2026-09-10 · 15 dk
Pixar'ın 1995 tarihli Toy Story'sinin, donanım satan iflasın eşiğindeki bir şirketin ilk tam bilgisayar animasyonlu uzun metrajı çekişini; 19 Kasım 1993'te Disney yöneticilerine gösterilen yarım filmin üretimi durdurup projeyi iptalin eşiğine getirmesini ve üç aylık yeniden yazımdan sonra 27 animatör, 400 model ve 800 bin makine saatiyle tamamlanmasını anlatıyor. Bölüm, filmin vizyona girişinden bir hafta sonra gerçekleşen halka arzla ve elle çizilen animasyon çağının kapanışıyla bitiyor.
toy storypixaranimasyonbilgisayar animasyonusteve jobsKasım 1993'te Disney'in toplantı odasında yarım bir film oynuyor: kovboy oyuncak diğerlerine zorbalık yapıyor, seslendiren Tom Hanks bile "bu adam tam bir pislik olmuş" diyor. Işıklar yanınca üretim durduruluyor ve ekibe şu söyleniyor: senaryoyu düzeltemezseniz film iptal, şirket kapanır. İki yıl sonra aynı film sinema tarihinin yönünü değiştirecek.
1985'in sonunda, George Lucas'ın efekt imparatorluğunun içinde, kimsenin tam olarak ne işe yaradığından emin olmadığı küçük bir bölüm vardı. Kırk kadar mühendis ve araştırmacı, sinemadan çok üniversite laboratuvarına benzeyen odalarda, bir görüntüyü sıfırdan bilgisayarda üretmenin matematiğiyle uğraşıyordu. Bölümün başında Ed Catmull adında bir bilgisayar bilimci vardı. Yıllar önce, doktora öğrencisiyken kendi sol elinin alçı kalıbını almış, o kalıbı yüzlerce küçük üçgene bölmüş ve elini ekranda döndürerek bilgisayar grafiğinin en erken örneklerinden birini üretmişti. Hedefi ilk günden beri tekti ve kimseye ilan etmeye gerek duymuyordu: bir gün, baştan sona bilgisayarda yapılmış bir uzun metrajlı film.
Lucas'ın o sırada bambaşka bir derdi vardı. Boşanma süreci nakit gerektiriyordu ve bu bölüm, stüdyonun asıl işinden sayılmıyordu. Satışa çıkarıldı. Alıcı, kurduğu şirketten kovulmuş, otuzlu yaşlarının başında, sırada ne olduğunu arayan bir adam oldu: Steve Jobs. 1986'nın başında Lucas'a 5 milyon dolar ödedi, yeni bağımsız şirketin kasasına da 5 milyon dolar koydu. Şirket adını, ekibin geliştirdiği bir makineden aldı: Pixar.
Ve burada hikâyenin en çok yanlış hatırlanan yerine geliyoruz. Pixar bir film şirketi olarak kurulmadı. Pixar bir donanım şirketiydi. Sattığı şey, Pixar Image Computer, yani Pixar Görüntü Bilgisayarı adını taşıyan bir kutuydu. Etiket fiyatı 135 bin dolardı ve bu para yetmiyordu, çünkü makineyi çalıştırmak için ayrıca güçlü bir iş istasyonu almanız gerekiyordu. Hedef müşteri sinema değildi: hastanelerde tomografi kesitlerini üç boyutlu hale getirmek isteyen radyologlar, petrol arayan jeologlar, uydu fotoğraflarını çözümleyen devlet kurumları. Makine olağanüstüydü. Satmıyordu. Toplam satış rakamı, şirketin ömrü boyunca birkaç yüz adette kaldı.
Peki bu donanım şirketinin içinde ne işi vardı animatörlerin? Cevap sonradan efsaneye dönüşecek kadar sıradan: fuarlarda ve satış toplantılarında makinenin neler yapabildiğini gösterecek birine ihtiyaç vardı. Yani animasyon bölümü, aslında bir reklam departmanıydı. Başında da Disney'den kovulmuş genç bir animatör vardı: John Lasseter. Disney'de bilgisayar destekli animasyon fikrini fazla ısrarla savunduğu için işine son verilmişti.
Sonra tuhaf bir şey oldu. Reklam olsun diye yapılan demolar, satılması beklenen makineden daha çok ilgi çekmeye başladı. 1986'da masa lambasıyla oynayan bir yavru lambayı anlatan Luxo Jr., yani Küçük Luxo, iki dakikada, replik olmadan, izleyiciyi bir plastik parçasına bağlamayı başardı ve Oscar'a aday gösterildi. 1988'de bir bebekten kaçmaya çalışan tek adamlık bir bandoyu anlatan Tin Toy, yani Teneke Oyuncak, Oscar'ı kazandı. Bilgisayarda üretilmiş bir filmin aldığı ilk Akademi Ödülü'ydü.
Ödüller makine satmıyordu. Pixar her yıl zarar ediyor, açığı Jobs kendi cebinden kapatıyordu. Yıllar içinde şirkete koyduğu para 50 milyon doları buldu ve bu, planladığı hiçbir şeye benzemiyordu. 1990'da donanım bölümü elden çıkarıldı. Peş peşe işten çıkarmalar geldi; kadro 40 kişi civarına indi. Ayakta kalmak için ekip, televizyon reklamları çekmeye başladı: dans eden diş macunu tüpleri, zıplayan şekerler. Bir de düzenli gelir getiren bir işleri vardı; Disney'in çizgi filmlerini dijital ortamda boyayıp birleştirmek için kullandığı sistemi Pixar yazmıştı.
İşte o bağlantı kapıyı araladı. Disney, Lasseter'ı geri istiyordu. Lasseter reddetti; Disney'e ancak Pixar'dan bir film yaparak dönebileceğini söyledi. 1991'in ilkbaharında imzalanan anlaşma üç filmlikti, Pixar'a yaklaşık 26 milyon dolarlık bir yapım bütçesi getiriyordu, buna karşılık filmlerin bütün hakları Disney'e ait olacaktı; Pixar'a bilet gelirinin yaklaşık yüzde 12,5'i kalıyordu. Ağır bir anlaşmaydı. Ama film yapmamış, hiçbir zaman film yapmak üzere kurulmamış bir donanım şirketi, sinema tarihinin ilk uzun metrajlı bilgisayar animasyonunu üstlenmişti. Projenin adı önce "yeni oyuncak" anlamına gelen basit bir başlıktı. Sonra Toy Story, yani Oyuncak Hikâyesi oldu.
Anlaşmayı Disney adına yürüten isim, stüdyonun o dönemki en güçlü ve en tartışmalı yöneticisiydi: Jeffrey Katzenberg. Katzenberg'in Disney animasyonunu yeniden ayağa kaldırdığına kimsenin itirazı yoktu ve senaryoya müdahale etme alışkanlığı da en az başarısı kadar bilinirdi. Pixar ekibiyle çalışmaya başladığında verdiği not netti: bu bir çocuk filmi gibi durmasın, tatlı ve yumuşak olmasın, karakterlerin dişi olsun. Yetişkinlerin de izleyeceği bir arkadaşlık hikâyesi istiyordu ve arkadaşlığın inandırıcı olması için başlangıçta gerçek bir düşmanlık kurulmasını savunuyordu.
Pixar tarafında senaryoyu Lasseter'ın etrafında toplanan küçük bir grup yazıyordu: Andrew Stanton, Pete Docter ve Disney'den gelen hikâye ustası Joe Ranft. 1993 boyunca metin defalarca değişti. Kovboy Woody başlangıçta ipli konuşan bir vantrilok kuklasıydı, sonra çekmeli bir kovboy bebeğe dönüştü. Buzz Lightyear adını, aya ayak basan Buzz Aldrin'den aldı. Tom Hanks ve Tim Allen erken tarihte kadroya girdi ve ilk kayıtlar alınmaya başladı.
Bir animasyon filminde senaryonun sınavı okuma masasında değil, hikâye makarasında verilir. Ekip, henüz tek bir kare bile bilgisayarda üretilmemişken filmin tamamını kurşun kalem çizimlerle çizer, bu çizimleri geçici seslendirmelerle ve müzikle birleştirip gerçek süresinde bir taslak film hazırlar. Ortaya çıkan şey kaba, çirkin ve acımasızdır: film çalışıyor mu çalışmıyor mu, orada anlaşılır.
19 Kasım 1993, Burbank. Pixar ekibi, filmin ilk yarısını oluşturan hikâye makarasını Disney yöneticilerine gösterdi. Salonda Disney animasyonunun başındaki Peter Schneider ve stüdyonun en kıdemli isimlerinden Roy E. Disney de vardı.
Perdede beliren Woody, bugün milyonlarca insanın tanıdığı Woody değildi. Odadaki oyuncaklara emirler yağdıran, arkadaşlarıyla alay eden, kendisinden yaşça büyük yaylı köpeğe aşağılayıcı laflar eden, kıskançlığı sevimli değil zehirli olan bir karakterdi. Ve doruk noktasında, yeni gelen uzay devriyesini kazara değil, bilerek pencereden aşağı itiyordu. Katzenberg'in istediği "diş", metnin içinde büyüye büyüye karakterin kendisini yemişti.
Işıklar yandığında salonda destek yoktu. Lasseter yıllar sonra o makarayı, hayatında gördüğü en mutsuz ve en sevimsiz karakterlerle dolu bir hikâye diye anacaktı. Schneider'in kararı anında geldi: yapım durduruluyordu.
Bunun ne demek olduğunu anlamak için Pixar'ın o tarihteki durumunu hatırlamak gerek. Şirketin başka bir geliri, elinde başka bir projesi, kapıda bekleyen başka bir alıcısı yoktu. Tek uzun metrajlı filminin fişi çekilmişti. Lasseter salonda iki hafta istedi. Metni Pixar'a geri götürüp yeniden yazmak, ama bu kez Disney'in istediği filmi değil, kendi yapmak istedikleri filmi yazmak için. Katzenberg izin verdi.
Kalabalık ekip, ışıkları yanık tutabilmek için yeniden reklam filmlerine döndü. Yapımın maliyetini bu boşlukta Jobs taşıdı; şirkete koyduğu paranın çoğu bu dönemde eridi. Bir avuç insan ise kapandığı odada filmi baştan söktü.
Sordukları soru şuydu: Woody niye böyle davranıyor ve bu davranış nasıl affedilebilir hale gelir? Cevap, karakteri yumuşatmakta değil, korkusunu meşrulaştırmakta çıktı. Woody bir çocuğun en sevdiği oyuncaktı ve yerine geçecek biri gelmişti. Kıskançlığı kötülükten değil, terk edilme korkusundan doğuyordu. Pencereden itme sahnesi kazaya çevrildi; Woody'nin niyeti kötü olmasa da sonuç kötüydü ve filmin geri kalanı, onun bu suçu telafi etme çabası oldu. Aynı mantıkla Buzz'ın kendini gerçek sanması bir şaka olmaktan çıkıp trajik bir kimlik meselesine dönüştü. İki karakter de kırıldı ve tam da bu yüzden birbirlerine tutunmaları anlam kazandı.
Filmin müziği de bu çizgiyi izledi. Randy Newman'ın şarkıları, karakterlerin durup şarkıya başladığı klasik Disney kalıbıyla değil, sahnenin üzerine dışarıdan giren bir anlatıcı sesi gibi kullanıldı. "You've Got a Friend in Me", yani "Bende Bir Dost Var", bir müzikal numarası değil, hikâyenin yorumu oldu.
Yeni metin Disney'e sunuldu ve onaylandı. 1994'ün Şubat ayında yapım yeniden başladı. Bütçe artırıldı, ekip 24 kişilik çekirdekten 110 kişiye doğru büyüdü. Filmi durduran adamlardan biri o yaz Disney'den ayrılıp kendi stüdyosunu kurdu; Oyuncak Hikâyesi'nin bitişini artık başka bir yönetim izleyecekti.
Onay bir kutlama değil, bir başlangıç emriydi. Çünkü hikâye çözülmüştü ama filmin kendisi hâlâ yoktu ve onu üretecek yöntem de büyük ölçüde yoktu.
Rakamlar bugün bile şaşırtıcı. Filmin animasyonunu 27 animatör yaptı. Aynı yıllarda Disney'in geleneksel bir uzun metrajı, örneğin The Lion King, yani Aslan Kral, sekiz yüze yaklaşan bir kadroyla üretiliyordu. Pixar'ın tüm ekibi, mühendisi ve teknisyeni dahil 110 kişiydi ve bu insanların çoğu daha önce hiç film bitirmemişti.
Bir animatörün önündeki iş de alışılmış değildi. Kâğıt yoktu. Her karakter, hareket ettirilebilecek yüzlerce ayrı denetim noktasıyla donatılmış dijital bir kuklaydı; yalnızca Woody'nin yüzünde yüzlerce ayar bulunuyordu. Işık kendiliğinden gelmiyordu, her plana tek tek yerleştiriliyordu. Ve her şey hesaplanmak zorundaydı.
İşte filmin gizli kahramanı burada devreye girer: hesaplama çiftliği. Pixar, üretilen görüntüyü hesaplamak için 117 adet Sun iş istasyonunu bir odaya dizdi, hepsini birbirine bağladı ve günün 24 saati çalıştırdı. Kendi geliştirdikleri RenderMan adlı görüntüleme yazılımı, sahnedeki her nesnenin yüzeyini, gölgesini ve ışığın nasıl kırıldığını tek tek hesaplıyordu. Tek bir karenin karşılığı, karmaşıklığına göre 45 dakikadan 30 saate kadar uzayabiliyordu. Ekip, tamamlanmış görüntü üretiminde haftada ancak 3,5 dakikalık bir hıza ulaşabildi.
Filmin tamamı 114.240 kareden oluştu. Bu karelerin hesaplanması için harcanan süre 800 bin makine saatiydi. Yani tek bir bilgisayarla yapılmaya kalkışılsaydı, seksen yılı aşan kesintisiz bir işlem. Sinema tarihinde ilk kez bir filmin süresi, çekim takvimiyle değil, işlemci gücüyle ölçülüyordu.
19 Kasım 1995'te, hikâye makarasının salonu dondurmasından tam iki yıl sonra, film Los Angeles'ta ilk kez gösterildi. Üç gün sonra Kuzey Amerika'da vizyona girdi. Açılış hafta sonu 29 milyon dolar yaptı ve yılın en çok izlenen filmi oldu. 30 milyon dolarlık bütçesine karşılık dünya genelinde 370 milyon doların üzerinde hasılat topladı. Eleştirmenler, bir teknoloji gösterisiyle karşılaşmayı bekledikleri yerde sağlam kurulmuş bir arkadaşlık hikâyesi buldular.
Vizyondan bir hafta sonra, 29 Kasım'da, Pixar borsaya açıldı. Jobs, filmi bitirmeye çalıştıkları yıllarda şirketi satmayı ciddi ciddi düşünmüş, birkaç alıcıyla görüşmüştü; tamamlanan sahneleri gördükten sonra vazgeçmişti. Halka arz yaklaşık 140 milyon dolar topladı ve o yılın en büyük borsa çıkışı oldu. Bir donanım şirketi olarak kurulan, on yıl boyunca zarar eden Pixar, tek bir filmle milyar dolarlık bir şirkete dönüştü.
Ödül gecesinde Akademi, kategorilerinin hiçbirine tam oturmayan bu filme özel bir çözüm buldu: Lasseter'a, sinemanın ilk uzun metrajlı bilgisayar animasyonunu mümkün kılan çalışması için Özel Başarı Ödülü verildi. Film ayrıca özgün senaryo, özgün müzik ve özgün şarkı dallarında aday gösterildi. Bir animasyon filminin senaryo dalında adaylık alması o güne kadar görülmemişti.
Ama Oyuncak Hikâyesi'nin asıl mirası ne gişede ne borsadaydı. Bir yanı endüstriyeldi: sonraki on yıl içinde büyük stüdyolar elle çizilen uzun metrajlardan çekildi, Disney kendi geleneksel animasyon birimlerini kapattı ve 2006'da Pixar'ı 7,4 milyar dolara satın alarak stüdyosunun yaratıcı yönetimini bu ekibe devretti. Bir zamanlar Disney'den kovulan animatör ve makineyi satamayan mühendis, Disney animasyonunun başına geçtiler.
Öteki yanı ise daha sessiz ve bugün hâlâ daha çok konuşuluyor. Pixar, ışıkların yandığı o salonda yaşadığı şeyi bir kaza olarak değil, bir yöntem olarak gördü. Filmin durdurulmasına yol açan şey aslında bir mekanizmanın çalışmasıydı: bitmemiş bir işin, kimsenin gönlünü almadan, açıkça izlenmesi. Stüdyo bu sınavı içeride kurumsallaştırdı; yönetmenlerin birbirinin filmlerini düzenli aralıklarla izleyip acımasızca konuştuğu, ama karar yetkisinin daima yönetmende kaldığı bir yapı kurdu. Yıllar boyunca "her filmimiz bir noktada berbattı" cümlesini bir itiraf gibi değil, bir çalışma ilkesi gibi tekrarladılar.
Bu yüzden Oyuncak Hikâyesi, teknolojinin sinemayı değiştirdiği bir hikâye olarak anlatıldığında yarısı eksik kalıyor. 117 bilgisayarın 800 bin saatte hesapladığı şey, iki yıl önce bir kez çöpe atılmış bir karakterdi. Filmi kurtaran şey daha hızlı bir makine değil, kendi işine bakıp "bu iyi değil" diyebilen bir odaydı.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.