2026-09-19 · 13 dk
Marcel Carné'nin 1945 tarihli Les Enfants du Paradis'inin, Alman işgali altındaki Fransa'da on sekiz ayda, sanat yönetmeni ve bestecisi Yahudi oldukları için saklanarak çalışırken çekilişini anlatıyor. Bölüm, 90 dakika sınırını aşmak için filmin ikiye bölünmesini, figüranlar arasındaki işbirlikçilerle direnişçilerin aynı sette buluşmasını ve yapımın kurtuluşa kadar bekletilip özgür Paris'in ilk büyük filmi olarak gösterime girmesini izliyor.
fransız sinemasıişgalmarcel carnéyapım hikâyesidirenişSetin sanat yönetmeni de bestecisi de o sırada Fransa'da resmen yoktular: ikisi de Yahudiydi, ikisi de saklanıyordu ve çizimlerini, notalarını aracılar taşıyordu. Aynı sette, kamera önünde işgalciyle işbirliği yapanlarla direnişçiler yan yana figüranlık yapıyordu. Almanlar uzun filmi yasaklayınca yönetmen filmi ikiye böldü — savaş bitince birleştirmek üzere.
Nice'in tepelerindeki stüdyoda elektrik yine kesildiğinde, 1830'ların Paris'i karanlıkta kalıyordu. Alçıdan yapılmış tiyatro cepheleri, kahve tenteleri, tabelaları, hepsi 150 metre boyunca uzanan koca bir sokak, birkaç saniye içinde tanınmaz hale geliyor; kameranın önündeki iki bin kişilik kalabalık, ne zaman biteceğini bilmediği bir aranın içinde olduğu yerde bekliyordu. Kesinti uzarsa figüranlar dağılırdı. Dağılırsa o gün çekilen plan yarım kalırdı. Ve o sette yarım kalan her plan, yalnızca bir sanat sorunu değildi: orada, kalabalığın içinde, başka hiçbir yerde görünmemesi gereken insanlar vardı.
Marcel Carné'nin Cennetin Çocukları adıyla bilinen filmi, özgün adıyla Les Enfants du Paradis, işgal altındaki Fransa'da çekilmiş en büyük yapımdır. Fikir, 1943 Şubatında doğdu. Carné, senaryo ve diyalog yazarı Jacques Prévert ve oyuncu Jean-Louis Barrault Nice'te bir aradayken, Barrault onlara 19. yüzyılın efsanevi pandomimcisi Jean-Gaspard Deburau'nun hayatından bir olayı anlattı. 1836'da, sokakta kendisine laf atan bir delikanlıyı bastonuyla vurup öldürmüştü Deburau; mahkeme salonunu dolduran kalabalığın oraya gelme sebebi davanın kendisi değildi, sahnede yıllardır tek kelime etmeyen adamın sesini nihayet duyma merakıydı. Barrault bu hikâyeyi anlatırken aklında bir rol vardı. Carné ile Prévert'in aklındaysa bambaşka bir şey belirdi: sessiz bir adamın etrafında kurulan, konuşmanın kimde olduğunu sorgulayan bir film.
Yapım, André Paulvé'nin şirketiyle İtalyan ortak Scalera'nın parasıyla yola çıktı. Çekimler 16 Ağustos 1943'te Nice'teki Victorine stüdyolarında başladı. Birkaç hafta sonra durdu. Müttefiklerin Sicilya'ya çıkması İtalyan ortaklığını bitirdi; para bir anda ortadan kayboldu. Kısa süre sonra Paulvé'nin uzak bir Yahudi akrabalığı olduğu ileri sürüldü ve yapımcı olarak çalışması yasaklandı. Film üç ay boyunca askıda kaldı. Sonbaharda Paris stüdyolarında yeniden başlayabildi. Ekip 1944 Şubatında Nice'e döndüğünde ise sokağı harabe halinde buldu: üç ayda inşa edilen, elli cepheden fazla yapıdan oluşan dev dekoru bir fırtına yerle bir etmişti. Onarım iki ay ve 800 bin frank aldı. Başlangıçta 26 milyon frank olarak öngörülen bütçe, iş bittiğinde 55 milyona ulaşmıştı.
Sette eksik olmayan tek şey imkânsızlıktı. Film stoğu karneye bağlıydı, yani her çekim için ayrılan negatif miktarı sayılıydı; marangozlar kereste bulamıyordu; hava saldırısı sirenleri çalıştığında çekim duruyordu. Eleştirmen Pauline Kael'in aktardığı bir ayrıntı, o setin gündelik gerçeğini tek başına anlatır: ziyafet sahneleri için hazırlanan yemekler, kamera çalışmaya başlamadan aç figüranlar tarafından yenip bitiriliyordu. Kostümlerin içindeki insanlar, canlandırdıkları şenlikli Paris kalabalığından çok daha kötü besleniyordu.
Bu koşulların altında, çok daha ağır bir gerçek duruyordu. Filmin dekorlarını tasarlayan Alexandre Trauner ve müziğini yazan Joseph Kosma Yahudiydi ve çalışmaları yasaktı. İkisi de saklanarak çalıştı. Trauner, Prévert'in yakınında sahte bir kimlikle yaşadı; maketlerini, sokağın perspektif hesaplarını gizlice çizdi, dekorlar jenerikte Léon Barsacq ve Raymond Gabutti imzasıyla göründü. Kosma, Nice'te yaşayan Belçikalı bir müzisyenin adını, Georges Mouqué adını ödünç aldı; müzik resmen Maurice Thiriet'nin üstünde göründü. Yani perdede gördüğünüz sokağı çizen adamın ve kulağınıza gelen ezgiyi yazan adamın adları, filmin ilk gösteriminde afişte yoktu. İki bin figüranın arasında Direniş'e mensup, arananlar listesindeki isimler de vardı; kalabalık sahnesi, o yıllarda Fransa'da bir insanın görünmeden durabileceği en kalabalık yerdi.
İşin tuhaf tarafı, tehdit yalnızca dışarıdan gelmiyordu. Eskici Jéricho rolünü oynayan Robert Le Vigan, işgal yıllarında Alman yanlısı yayınlarda boy gösteren bir isimdi; Paris kurtulduğunda ülkeden kaçtı. Carné, filmin önemli bir karakterini bir gecede kaybetti ve rolü Pierre Renoir'a verip sahneleri yeniden çekti. Aynı setin üzerinde saklananla kaçan, aynı sahnenin iki tarafında duruyordu.
Carné'nin sonradan sık sık anlattığına göre, bütün bu aksiliklerin yanında bir de kasıtlı bir yavaşlık vardı: filmin işgal altındayken değil, kurtuluştan sonra gösterime girmesini istiyordu. Çekimler 20 Haziran 1944'te, Normandiya çıkarmasından yalnızca iki hafta sonra tamamlandı. Montaj ve seslendirme aylar aldı. Sonunda ortaya çıkan şey, 190 dakikalık, sonu gelmez bir sokağın ve o sokağı dolduran insanların filmiydi.
O sokağın adı Suç Bulvarı'ydı. Resmî adı Tapınak Bulvarı olan bu yer, 19. yüzyılın başında Paris'in eğlence hattıydı: yan yana dizilmiş küçük tiyatrolar, panayır çadırları, seyyar satıcılar, ip cambazları. Sahnelerinde her akşam bıçaklanan, zehirlenen, boğulan bunca melodram kahramanı yüzünden halk oraya Suç Bulvarı adını takmıştı. Filmin merkezinde bu bulvarın gerçek tiyatrolarından biri vardır: Théâtre des Funambules, yani Cambazlar Tiyatrosu.
Cennetin Çocukları'nın bütün dramatik mimarisi, bu tiyatroya dair tek bir hukuki ayrıntının üzerine kurulur. Cambazlar Tiyatrosu'nun ruhsatı, oyuncularının sahnede konuşmasına izin vermiyordu. Konuşmalı oyun sahneleme hakkı büyük, imtiyazlı tiyatrolara aitti. Küçük sahnelere kalan tek yol pandomimdi. Yani Baptiste Debureau'nun, Barrault'nun beyaza boyanmış yüzüyle canlandırdığı adamın sessizliği bir üslup tercihi değil, bir yasaktı. Film bunu bir eksiklik gibi değil, bir güç kaynağı gibi ele alır. Daha ilk sahnelerde, kalabalıkta bir saat çalındığı için suçlanan Garance'ı, Arletty'nin oynadığı kadını, Baptiste yalnızca hareketle aklar: olayın nasıl geçtiğini adım adım oynayarak, tek kelime etmeden, hem polisi hem seyirciyi ikna eder. Sessiz olan taraf, o sahnede gerçeği söyleyen taraftır.
Prévert'in senaryosu bu sessizliğin karşısına üç ayrı konuşma biçimi diker. Pierre Brasseur'ün oynadığı Frédérick Lemaître, sözün kendisidir: laf kalabalığıyla yaşayan, tiradı silah gibi kullanan, sonunda Othello'yu oynayacak kadar büyüyen bir oyuncu. Marcel Herrand'ın oynadığı Lacenaire, yazının karanlık tarafıdır: dilekçe yazarak geçinen, şiir yazan, sonunda cinayet işleyen bir adam; kaleminin ucundaki soğukluk bıçağına geçer. María Casares'in oynadığı Nathalie ise sadakatin dilidir, söylediği her söz aynı yere bağlanır. Dördü de aynı kadını, Garance'ı ister. Garance ise hiçbirine tam olarak ait olmayan, kendisine dair her şeyi bir omuz silkişiyle geçiştiren bir figürdür; Prévert'in ona yazdığı replikler, filmin en çok alıntılanan cümleleridir. Bizim gibi böylesine büyük bir aşkla sevişenler için Paris küçücüktür der Baptiste; o cümle kurulduğu andan itibaren filmin sonunu da haber verir.
Filmin adı da tam buradan gelir. Fransızca'da cennet kelimesi tiyatro argosunda en üst balkonu, sahneye en uzak ve en ucuz yeri anlatır. Orada oturanlar işçilerdir, çıraklardır, bulvarın gündelikçileridir. Bağırırlar, ıslık çalarlar, oyuncuya akıl verirler. Prévert filmin adını hem oyunculara hem de o balkondaki iyi huylu halk seyircisine bağlamıştır. Cennetin çocukları, perdedeki kahramanlar kadar, onları izleyen kalabalıktır.
Bu yüzden Carné'nin kamerası tiyatroyu neredeyse hep iki yönlü çeker: sahnede olan biten kadar, salonun karanlığında olan bitene de bakar. Bir pandomim gösterisi sürerken bir locada bakışmalar, en üst balkonda kahkahalar, kulisde bir kıskançlık aynı sahnenin parçası olur. Film, oyunun hayatı mı yoksa hayatın oyunu mu taklit ettiğini sormaz bile; ikisini aynı mekâna yerleştirip seyirciye bakmayı bırakır.
Deburau'nun mahkemesindeki o merak, yani sahnede hiç konuşmamış bir adamın sesini duyma arzusu, sinema kuramına da geçmiştir: müzik ve ses üzerine yazan Michel Chion, kaynağı görülmeyen ya da hiç duyulmamış bir sesin yarattığı bu gerilime Deburau etkisi adını verir. Cennetin Çocukları, tam olarak bu etkinin üzerinde durur. Baptiste sessiz kaldıkça anlatır, konuşanlar konuştukça kaybeder.
9 Mart 1945 akşamı, Chaillot Sarayı'nda perde açıldığında Paris yedi aydır kurtulmuştu. Salonda, filmin başrol oyuncusu yoktu. Arletty, bir Alman subayıyla yaşadığı ilişki yüzünden 1944 Ekiminde gözaltına alınmış, birkaç hafta tutulduktan sonra 18 ay sürecek bir gözetim altında yaşamaya mahkûm edilmişti. Perdede Fransız sinemasının en özgür kadın figürlerinden biri görünürken, onu canlandıran oyuncu şehrin dışında, izinsiz çıkamadığı bir evde bekliyordu. Filmin kaderindeki bütün çelişkiler o akşam aynı salonda toplanmıştı: saklanarak çalışmış bir dekorcu, takma adla müzik yazmış bir besteci, kaçmak zorunda kalmış bir oyuncu, gözetim altındaki bir yıldız.
Gösterim biçimi de savaşın izini taşıyordu. İşgal yönetiminin koyduğu kurallara göre özel izin olmadan 2750 metreden uzun film çekilemezdi; Cennetin Çocukları 5 bin metreye yakındı. Film iki bölüm halinde gösterime girdi: Suç Bulvarı ve Beyazlar İçindeki Adam. Yani seyirci, üç saatlik yapıtı iki ayrı bilet gibi satın aldı. Bu, eserin cezalandırılması gibi görünüyordu; sonuç bunun tam tersi oldu. Madeleine sinemasında 54 hafta boyunca, yani bir yıldan uzun süre kesintisiz gösterimde kaldı. Fransa'da 4,7 milyonu aşkın bilet sattı. 1947'de Prévert'in senaryosu Oscar'a aday gösterildi. Savaşın bütün kısıtlarına karşı inşa edilmiş bu sokak, kurtuluş sonrası Fransa'nın kendisine yeniden bakabildiği ilk büyük ayna oldu.
Zamanla adlar da yerine oturdu. Trauner ve Kosma, saklanarak yaptıkları işin karşılığını sonraki baskılarda ve jeneriklerde aldılar; ikisi de savaş sonrası Fransız sinemasının en aranan isimleri arasına girdi. Barrault'nun filmdeki beden dili ise apayrı bir soy başlattı: onun derslerinden geçen Marcel Marceau, 20. yüzyılda pandomimi dünya çapında yeniden görünür kılan isim oldu. Bir sokak dekorunda başlayan sessiz anlatım geleneği, sinemadan tiyatroya, oradan sirke ve sokak gösterisine yayıldı.
Filmin kendi ülkesindeki yeri, 1995'te sinemanın yüzüncü yılı için yapılan bir ankette netleşti: 600 Fransız sinema profesyoneli, gelmiş geçmiş en iyi Fransız filmi olarak Cennetin Çocukları'nı seçti. 2012'de Pathé, hasar görmüş orijinal negatifi 4K çözünürlükte tarayıp kareyi kareye onardı; yeniden gösterime giren kopyada, alçıdan yapılmış cephelerin dokusu, Trauner'in perspektif oyunları ve kalabalığın yüzleri ilk günkü keskinliğine kavuştu.
Bugün filme dönüp bakıldığında en çarpıcı olan şey, belki de kimsenin planlamadığı bir örtüşmedir. Cennetin Çocukları, konuşması yasaklanmış bir sanatçının, sessizliğin içinden kendini anlatma hikâyesidir. Ve tam da konuşmanın yasaklandığı bir ülkede, saklanan insanların elinden çıkmıştır. Perdedeki Baptiste bir yasağı sanata çeviriyordu; kamera arkasındaki ekip de öyle yaptı. Filmin son sahnesinde Baptiste, karnaval kalabalığının içinde Garance'ı kaybeder; maskeli, beyazlar giymiş yüzlerce insanın arasında ilerledikçe kendisi de görünmez olur, kalabalık onu yutar. O kalabalığın içinde gerçekten de kaybolmak zorunda olan insanlar vardı. Filmin bugün hâlâ taşıdığı ağırlık, bir aşk üçgeninden ya da bir tiyatro tarihinden değil, buradan gelir: tek tek yüzleri hiçbir zaman bilinmeyecek olan o figüranlar, yüz yıl önceki bir bulvarı canlandırırken kendi çağlarının kaydını da bırakmışlardır. Cennet, en ucuz yerdir; ve o film, adını oraya oturanlardan almıştır.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.