← Nöron Film

Karpuz Kabuğundan Gemiler: Ahırda Kurulan Sinema Makinesi

2026-09-26 · 12 dk

▶ Spotify’de dinle

Kütahya'nın Tepecik köyünde çobanlık, hamallık ve kamyon şoförlüğü yapan Ahmet Uluçay'ın, gezici sinemacının çöpe attığı film parçalarından kendi projeksiyon makinesini kurmasını ve otuz yıl sonra bu çocukluğu 2004 tarihli ilk uzun metrajı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'ta yeniden çekmesini anlatıyor. Bölüm, köyden hiç ayrılmadan San Sebastián'a kadar uzanan kırk ödülü ve yönetmenin yarım bıraktığı ikinci filmi izliyor.

ahmet uluçaytürk sinemasıkarpuz kabuğundan gemiler yapmakbağımsız sinematepecik

Bölüm metni

Bir köy ahırında iki çocuk, gezici sinemacının çöpe attığı film kırpıntılarını topluyor ve kendi projeksiyon makinesini kurmaya çalışıyor. Otuz yıl sonra o çocuklardan biri aynı köyde, aynı ahırda bu sahneyi yeniden çekecek — ama bu kez kamerayla. Sinema tarihinde belki hiç kimse bu kadar uzaktan başlamadı.

Kütahya'nın Tavşanlı ilçesine bağlı Tepecik köyüne, 1960'ların başında gezici bir film ekibi gelir. Kasaba kasaba, köy köy dolaşan, makinesini kurup halkı bir duvarın karşısına toplayan o ekiplerden biri. Seyircilerin arasında ilkokul üçüncü sınıfa giden bir çocuk vardır: Ahmet Uluçay. 2 Aralık 1954'te bu köyde doğmuştur ve o akşam gördüğü şey, ömrünün sonuna kadar peşini bırakmayacak bir şeydir. Ama onu çarpan, perdedeki hikâye değildir yalnızca. Işığı gönderen makinedir. Karanlıkta çalışan, tıkırdayan, duvara insan yürüten o alet.

Köyünde sinema yoktur. Kasabada vardır. Ve kasabanın sinemasının attığı şeyler vardır: kopmuş, yanmış, eskimiş film şeritleri. Uluçay bu parçaları toplamaya başlar. Çöpe atılmış birkaç karelik artıkları, bir başkasının bir daha bakmayacağı kırıntıları. Elinde bir yığın görüntü birikir; ama görüntüyü akıtacak bir alet yoktur. On bir, on iki yaşlarında, arkadaşı İsmail Mutlu ile bir karar verir: sinema makinesini kendileri yapacaklardır.

Bu, bir çocuk oyunu değil, üç yıl süren bir mühendislik inadıdır. Mercek bulmak, ışık kaynağı bulmak, şeridi düzgün ilerletecek bir düzenek kurmak, hepsi denemeyle, yanlışla, bozup yeniden yapmakla öğrenilir. Sonunda o alet çalışır. Ve Tepecik'te, bir ahırda, köylülere film gösterilmeye başlanır. Uluçay'ın topladığı kopuk parçaları birbirine ekleyerek kurduğu, dünyada başka hiç kimsede olmayan filmler. Bir sahne bir filmden, bir sahne başka bir filmden; kurgu denen şeyi, adını bilmeden, zorunluluktan öğrenir.

İşin sadece kendisi için kalmasına razı değildir. İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile birlikte "Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu"nu kurar. Bir köyde, kendi adı olan, kendi seyircisi olan bir sinema topluluğu. Bu ısrar, sonraki kırk yılın da özetidir: imkân yoksa imkânı üretmek, araç yoksa aracı yapmak.

Bu arada yaşamak da gerekir. İlkokuldan sonra okuyamaz. Çobanlık yapar, inşaatta çalışır, kamyon sürer, kümes hayvanı satar, yem fabrikasında işçilik eder. Gündüzleri bunlar, geceleri başka bir şey. Yazar. Yerel gazetelere yazı yazar, 1978'de bir edebiyat dergisi çıkarır. Köyde ona "Şair Ahmet" derler. Bu lakap küçümseme değil, bir tanımdır: köyün içinde, köyün işlerini yaparken, başka bir dile de ait olan adam.

Kamerayla arası, sinema makinesiyle arasından çok daha sonra düzelir. Almanya'da işçi olarak çalışan birinden edindiği eski bir video kamerayla 1993'te ilk filmini çeker: "Optik Düşler". Adı bile niyetini söyler; optik, yani mercek, yani ışığın kırılması, onun için baştan beri hikâyeden önce gelen şeydir. Ertesi yıl "Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak" gelir, 1995'te "Minyatür Kosmos'da Rüya". 1994'te Ankara'daki uluslararası film festivali, hem "Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak"a hem "Optik Düşler"e ödül verir. Kırk yaşındaki bir köylü adam, video kamerayla çektiği kısa filmlerle, Türkiye'nin en ciddi film festivalinin jürisini durdurmuştur.

Bu isimlere dikkat etmek gerekir. Koltuk değneğinden kanat yapmak. Karpuz kabuğundan gemi yapmak. İkisi de aynı cümleyi kuruyor: elindeki, olmasını istediğin şeye hiç benzemiyor; yine de ondan yapacaksın. Uluçay'ın bütün sineması, kendisine verilmiş malzemenin yetersizliğiyle kurulmuş bir inatlaşmadır. Ve onun asıl büyük filmi, tam olarak bu cümlenin hikâyesi olacaktır: ahırda sinema makinesi kuran iki çocuğun hikâyesi. Yani kendi hikâyesi.

Uzun metraj, kısa filmden ödül almakla gelmez. Uluçay'ın senaryosu hazırdır, anlatacağı şey nettir, ama Türkiye'de bir film çekmek para demektir ve onun parası yoktur. Yıllarca Beyoğlu'nda, koltuğunun altında senaryolarıyla kapı kapı dolaşır. Köyden İstanbul'a gider, geri döner, yine gider. Aradaki mesafe sadece yol değildir; bir taraf sinemanın karar verildiği yerdir, öteki taraf filmin geçtiği yer.

Sonunda "İstisnai Filmler ve Reklamlar" adlı yapım şirketiyle yol açılır. Film, hazırlığı ve çekimiyle birlikte kabaca üç yıl sürer. Çekim yeri seçilmez, zaten bellidir: Tepecik. Kendi köyü. Kendi sokakları, kendi ahırları, kendi karpuz tarlaları. Görüntü yönetmenliğini İlker Berke yapar. Başrollerdeki iki çocuk, İsmail Hakkı Taslak ve Kadir Kaymaz, profesyonel oyuncu değildir; kadronun büyük kısmı gibi onlar da bu işe ilk kez girmiştir. Uluçay filmde kendisi de görünür.

Hikâye 1960'lı yıllarda, yani onun çocukluğunda geçer. Recep karpuzcunun çırağıdır, Mehmet berberin. Gündüzleri iş, akşamları ahır. Kasabanın sinemasından aldıkları kopuk film şeritlerini, pilli bir lambanın ışığında elle ilerleterek duvara görüntü düşürmeye çalışırlar. Köy bu işi anlamaz, ciddiye almaz, çoğu zaman da alay eder. Recep'in ikinci bir meselesi daha vardır: karpuz tezgâhından artan kabukları götürdüğü evin büyük kızına âşıktır ve bu aşk, filmin en kırılgan yerlerinden biri olur. Sinema makinesi de o kız da aynı şeyin iki yüzüdür aslında: elinin uzanmadığı yere uzanma isteği.

Filmin sineması, konusundan öğrenilmiş bir sinemadır. Uluçay acele etmez; plan uzundur, kamera sabırlıdır, ses tasarımına takıntılı bir dikkat gösterir. Köyün sesleri, böcek, rüzgâr, tenekenin tıkırtısı, diyalogların arasındaki sessizlikler, hepsi hesaplanmıştır. Yokluğu bir üslup hâline getirir: gösterişli hiçbir şey yoktur, ama her kare düşünülmüştür. Çocukluk korkuları, masalsı sapmalar, gündüz düşleri anlatıya doğrudan karışır; gerçekçi bir köy filmi seyrederken bir anda bir düşün içine girersiniz ve ikisi arasında sınır çizilmez. Çünkü o çocuklar için de böyledir: makine henüz çalışmıyorken bile, kafalarının içinde çoktan çalışıyordur.

Film 2001'de tamamlanır. Sonra bekler. Yapımı bitmiş bir filmin seyirciye ulaşamadığı üç yıl geçer. Türkiye'de bir filmin salon bulması, çekilmesinden kolay değildir ve "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" ancak 26 Kasım 2004'te vizyona girer. 97 dakikadır.

Ve final, alışılmış zafer sahnesini vermez. Çocukların makinesi parçalanmış, düşleri dağılmıştır. Ahırdaki o alet, köyün karşısında ayakta kalamaz. Ama film bittiği yerde bir cümle bırakır: Recep, "Şu sekizlik kamera ne kadar ki?" diye sorar. Makine kırılmıştır, soru kırılmamıştır. Uluçay kendi hayatının cevabını oraya, o soruya saklamıştır; çünkü o soruyu soran çocuk, kırk yıl sonra bu filmi çekmiştir.

Film seyirciye zor ulaştı, ama ulaştığı her yerde aynı etkiyi yaptı. 2004'te 23. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde ulusal yarışmanın büyük ödülünü, yani Yılın En İyi Türk Filmi ödülünü aldı. Aynı yıl İspanya'nın kuzeyindeki San Sebastian Film Festivali'nin yeni yönetmenler bölümünde gösterildi ve jüri özel ödülüyle döndü. Sinema Yazarları Derneği en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo ödüllerini bu filme verdi. Ankara'daki festival en iyi film ödülünü verdi. Uluçay'ın yurt içinde ve dışında topladığı ödül sayısının 40'a yaklaştığı söylenir. Köyünün ahırında sinema makinesi kuran adam, o ahırın hikâyesiyle dünyanın festival salonlarına girmişti.

İstanbul'daki ödül töreninde yaptığı konuşma, filmden geriye kalan en sert sahnedir. Ödülü eşi Ayşe'ye adadı ve sinema yapabilmek için onu, salondaki pek çok insanın tanımadığı bir yoksulluğun içine ittiğini söyledi. Bu, bir teşekkür değil, bir itiraftı. Uluçay'ın hikâyesini "imkânsızlıkları yenen adam" diye anlatmak kolaydır; kendisi o kolaylığı kendine tanımadı. Bedelin kime ödetildiğini, en görünür olduğu anda, kalabalığın önünde söyledi.

Bir kolaylığı daha reddetti. Kendisine yakıştırılan "köy yönetmeni" etiketini kabul etmedi; köy yönetmeni olmadığını, köyde yaşayan bir yönetmen olduğunu söyledi. Aradaki fark küçük değil. Biri onu bir folklor nesnesi yapar, konusuyla sınırlar, merkezin dışına yerleştirir. Öteki, sinemanın nerede yapılırsa yapılsın sinema olduğunu söyler. Ödüller geldikten sonra da Tepecik'ten taşınmadı. Ömrünün sonuna kadar orada yaşadı.

İkinci film için 2007'de hazırlığa başladı: "Bozkırda Deniz Kabuğu". Senaryo onun elinden çıkmıştı. Ama bu kez karşısındaki engel para ya da salon değildi. Beyin tümörü teşhisi kondu. İstanbul'da, Çapa'daki tıp fakültesi hastanesinde tedavi gördü, orada zatürreye yakalandı ve 30 Kasım 2009'da hayatını kaybetti. 55. yaş gününe iki gün kalmıştı. Tepecik'e, doğduğu köye gömüldü. İkinci filmi yarım kaldı.

Geriye tek bir uzun metraj ve bir tomar kısa film kaldı. Bu, bir yönetmen için acı biçimde az bir mirastır. Yine de yarım kalan şey tamamen kaybolmadı: yıllar sonra, oğlu İdris Uluçay'ın desteğiyle ve yönetmen Osman Nail Doğan'ın girişimiyle "Bozkırda Deniz Kabuğu" senaryosu yeniden ele alındı, 2019'da projeye dönüştü. Babasının bitiremediği filmi başka birinin eline emanet etmek, Uluçay'ın kendi yönteminin devamı gibi durur: eldeki malzeme eksikse, eksik malzemeyle yapmaya devam etmek.

Bugün onun hikâyesini anlatmanın anlamı, bir yokluk destanı dinlemek değil. Tam tersi. Uluçay'ın çocukken yapmaya çalıştığı şey, bugün herkesin cebinde taşıdığı şeydir: görüntü kaydeden ve gösteren bir alet. O alet artık bedavaya yakın. Uluçay'ın üç yıl uğraşıp kurduğu düzeneğin yaptığı işi şimdi bir telefon yapıyor. Onun hikâyesinin bugüne bakan yüzü şu: makine hiçbir zaman asıl mesele değildi. Asıl mesele, kasabanın çöpe attığı film parçalarına eğilip bakan gözdü. Bir başkasının artığında görüntü olduğunu fark etmek, o parçaları belli bir sırayla birleştirince anlam doğduğunu sezmek, ve bunu kimse istemezken, kimse ısmarlamamışken, alay edilirken yapmaya devam etmek.

Sinema tarihi büyük bütçeler ve stüdyolarla yazılır. Ama Tepecik'teki o ahır, sinemanın ne olduğuna dair belki daha temiz bir cevap veriyor: karanlık bir oda, bir ışık, bir mercek ve duvara bakmayı çok isteyen birkaç kişi. Gerisi teçhizat. Ahmet Uluçay bunu kanıtlamak için hayatını harcadı ve kanıtladığı anda tek filmiyle dünyaya çıktı. Elinde koltuk değneği vardı, kanat yaptı.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.