdaki herkes olmalıydı. Bu yüzden film, tek bir izlemede tükenmez.

Bu özgürlük hissinin arkasında sıkı bir disiplin vardır. Sette hiçbir şey doğaçlama bırakılmamıştı; oyuncular hareketlerini bir önceki akşam ezberliyor, Tati her yürüyüşü, her duruşu koreografi gibi yerleştiriyordu. Renkler de seçilmişti: gri, siyah, mavi ve beyaz hâkimdir, canlı renk neredeyse yasaktır. Filmin en parlak lekesi bir çiçek tezgâhıdır.

Ses de aynı mantıkla kurulmuştur. Diyaloglar çekimden sonra dublajla eklendi ve kasten kısık tutuldu; konuşmalar çoğu zaman anlaşılmaz bir uğultu, bir ortam gürültüsüdür. Bunun yerine sandalyelerin oturulduğunda çıkardığı içini çekme sesini, cam üstünde topuk takırtısını, bir kapının vakumla kapanışını duyarız. Komedi kulaktan gelir.

Filmin kalbi, gecenin ortasındaki uzun restoran bölümüdür. Royal Garden, yani Kral Bahçesi adlı yeni bir lokal, boyası kurumadan açılır. Her şey sırayla bozulur. Yeni döşenmiş bir karo garsonun ayakkabısına yapışır ve onunla birlikte masalar arasında dolaşır. Sandalyelerin sırt süsü, oturanların ceketlerine damga gibi iz bırakır. Islak boya, geçenlerin sırtına çizgiler çeker. Görkemli bir balık tabağı salonda tur üstüne tur atar ama kimse onu yemez. Camdan giriş kapısı kırılır; kapıcı kırık kapının kolunu havada tutar ve gelen müşterilere görünmeyen bir kapı açıp kapatmaya devam eder, kimse fark etmez. Tavan çöker, cam kırılır, tasarım dağılır. Ve tam o anda, geceyi kurtaran şey ortaya çıkar: mükemmel çalışmayan bir mekânda insanlar nihayet rahatlar. Yabancılar birbiriyle konuşur, müzik samimileşir, sabaha kadar sürer. Tati'nin modern dünyaya asıl itirazı buradadır; sorun binalar değil, binaların insana bıraktığı yer azlığıdır.

Oyun Zamanı 16 Aralık 1967'de Paris'te gösterime girdi. Tati'nin yıllarını ve tüm parasını verdiği o derin, geniş görüntünün bir bedeli vardı: film 70 milimetre olarak çekildiği için ancak bu formata uygun donanımı olan salonlarda oynayabiliyordu ve Fransa'da böyle salon sayısı çok azdı. Tati uzun süre 35 milimetre kopya yapılmasına direndi; kendi filminin küçültülmüş hâlde gösterilmesini reddetti. Böylece film, en çok seyirciye ulaşması gereken anda kendi kalitesi tarafından kilitlendi.

İlk gösterimlerde süresi yaklaşık 155 dakikaydı. Baskı arttıkça kısaldı; Fransa'da 124 dakikaya indi, 1973'te Amerika'ya 35 milimetreye çevrilmiş 103 dakikalık bir versiyon gitti. Hulot'nun eski tatlı serüvenlerini bekleyen seyirci, kahramanın neredeyse kalabalığın içinde kaybolduğu, konuşmaların duyulmadığı, olay örgüsünün olmadığı bir film buldu. Basının bir bölümü yapımın gösterişini ve maliyetini eleştirdi. Tati röportaj vermekten kaçındı. İlk dönem gösterimlerinde film yaklaşık 400 bin bilet sattı. 17 milyon frankın yanında bu sayı hiçbir şeydi.

Yıkım ise daha çabuk geldi. Paris'in imar planı, Tati Kenti'nin kurulduğu arsadan geçecek yol çalışmalarını öngörüyordu. Setin sökülmesi, filmin son sahneleri hâlâ çekilirken başladı. Tati'nin Fransız sinemasına miras bırakmayı umduğu o cam kent, kendi filmi bitmeden ortadan kalktı. Bugün orada bir set olduğunu gösteren hiçbir şey yok.

Sonra sıra kefile geldi. Tati'nin yapım şirketi Specta Films alacaklıların yönetimine girdi ve 1974'te kapandı. İpotek edilen her şey elden çıktı: evi satıldı, eski filmlerinin hakları ve negatifleri gitti. Tati o hakların bir bölümüne ancak 1977'de yeniden ulaşabildi. Bu arada çekmeye devam etti; 1971'de Trafic, yani Trafiği, ardından son filmini tamamladı. 1982'de öldüğünde, hayatının en büyük işi hâlâ ticari bir felaket olarak anılıyordu.

Filmi kurtaran şey, onu batıran şeyle aynı oldu: zaman. Tati'nin kızı Sophie Tatischeff, babasının filmlerinin restorasyonu için yıllarca uğraştı; Oyun Zamanı'nın onarılmış 124 dakikalık kopyası 2002'de yeniden dolaşıma girdi. Artık film, ilk gününde olmadığı şeye dönüşmüştü: bir klasik. 2022'de İngiliz Film Enstitüsü'nün on yılda bir yaptığı büyük ankette Oyun Zamanı eleştirmenlerin listesinde yirmi üçüncü, yönetmenlerin listesinde kırk birinci sıraya yerleşti. Fransa'da yıllar içindeki yeniden gösterimlerle toplam bilet sayısı 1 milyon 200 bini geçti; yani filmin seyircisini bulması, ilk gösteriminden çok daha uzun sürdü.

Etkisi de rakamlardan daha kalıcı oldu. Kadrajı bir sahne gibi kurup kamerayı kıpırdatmayan, şakayı arka plana saklayan, kahramanı kalabalığın içinde eriten yönetmenler Tati'nin açtığı yoldan yürüdü. Wes Anderson'ın simetrik kadrajları, Roy Andersson'ın uzaktan bakan tabloları, Aki Kaurismäki'nin sessiz zamanlaması, Elia Suleiman ve Takeshi Kitano'nun hareketsiz planları bu geleneğin içinde durur. Oyun Zamanı gişede kaybederken, sinemanın gramerine bir cümle bıraktı.

Filmin son sahnesi bugün bu hikâyenin özeti gibi izlenir. Turist otobüsü şehir dışına çıkarken bir kavşağa girer ve trafik dönmeye başlar. Arabalar halka üstünde tur atar, sokak lambaları birer atlıkarınca direğine benzer, müzik bir panayır müziğine dönüşür. Hiçbir şey olmaz; sadece sıradan bir trafik sıkışması vardır. Ama Tati kamerayı öyle yerleştirmiştir ki o tıkanıklık bir çocuk oyuncağına, bir dönme dolaba benzer. Bir şehir kurmak için bütün parasını, evini ve eski filmlerini harcayan adamın anlatmak istediği şey en sonunda budur: dünya değişti, binalar soğuk, camlar sert, ama bakma biçimini değiştirirsen aynı kavşak bir eğlenceye dönüşür. Kurduğu şehir yıkıldı; öğrettiği bakış kaldı.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.