← Nöron Film

Cennetin Kapısı: Bir Stüdyoyu Batıran Film

2026-09-23 · 14 dk

▶ Spotify’de dinle

Michael Cimino'nun 1980 tarihli Heaven's Gate'inin, Oscar'lı bir yönetmene tanınan sınırsız yetkiyle başlayıp bütçesini dört katına, çekim süresini aylarca aşan Montana yapımını ve beş buçuk saatlik ilk kurgusunu anlatıyor. Bölüm, felaket prömiyerin ardından filmin salonlardan çekilmesini, United Artists'in elden çıkarılmasını ve otuz yıl sonra restore edilen versiyonla gelen yeniden değerlendirmeyi izliyor.

cennetin kapısımichael ciminounited artistswesternhollywood

Bölüm metni

Bir yönetmen, sırf sokak altı metre dar göründüğü için yeni yapılmış bir kasabayı yıktırıp baştan kurdurur. Kamera bir buçuk milyon metre film yakar, bütçe dört katına çıkar, ilk kurgu beş buçuk saat sürer. Prömiyerden sonra film salonlardan çekilir — ve Amerikan sinemasının en eski stüdyolarından biri bir daha ayağa kalkamaz.

9 Nisan 1979 gecesi Los Angeles'ta, Amerikan Sinema Akademisi'nin ödül töreninde sahneye 39 yaşında bir adam çıktı. Adı Michael Cimino'ydu ve hayatında yalnızca iki film çekmişti. İkincisi, Vietnam'dan dönen Pensilvanyalı çelik işçilerini anlatan The Deer Hunter, yani Türkçedeki adıyla Avcı, o gece en iyi film ve en iyi yönetmen dahil 5 Oscar kazandı. Cimino heykelciği aldığında Hollywood'un en çok konuşulan ismiydi. Bir hafta sonra Montana'da kamera arkasına geçecekti ve o kameranın ardından çıktığında hem kendi kariyeri hem de Amerikan sinemasının bir dönemi bitmiş olacaktı.

O yılların Hollywood'unu anlamak için bir şeyi bilmek gerekiyor: 1970'ler, yönetmenin patron olduğu tek dönemdi. Stüdyolar televizyona karşı savaşı kaybetmiş, eski yöneticiler emekli olmuş, yerlerine gelen şirketler ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Boşluğu film okullarından yetişmiş genç yönetmenler doldurdu. Bir yönetmen art arda iki iş tutturduğunda, ona neredeyse hiçbir soru sorulmadan çek yazılıyordu. Cimino tam olarak o çeki aldı.

Çeki yazan şirketin adı United Artists, yani Birleşik Sanatçılar'dı. 1919'da Charlie Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith tarafından kurulmuştu ve kuruluş fikri şuydu: sanatçılar kendi filmlerinin sahibi olsun, tüccarlar karışmasın. Altmış yıl sonra şirket artık bir sigorta devinin, Transamerica'nın malıydı. 1978'de Birleşik Sanatçılar'ı yıllardır yöneten ekip, Transamerica'yla anlaşmazlığa düşüp topluca istifa etti ve Orion Pictures, yani kısaca Orion adında yeni bir şirket kurdu. Geriye kalan yeni yönetim, sektöre şirketin hâlâ büyük film yapabildiğini kanıtlamak zorundaydı. Ellerinde taze bir Oscar'lı yönetmen ve onun yıllardır çekmek istediği bir senaryo vardı.

Senaryo eskiydi. Cimino onu 1971'de yazmıştı, adı da o zaman "Johnson County Savaşı"ydı. Anlattığı olay gerçekti. 1892'de, Wyoming'in kuzeyinde, büyük sığır sahiplerinin kurduğu birlik, kendi otlaklarına yerleşen göçmen çiftçileri hırsızlıkla suçladı ve sorunu mahkemede çözmek yerine kiralık silahşorlardan bir müfreze topladı. Yanlarında bir de liste vardı: öldürülecek adamların isimleri. Müfreze bir trenle bölgeye indi, yolda iki kişiyi bir kulübede kıstırıp öldürdü, sonra ayaklanan yöre halkı tarafından kuşatıldı ve ancak federal süvarilerin yetişmesiyle kurtuldu. Amerikan tarihinde zenginlerin yoksullara karşı açıkça silahlandığı, üstelik cezasız kaldığı bu hikâye, ülkenin kendi kuruluş mitine attığı en sert tokatlardan biridir.

Cimino bu olayı 1890'a çekti ve etrafına kocaman bir yapı kurdu. Filmin açılışı 1870'te Harvard mezuniyet töreninde geçiyordu: frak giymiş genç adamlar, bir vals, yeryüzünü düzeltmeye dair kibirli bir konuşma. Yirmi yıl sonra o gençlerden biri, James Averill, Wyoming'de bir kasabanın federal şerifi olarak karşımıza çıkıyordu. Onu Kris Kristofferson oynadı. Karşısında, sığır sahiplerinin hesabına adam vuran Nathan Champion rolünde Christopher Walken vardı. İkisinin arasında kalan genelev sahibi Ella Watson'ı ise Cimino, stüdyonun bütün itirazlarına rağmen bir Fransız oyuncuya, Isabelle Huppert'e verdi. Yönetim İngilizce konuşmayan bir Avrupalıyı Amerikan westerninin merkezine koymanın delilik olduğunu söyledi. Cimino "o ya da film yok" dedi ve kazandı. Kadroda ayrıca John Hurt, Sam Waterston ve Jeff Bridges vardı. Görüntülerin başına, sisli ve altın tozlu ışığıyla tanınan Macar asıllı Vilmos Zsigmond geçti. Filmin adı artık Cennetin Kapısı'ydı; kasabanın göçmenlerinin dans ettiği paten pistinin tabelasından geliyordu.

Onaylanan bütçe 11 milyon 600 bin dolardı. Kâğıt üzerinde makul, hatta cömert bir rakamdı. Sözleşmede Cimino'yu gerçekten durdurabilecek bir fren yoktu; çünkü kimse Oscar'lı bir yönetmeni durdurmayı düşünmüyordu. 16 Nisan 1979'da, ödül töreninden tam bir hafta sonra Montana'da çekimler başladı.

Altıncı günün sonunda yapım, planının 5 gün gerisindeydi. Altı günde beş gün. Bu, bir aksilik değil, bir yöntemdi ve önümüzdeki bir yıl boyunca aynen sürecekti.

Cimino'nun yöntemi şuydu: gerçek olmayan hiçbir şey kabul etmemek. Buzul Ulusal Parkı'nın eteklerinde inşa edilen kasaba, tamamen kendi verdiği ölçülere göre kuruldu. Bitince gelip baktı, ana caddenin dar göründüğünü söyledi. Cadde söküldü ve iki yanı da yaklaşık birer metre geriye alınarak yeniden yapıldı. Harvard mezuniyet sahnesi Amerika'da çekilemeyince ekip İngiltere'ye, Oxford'a gitti; Cimino avlunun görüntüsünü beğenmeyince koca bir ağaç parça parça sökülüp oraya taşındı ve yeniden dikildi. Finaldeki büyük çatışmanın geçeceği araziye, toz bulutlarının altındaki çimen yeşil kalsın diye toprağın altına sulama sistemi döşendi. Zsigmond'un aradığı o yumuşak, dumanlı ışık için set sürekli tozla ve dumanla dolduruldu; bu da her çekim arasında havanın durulmasını beklemek demekti. Cimino tek bir sahne için 50'ye yakın tekrar çektiği günler oldu. Bazı günler hiç çekim yapmadı, gökyüzünde istediği bulutların gelmesini bekledi.

Sonuç, sinema tarihinin en uç sayılarından biridir. Yapım boyunca 1 milyon 300 bin fitten fazla film çekildi; yaklaşık 220 saat görüntü. Bu, sonunda 3,5 saatlik bir filme dönüşecek malzemenin neredeyse 60 katıydı. Laboratuvara giden banyo faturaları tek başına küçük bir filmin bütçesi kadardı.

Sette çekilen bazı sahneler daha o günlerde tartışma yarattı. Hayvan hakları savunucuları, çatışma sahnelerinde atların öldüğünü, kan gerektiren planlar için sığırlardan canlı kan alındığını, gerçek horoz dövüşü çekildiğini öne sürdü; iddialardan biri bir atın dinamitle patlatıldığıydı. Amerikan Hayvan Koruma Derneği'nin temsilcileri sete alınmamıştı, dolayısıyla olanları sonradan, tanık ifadeleriyle belgelemeye çalıştılar. Yapım tarafı iddiaların abartıldığını söyledi, ancak tartışma basına düştüğü andan itibaren filmin etrafındaki hava tamamen değişti.

Asıl mesele para ve kimsenin "dur" diyememesiydi. New York'taki yöneticiler haftalık maliyet raporlarını okuyor, uçağa atlayıp Montana'ya gidiyor, Cimino'yla konuşuyor, söz alıyor ve dönüşte rakamların yine büyüdüğünü görüyorlardı. Şirketin dünya çapındaki yapım işlerinden sorumlu yöneticisi Steven Bach, yıllar sonra yazdığı ve bugün Hollywood'un en dürüst iç itiraflarından biri sayılan kitabı Final Cut, yani Son Kurgu'da bu kilitlenmeyi anlatır: filmi durdurmak, o ana kadar harcanan paranın tamamını zarar yazmak demekti; devam etmek ise yalnızca daha fazla harcamak. Her hafta, devam etmek daha ucuz göründü. Bir yıl boyunca her hafta aynı hesap yapıldı.

Çekimler 1980 Mart'ında bitti. Ortada Birleşik Sanatçılar'ın bildiği kadarıyla 30 milyon doları çoktan aşmış, sonunda 44 milyon dolara ulaşacak bir yapım vardı; onaylanan bütçenin yaklaşık 4 katı. Haziran 1980'de Cimino yöneticilere ilk kurgusunu gösterdi. Film 5 saat 25 dakika sürüyordu. Salonda ışıklar yandığında kimse ne söyleyeceğini bilemedi. Aylarca süren pazarlıktan sonra Cimino filmi 219 dakikaya, yani arada bir molayla gösterilecek 3 saat 39 dakikaya indirdi. Şirket, gösterim tarihini kasıma koydu. Bütün umut, salondaki ilk seyircinin ne göreceğine bağlıydı: ya bir başyapıt ya da şirketin sonu.

19 Kasım 1980 akşamı New York'ta, Cinema 1 salonunda perde açıldı. Davetliler arasında basın, sektör ve şirketin yöneticileri vardı. Filmin ilk yarısı geçerken salonda tuhaf bir sessizlik oluştu; molada bazı davetliler geri dönmedi. Gösterim bittiğinde alkış vardı, ama kibar ve kısaydı. Yöneticiler salondan çıkarken gazetecilerin yüz ifadelerini okumaya çalışıyordu.

Ertesi sabah New York Times gazetesinde Vincent Canby'nin yazısı çıktı. Canby filmi kesin ve merhametsiz bir dille, tam anlamıyla bir felaket olarak niteledi; Cimino'nun Avcı'nın başarısı için ruhunu şeytana satmış olabileceğini, şeytanın da alacağını tahsil etmeye geldiğini yazdı. Diğer büyük gazeteler de aynı yöndeydi. Üstelik eleştiriler yalnızca filmi değil, yapım sürecinin bütün dedikodularını, harcanan parayı, hayvan iddialarını da kapsıyordu. Film artık bir film olarak değil, bir skandal olarak okunuyordu.

Birleşik Sanatçılar iki gün sonra benzeri görülmemiş bir şey yaptı: 44 milyon dolarlık filmini gösterimden çekti. Açıklama, filmin yeniden kurgulanacağıydı. Cimino aylarca makasla uğraştı ve yapıtından yaklaşık 70 dakika attı. 24 Nisan 1981'de Cennetin Kapısı 149 dakikalık haliyle 810 salonda yeniden vizyona girdi. Canby bu kez de yazdı: film zayıflamıştı ama değişmemişti. Seyirci gelmedi. Filmin Amerika'daki toplam hasılatı 3,5 milyon dolarda kaldı. Harcanan her 12 dolara karşılık 1 dolar döndü.

Aynı yıl Transamerica, Birleşik Sanatçılar'ı satmaya karar verdi. Alıcı, MGM'in sahibi Kirk Kerkorian'dı. 1919'da dört sanatçının "kendi filmlerimizin sahibi olalım" diyerek kurduğu şirket, 62 yıl sonra bağımsızlığını kaybetti ve bir başka stüdyonun içinde bir markaya dönüştü. Cimino bir daha asla o yetkiyi bulamadı; sonraki 20 yılda yalnızca birkaç film çekebildi ve hiçbiri onu eski yerine döndürmedi. 2016'da öldüğünde yazılan yazıların neredeyse tamamında, Oscar'ından önce Cennetin Kapısı'nın adı geçti.

Ama asıl miras, bir yönetmenin ya da bir şirketin kaderinden daha büyüktür. Bu filmden sonra Hollywood'da sözleşmeler değişti. Yönetmene son kurgu yetkisi vermek istisna haline geldi, yapım muhasebesi sıkılaştı, stüdyolar bir projeyi "kimin çekeceği" sorusundan önce "tek cümleyle nasıl anlatılacağı" sorusunu sormaya başladı. 1970'lerin yazar-yönetmen dönemini tek başına bu film bitirmedi elbette; ama sektöre kapıyı kapatmak için gereken bahaneyi verdi. Bir de dile yerleşti: ondan sonra pahalıya mal olan her tutkulu proje için "bu, yeni bir Cennetin Kapısı olmasın" cümlesi kuruldu. Sette yaşanan hayvan tartışmasının da kalıcı bir sonucu oldu; o skandalın ardından yapımların hayvanlı sahnelerinin bağımsız bir kurum tarafından izlenmesi kurala bağlandı ve jeneriklerde bugün hâlâ gördüğümüz "hiçbir hayvan zarar görmedi" ibaresinin ardındaki denetim sistemi bu dönemde sağlamlaştırıldı.

Filmin kendisi ise garip bir biçimde hayatta kaldı. 1981'de Avrupa'da gösterildiğinde, özellikle Fransız eleştirmenler Amerikan basınının gördüğünden bambaşka bir şey gördüler: göçmenlerin yüzlerine bakan, Amerikan kuruluş hikâyesini sınıf çatışması olarak anlatan, ışığı ve kalabalık sahneleriyle 19. yüzyıl resmine yaklaşan bir ağıt. 1982'de Los Angeles'ta yayın yapan küçük bir kablolu kanal, Z Channel, yani Z Kanalı, filmin 219 dakikalık uzun halini ekrana getirdi; seyircinin "yönetmenin kendi versiyonu" diye bir şeyin var olduğunu fark etmesi, bugün herkesin bildiği yönetmen kurgusu kavramının yerleşmesi büyük ölçüde o yayınlarla başladı. 2012'de film, Cimino'nun gözetiminde 216 dakika olarak restore edildi, Venedik Film Festivali'nde gösterildi ve saygın bir klasikler koleksiyonundan yayımlandı. 2015'te BBC'nin uluslararası eleştirmenlere sorarak hazırladığı en iyi Amerikan filmleri listesinde kendine yer buldu.

Cennetin Kapısı'nın son sahnesi 1903'te, Newport açıklarında bir yatta geçer. Averill yaşlanmıştır, zengindir, güvendedir ve hiçbir şeyi yoktur; kamera onun yüzünde kalır, o da geride bıraktığı kayıplara bakar. Filmin kendi tarihi için bundan daha uygun bir kapanış yazılamazdı. Ortada bir soru duruyor ve sinema o soruyu 45 yıldır cevaplayamadı: bir sanatçıya sınırsız yetki vermek, en büyük eserlerin de en büyük yıkımların da tek koşuluysa, hangisini göze alacağız?

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.