2026-09-17 · 15 dk
Ousmane Sembène'in 1966 tarihli La Noire de... (Siyah Kız) filminin, Afrikalıların kendi kıtalarında film çekmesini yasaklayan 1934 Laval Kararnamesi'nin gölgesinde, Marsilya'da dokerlik yapmış bir yazarın Moskova'dan getirdiği eski bir Sovyet kamerasıyla çekilişini anlatıyor. Bölüm, Fransız fon kurulunun senaryoyu reddetmesi üzerine filmin bir saate indirilişini, terzi bir amatör oyuncuyla ve Sembène'in izmarit
afrika sinemasıousmane sembenesenegalsömürgecilikilk filmBir kıtanın kendi hikâyesini filme alması tam yirmi altı yıl boyunca kanunen yasaktı. Yasak kalktığında elinde kamera olan tek Afrikalı, Marsilya limanlarında yük taşımış, sinemayı kırkını geçtikten sonra Moskova'da öğrenmiş bir adamdı. Dünyanın Afrika'yı ilk kez Afrikalının gözünden gördüğü film, izmaritlerden yapıldı.
1934'ün mart ayında Paris'te imzalanan bir kararname, bir kıtanın kendi görüntüsü üzerindeki hakkını elinden aldı. Metin kuru ve idariydi: Fransız Batı Afrikası'nda film çekmek ya da ses kaydı yapmak isteyen herkes, çalışmayı düşündüğü sömürgenin vali yardımcısına yazılı başvuruda bulunacaktı. Başvuruya mesleki referanslar eklenecek, senaryo önceden teslim edilecek, hatta gösterilecek slaytlara eşlik edecek müziğin dökümü verilecekti. Kararname, imzasını atan dönemin sömürgeler bakanı Pierre Laval'ın adıyla anıldı. Amacı açıktı: sinemanın sömürge düzenine dokunan hiçbir şey söylememesini sağlamak. Kâğıt üzerinde herkesi bağlıyordu, Avrupalı yönetmenleri de. Pratikte ise tek yönlü çalıştı. Referansı, sermayesi ve Paris'te tanıdığı olmayan bir Afrikalının o izni alma şansı yoktu. Böylece Afrika, otuz yıl boyunca filme çekilen ama film çekemeyen bir kıta oldu. Laval Kararnamesi, sömürgeler bağımsızlıklarını kazandığı 1960'a kadar yürürlükte kaldı.
Bu düzenin ne demeye geldiğini en iyi anlatan hikâye, Paulin Soumanou Vieyra'nın hikâyesidir. Vieyra, Fransa'nın devlet sinema okulu IDHEC'e, yani Yüksek Sinema Etütleri Enstitüsü'ne kabul edilen ilk Afrikalıydı. Diplomasını alınca yapacağı şey belliydi: memleketine dönüp orayı çekmek. İzin istedi, reddedildi. Elinde diploma, kafasında film, ayağının altında ise çekmesine izin verilmeyen bir kıta vardı. Vieyra da filmini bulunduğu yerde çekti. Mamadou Sarr, Jacques Mélo Kane ve görüntüleri kaydeden Robert Caristan'la birlikte, Afrika Sinema Grubu adını verdikleri topluluk olarak, 1955'te 16 milimetrelik siyah beyaz bir kurmaca çektiler: Afrique-sur-Seine, yani Sen Kıyısında Afrika. 21 dakikalık film, Paris'te yaşayan Afrikalıları Paris'te anlatıyordu. Afrikalıların çektiği ilk film, Afrika'da çekilemediği için bir nehir kıyısında geçiyordu.
Bu yasağı yırtacak adam ise o yıllarda hiç kameraya bakmıyordu. Ousmane Sembène 1923'te Senegal'in güneyinde, Casamance bölgesinin merkezi Ziguinchor'da doğdu. Okuldan atıldı, Dakar'da duvarcılık ve tamircilik yaptı, İkinci Dünya Savaşı'nda Fransız saflarında askerlik etti. Sonra Marsilya'ya geçti ve 12 yıl boyunca limanda hamallık yaptı. Sırtında çuval taşıyan, sendikada söz alan, boş vakitlerini şehir kütüphanesinde geçiren bir işçiydi. Yazmayı orada öğrendi. 1956'da çıkan ilk romanı Le Docker noir, yani Siyah Doker, doğrudan o rıhtımdan geliyordu. 1960'ta yayımlanan, Tanrı'nın Tahta Parçaları adıyla bilinen demiryolu grevi romanı ise onu Fransızca yazan Afrikalı romancıların en tanınmışlarından biri yaptı.
Tam o noktada Sembène'in aklına, bütün kariyerini değiştiren bir soru takıldı. Kitapları kim okuyordu? Fransızca bilen, okuma yazması olan, kitap alabilen ince bir tabaka. Anlatmak istediği insanların ezici çoğunluğu ise onun tek bir cümlesini okumamıştı. Sinemanın halkın akşam okulu olduğunu söylerken kastettiği buydu: romanın giremediği eve görüntü girebilirdi. 39 yaşında, hayatında hiç film çekmemiş bir romancı olarak burs başvurusu yaptı ve 1962'de Moskova'ya gitti. Gorki Film Stüdyosu'nda, Mark Donskoy'un gözetiminde çalıştı. Teori derslerine ilgi göstermediği, doğrudan makinenin nasıl işlediğini öğrenmeye baktığı söylenir. Bir yıl sonra döndüğünde elinde bir şey vardı: kendisine verilmiş, eski bir Sovyet kamerası. Sömürge idaresinin otuz yıl boyunca hiçbir Afrikalıya vermediği alet, Moskova'dan bir dokerin valizinde geldi.
O kamerayla 1963'te 20 dakikalık Borom Sarret'i çekti; Dakar sokaklarında bir at arabacısının bir gününü. Film, Fransa'nın Tours kentindeki kısa film festivalinden ödülle döndü. 1964'te Niaye geldi. Kendi yapım şirketi Filmi Domirev kurulmuştu. Ama Sembène'in asıl anlatmak istediği hikâye ne Dakar sokaklarındaydı ne de bir köyde. Onu 1958'den beri taşıyordu ve bir gazetenin iç sayfasında, dört beş satırlık bir haberde başlamıştı.
22 Haziran 1958'de Antibes'te, Côte d'Azur'un o zengin kıyı şeridindeki bir villada genç bir kadın ölü bulundu. Villanın adı Le Bonheur Vert, yani Yeşil Mutluluk'tu. Kadın banyo küvetinin içindeydi, boğazı kesilmişti, kendi elleriyle. Adı Diouana Gomis'ti; 1927'de, Ziguinchor yakınlarındaki Boutoupa'da doğmuştu. Fransız bir ailenin yanında hizmetçiydi. Bölgenin gazetesi Nice-Matin, yani Nis Sabahı, olayı kısa bir üçüncü sayfa haberi olarak geçti. O yaz Marsilya rıhtımında çalışan bir doker de o haberi okudu. Aynı bölgeden gelen, kendisiyle neredeyse aynı yolu yürüyen bir kadının ölümüydü bu; fark, onun limana, kadının ise bir villanın mutfağına düşmesiydi.
Sembène o dört satırı önce bir öyküye çevirdi. 1962'de çıkan öykü kitabı Voltaïque, yani Volta Öyküleri, hikâyeyi taşıyordu. Filmi çekmeye karar verdiğinde ise Fransa'nın yeni kurumsal düzeniyle karşılaştı. Sömürge valileri gitmiş, yerine İşbirliği Bakanlığı'nın Sinema Bürosu gelmişti. Frankofon Afrika sinemasının ana para kaynağıydı; başında, IDHEC'ten yetişmiş Jean-René Debrix vardı. Sembène senaryoyu oraya verdi. Senaryo, konusu yüzünden reddedildi. Fransız bir ailenin evinde ölen Senegalli bir hizmetçinin hikâyesi, Fransa'nın Afrika'yla kurduğu yeni ilişkinin tanıtım filmi olmaya uygun değildi.
İşte Sembène'in bir kelime icat ettiği yer burasıdır. Fransızcada "mégot" izmarit demektir; Sembène, kurgu anlamına gelen "montage" sözcüğüne nazire yaparak Afrika sinemasının yöntemine "mégotage" dedi. İzmarit sineması. Yerden izmarit toplar gibi parça parça para toplamak, kalanla, artıkla, ödünçle film çekmek. Aile birikimi, tanıdık esnaf, küçük bir devlet katkısı, bir haber filmi şirketinin elinde kalan negatif. Bir sanat akımı değil, bir hayatta kalma tekniğiydi.
Siyah Kız böyle çekildi. Filmin Fransızca adı La Noire de… idi; başlığın kendisi bir aidiyet cümlesidir, tamamlanmamış bir "filanın siyahı". Yapımda Sembène'in kendi şirketi ile Fransız haber filmleri şirketi Les Actualités Françaises, yani Fransız Aktüalite yer aldı. Çekimler 1965'in sonunda, Dakar ile Antibes arasında yapıldı; görüntü yönetmeni Christian Lacoste'tu. Başroldeki Mbissine Thérèse Diop, Dakar'da yaşayan genç bir terziydi; Senegal'in resmî haber servisinde çalışan bir fotoğrafçının çektiği bir kare Sembène'in gözüne çarpmış, teklif oradan gelmişti. Ailesi ve çevresi film çekmesine karşı çıktı. Diop yıllar sonra anlattığında, filmde giydiği kıyafetlerin puantiyeli elbise dışında hepsinin kendisine ait olduğunu söyledi; terziydi, kendi dikmişti. Karşısındaki çifti, Madam'ı ve Mösyö'yü Anne-Marie Jelinek ve Robert Fontaine oynadı.
Film Marsilya limanında açılıyor. Bir gemi yaklaşıyor, rıhtımda valiziyle bekleyen bir genç kadın var. Arka planda, meraklıların onlarca yıl sonra teşhis ettiği bir Amerikan uçak gemisi, Franklin D. Roosevelt, Akdeniz'de tatbikattadır. Sonra araba yolculuğu başlar: Marsilya'dan Antibes'e. Sembène bu yolculuğun yaklaşık 50 saniyesini renkli çekmişti. Gerekçesi basitti; kız, Antibes'e geldiği ilk günlerde her şeyi pembe görüyordu.
O 50 saniye, filmin bittiği gün filmden çıkarıldı. Sebep sanatsal değildi. Sembène'in Fransa'da uzun metraj çekme yetkisi yoktu ve yetkinin koşulu daha önce uzun metraj çekmiş olmaktı; kapalı bir döngü. Fransa'nın Ulusal Sinema Merkezi'nin kurallarına uyabilmek için tek yol, filmi bir saatin altına indirip kısa film kategorisine sokmaktı. Sembène de makasa sarıldı. Renkli sekans gitti. Dünyaya çıkan kopya baştan sona siyah beyaz ve bir saatin biraz altındaydı. Bir kıtanın ilk büyük filmi, bir yönetmenlik belgesi eksik olduğu için bir saate sığdırılmış hâliyle yola çıktı.
Sığdırılan şey şu hikâyeydi. Dakar'da bir Fransız ailenin çocuklarına bakan genç kadın, ailenin Fransa'ya dönüşünde onlarla gitmeyi kabul eder. Aklında Fransa vardır: vitrinler, deniz, mektuplar. Geldiği yer Antibes'te bir apartman dairesidir ve kapı kapanır. Dadılık biter, her işe koşan hizmetçilik başlar. Dışarı çıkmaz, kimse adını kullanmaz, kimse ona bir soru sormaz. Dakar'dan getirdiği ve eve hediye ettiği bir maske duvara asılıdır; evin dekorunun egzotik parçası olmuştur. Bir gün maskeyi duvardan indirip geri almaya kalkışır, Madam çekiştirir; kavga bir mülkiyet kavgasıdır. Sonra banyo. Filmin sonunda Mösyö, ölen kadının valizini, giysilerini ve maskeyi Dakar'a, ailesine götürür. Sokakta ona doğru bir çocuk maskeyi takar ve arkasından yürümeye başlar. Adam adımlarını hızlandırır, çocuk peşini bırakmaz.
Film ilk olarak 17 Mart 1966'da Senegal'de gösterildi. Aynı ilkbahar Dakar'da toplanan Dünya Siyah Sanatlar Festivali'nde en iyi uzun metraj ödülünü aldı. Mayıs'ta Cannes'ın Eleştirmenler Haftası'na seçildi. Ardından Fransa'nın en prestijli genç sinemacı ödülü olan Jean Vigo Ödülü geldi; ödülü kazanan ilk Afrika filmiydi. Aralık'ta ise Tunus'ta, Tahar Cheriaa'nın kurduğu Kartaca Sinema Günleri ilk kez düzenlendi; Arap dünyasının ve Afrika'nın bu ilk büyük festivalinin ilk Altın Tanit'i Siyah Kız'a verildi. Filmin Fransa'da normal vizyona girmesi ise 5 Nisan 1967'yi bekledi. Yapımına para vermeyi reddeden ülkede, ödülleri toplayıp döndükten sonra gösterime çıktı.
Bütün bu salonlarda dinleyicilerin duyduğu ses, aslında ekranda gördükleri kadına ait değildi. Filmde genç kadın neredeyse hiç yüksek sesle konuşmaz; anlattığı her şeyi iç sesiyle anlatır. Ne düşündüğünü, neyi umduğunu, aldatıldığını nasıl anladığını yalnızca o iç monolog söyler. Film sessiz çekilmiş, sesi Paris'te sonradan eklenmişti; bütçe Diop'u Paris'e getirmeye yetmedi. Böylece iç ses için başka biri kaydedildi: Paris'te yaşayan Haitili şarkıcı ve oyuncu Toto Bissainthe. Casamance'lı bir kadının kafasının içi, Atlantik'in öteki yakasından gelen bir aksanla konuşur. Bu bir bütçe kazasıydı, ama filmin anlamına yapışıp kaldı. Konuşma hakkı elinden alınmış bir kadının varlığını sürdürebildiği tek yer ses bandıdır ve o ses bile ödünçtür. Evde kimse ona soru sormaz; onu yalnızca seyirci duyar.
Batı basını filmi başta pek anlamadı. Roger Ebert yavaş ve sıradan buldu; New York'ta çıkan bir haftalık gazetenin 1973 tarihli yazısı filmi fazla öğretici ve melodramatik saydı. Sinema tarihçisi Georges Sadoul ise daha 1960'larda, Sembène sayesinde Afrika kıtasının dünya sinema tarihinde kendi yerini aldığını yazdı. Sonradan haklı çıkan Sadoul oldu.
Çünkü Siyah Kız'dan sonra soru değişti. Artık Afrikalılar film çekebilir mi diye sorulmuyordu; hangi dilde sorusu açılmıştı. Sembène'in kendi filmi Fransızcaydı, çünkü mecburiyet öyleydi. İkinci uzun metrajında bu mecburiyeti de kırdı: 1968'de Mandabi'yi, yani Havale'yi Wolof dilinde çekti. Havale, bir Afrika dilinde çekilmiş ilk uzun metrajdır. Akşam okulu benzetmesinin mantığı buydu: filmin anlatacağı insanlar filmi kendi dillerinde duymalıydı. İzmarit sineması da bir yöntem olarak kalıcılaştı; parayı parça parça toplayıp bağımsızlığı korumak, kıtanın sinemasında kuşaklar boyu uygulanan model oldu.
Filmin kendisi de eski hâline döndü. 2016'da yapılan restorasyonla dünya salonlarına geri geldiğinde eleştirmenler ikinci bir okuma yaptı; A.O. Scott, filmin hem tamamen kendi anının ürünü hem de kalıcı biçimde güncel olduğunu yazdı. Fransız film arşivleri de kesilmemiş kopyayı yeniden kurdu; Marsilya'dan Antibes'e giden arabanın o renkli 50 saniyesi filme geri döndü. Bugün gösterilen 65 dakikalık kopya, Sembène'in bir yönetmenlik belgesi uğruna kısalttığı filmin tam hâlidir. Ekim 2024'te, 4K restorasyonuyla Fransa'da yeniden vizyona girdi.
En son dönen şey ise adın sahibi oldu. Filmdeki kızın adı Diouana'dır; Sembène gazetede okuduğu adı değiştirmemişti. Onlarca yıl sonra bir araştırmacı, filmin arkasındaki gerçek kadının izini sürmeye karar verdi ve Antibes belediyesinin arşivinde ölüm kaydını, Nice bölge arşivinde 1077 numaralı polis dosyasını buldu. Dosyada olayı soruşturan komiserin, kadını çalıştıran ev sahibesinin, bir komşunun ve otopsiyi yapan doktorun ifadeleri duruyordu. Villanın 1934 tarihli planları da oradaydı; bina hâlâ ayakta. 1958'de bir bölge gazetesinde birkaç satırla geçilen ve adı bile doğru dürüst hatırlanmayan bir hizmetçinin bugün ölüm kaydının, dosya numarasının ve evinin bilinmesinin tek sebebi, Marsilya'da o haberi okuyan bir dokerin sekiz yıl sonra izmarit toplayarak film çekmesidir.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.