← Nöron Film

Susuz Yaz: Bagajda Kaçırılan Altın Ayı

2026-09-09 · 14 dk

▶ Spotify’de dinle

Metin Erksan'ın 1963 tarihli Susuz Yaz'ının, İzmir yakınlarındaki Bademler köyünde dokuz ayda çekilişini, sansür kurulunca engellenince yapımcı-oyuncu Ulvi Doğan tarafından bir otomobilin bagajında Avrupa'ya kaçırılıp 1964 Berlin Film Festivali'ne sokulmasını ve Türk sinemasının ilk büyük uluslararası ödülü olan Altın Ayı'yı kazanmasını anlatıyor. Bölüm, ödülden sonra filmin Türkiye'de yasaklanıp yönetmen ile yapımcı arasındaki kavgada kırk beş yıl ortadan kaybolmasını ve 2008'de restore edilerek geri dönüşünü izliyor.

susuz yazmetin erksantürk sinemasıberlin film festivalisansür

Bölüm metni

Bir filmin bavulu yoktu; bagajı vardı. Türkiye'nin sansür kurulu yurt dışına çıkmasını yasaklayınca, Susuz Yaz sınırı bir otomobilin bagajında geçti — afişindeki yönetmen adı bile değiştirilmişti. Birkaç ay sonra Berlin'de Altın Ayı'yı kazandı, sonra kırk beş yıl boyunca kayboldu.

1963 yılında İzmir'in Urla ilçesine bağlı Bademler Köyü'nde yaşayanlar, alışılmadık bir misafirliğe alıştı. Bir film ekibi gelmişti ve gitmiyordu. Çekimler dokuz aya yayıldı. Bu, o yılların Türk sineması için akıl almaz bir süreydi; İstanbul'daki yapımcılar bir filmi iki haftada çevirip vizyona sokmanın hesabını yaparken, Metin Erksan adında inatçı bir yönetmen bir köyün içine yerleşmiş, mevsimlerin dönmesini bekliyordu. Başrolü oynayacak on altı yaşındaki konservatuvar öğrencisi Hülya Koçyiğit köyde iki ay kaldı; kamera açılmadan önce köylü kadınların yürüyüşünü, testi taşımasını, oturuşunu öğrendi. Bu, onun ilk filmiydi.

Anlatılacak hikâye Necati Cumalı'nın 1962 tarihli öyküsünden geliyordu. Cumalı yalnızca yazar değil, aynı zamanda avukattı; su hakkı, mülkiyet sınırı, tapu ve kadastro gibi kavramların hukuki ağırlığını biliyordu. Öykünün gücü de tam buradan doğuyordu: Ortada bir kötü adam yoktu, ortada bir mülkiyet iddiası vardı. Osman adında bir adam, kendi tarlasından çıkan pınarın suyunu kesip önüne set çeker. Gerekçesi basittir ve kâğıt üzerinde tartışmasızdır: Su benim toprağımdan çıkıyor, öyleyse benimdir. Aşağıdaki köylülerin tarlaları kuruyunca kavga başlar. Kavga büyüdükçe bir tüfek patlar ve Osman'ın işlediği suçun cezasını, hapse giren kardeşi Hasan çeker. Hasan'ın içeride olduğu süre boyunca Osman, kardeşinin karısı Bahar'a göz koyar. Sonunda Hasan'ın öldüğü yalanını uydurur.

Erksan, senaryoyu Kemal İnci ve İsmet Soydan ile birlikte yazdı. Filmi bir köy melodramına dönüştürebilecek bütün kolay yolları bilinçli biçimde kapattı. Susuz Yaz'da uzun açıklamalar, ders veren diyaloglar, seyirciye kimin haklı olduğunu söyleyen bir anlatıcı yoktur. Onun yerine tekrarlanan görüntüler vardır: taş, çit, kilit, tel örgü, kapalı kapı, kuyunun ağzı. Ali Uğur'un siyah beyaz görüntüleri Ege'nin yazını bir cennet gibi değil, bir baskı aleti gibi gösterir. Işık güzelleştirmez, kavurur. Kamera sık sık yerden bakar; Osman büyür, karşısındakiler küçülür. Suyun kesildiği set, filmin ortasında adeta bir organ gibi durur: Tıkanmış bir damar.

Filmin en dikkat çekici tarafı, mülkiyet fikrinin nasıl yavaş yavaş her şeye bulaştığıdır. Osman önce suyun sahibi olduğunu söyler. Sonra toprağın. Sonra kardeşinin. Sonra kardeşinin karısının. Erksan bu geçişi bir tez gibi anlatmaz, bir hastalık gibi gösterir. Su üstündeki hak iddiası ile bir kadının bedeni üstündeki hak iddiası arasındaki mesafenin ne kadar kısa olduğunu, tek bir cümle kurmadan, sadece bakışların ve engellerin diliyle söyler. Bahar bir süre sonra bir kadın değil, çitin ardındaki bir varlık gibi çerçevelenir; onu izleyen, gözetleyen, arkasından bakan bir kameranın nesnesi haline gelir. Bu, 1963 Türkiye'sinde çekilmiş bir film için olağanüstü cesur bir biçimsel tercihti.

Osman'ı Erol Taş oynadı. Taş o güne kadar Yeşilçam'ın standart kötü adamıydı; kaşları çatık, sesi kalın, iki sahnede görünüp kaybolan bir figür. Erksan ondan başka bir şey istedi. Susuz Yaz'daki Osman korkutucu olduğu için değil, anlaşılabilir olduğu için rahatsız edicidir. Terler, yorulur, kendini haklı görür, bazen acınası bir yalnızlığa düşer. Erol Taş bu rolde bir canavarı değil, kendi mantığının içine hapsolmuş bir adamı oynar ve bunu neredeyse tamamen yüzüyle yapar. Ulvi Doğan'ın canlandırdığı Hasan ise filmin ahlaki dengesidir: Uysal, iyi niyetli, kardeşine söz geçiremeyen, sonunda bu uysallığın bedelini ödeyen adam.

Müzikte alışılmadık bir imza vardır. Ahmet Yamacı'nın yanı sıra Yunan besteci Manos Hacidakis'in müzikleri kullanıldı. Filmin sesi, Anadolu'nun kuruluğuna Ege'nin öte yakasından gelen bir hüzün katar; iki kıyının aynı iklimi, aynı susuzluğu paylaştığını hatırlatan bir seçimdir bu.

Ortaya çıkan şey, 90 dakikalık siyah beyaz bir filmdi. Ne yıldız kadrosu vardı, ne büyük bir yapım şirketinin arkasında duruşu. Yapımcılığını, filmde Hasan'ı oynayan Ulvi Doğan üstlenmişti; film Hitit Film adı altında çekilmişti. Ekip 1963'ün sonunda Bademler Köyü'nden ayrıldığında ellerinde, Türk sinemasının o güne kadar ürettiği en sıkı, en tavizsiz işlerden biri vardı. Ve önlerinde, hiç hesap etmedikleri bir duvar.

Duvarın adı sansürdü. Film, gösterim izni için sansür kurulunun önüne geldiğinde karşılaştığı itiraz, bugünden bakıldığında inanılması güç bir gerekçeye dayanıyordu: Tarlalardaki başaklar cılız görünüyordu. Cılız başak, ülkenin kötü durumda olduğu izlenimi yaratabilirdi. Susuzluk üzerine kurulmuş bir filmin susuzluğu göstermesi, resmî akıl için bir kusurdu.

Erksan bu tür engellere yabancı değildi; bir yıl önce çektiği Yılanların Öcü de benzer bir kavganın içinden geçmişti. Ama bu kez engel filmin yolunu tümüyle tıkadı. Susuz Yaz, ülkesinde perdeye çıkamadığı gibi, resmî bir yoldan yurtdışına, herhangi bir festivale de gönderilemezdi. Devletin onayı olmadan bir filmin sınırdan çıkması mümkün değildi.

Bu noktada devreye yapımcı girdi. Ulvi Doğan, filmin bir kopyasını aldı ve otomobilinin bagajına koydu. Sınırdan öyle geçti. Avrupa'ya vardığında Berlin Film Festivali'ne başvurdu; ama başvuru formunda yönetmenin adı Metin Erksan olarak yazmıyordu. Doğan, olası bir soruşturmanın izini kaybettirmek için yönetmenin göbek adını kullandı: İsmail Metin. Filmin sahibi, kendi adını taşımadan Almanya'ya girdi. Bütün bunlar, filmin yönetmeninin haberi olmadan yapılmıştı; Erksan ile Doğan arasında yıllarca sürecek anlaşmazlığın tohumu da burada atıldı.

14. Berlin Film Festivali 26 Haziran 1964'te açıldı ve 7 Temmuz'da kapandı. Ana yarışmada 24 film vardı ve liste, savaş sonrası sinemanın en güçlü isimlerinden oluşuyordu. Jüri başkanı, Amerikalı yönetmen Anthony Mann'di. Yarışmada Satyajit Ray'in Mahanagar'ı, yani Büyük Şehir vardı. Sidney Lumet'in Rod Steiger'a oynattığı The Pawnbroker, yani Rehinci vardı. Shohei Imamura'nın filmi vardı. Bu kalabalığın içinde, kimsenin adını duymadığı bir ülkeden, kimsenin tanımadığı bir yönetmenin adı bile doğru yazılmamış, bagajda gelmiş bir film vardı.

Berlin'de o film, salondaki seyirci için bir sürprizdi. Dilini bilmedikleri bir coğrafyada geçiyordu ama anlattığı şey herkesin bildiği bir şeydi: Bir adam bir kaynağın başına oturuyor ve "bu benim" diyordu. Susuzluk çeviri gerektirmiyordu.

Ödüller açıklandığında en iyi yönetmen Gümüş Ayı'sı Satyajit Ray'e, en iyi erkek oyuncu Gümüş Ayı'sı Rod Steiger'a, en iyi kadın oyuncu Gümüş Ayı'sı Sachiko Hidari'ye gitti. Ve festivalin büyük ödülü Altın Ayı, Susuz Yaz'a verildi. Türk sineması tarihinde ilk kez, uluslararası bir festivalin en büyük ödülü Türkiye'den bir filme gidiyordu. Ödülü almak için sahneye çıkan yönetmen yoktu; yönetmen Türkiye'deydi ve olan biteni sonradan öğrendi.

Haber Türkiye'ye ulaştığında ortaya tuhaf bir tablo çıktı. Gösterilmesi sakıncalı bulunan, başakları fazla cılız olduğu için ülkenin itibarını zedeleyeceği düşünülen film, ülkenin şimdiye kadar aldığı en büyük sinema ödülünü kazanmıştı. Aynı yıl film Venedik'te Biennale ödülünü, Akapulko'da Altın Maya ödülünü aldı. Türkiye, 37. Oscar törenlerinde yabancı film dalında ülkesini temsil etmesi için Susuz Yaz'ı gönderdi; film aday listesine giremedi.

Berlin'deki o gece, Türk sinemasının en yüksek noktasıydı. Ve aynı zamanda, filmin ortadan kaybolmasının başlangıcıydı.

Altın Ayı, Susuz Yaz'ı bir anda satılabilir bir mal haline getirdi. Ulvi Doğan filmi Amerika'da dağıtıma sokmak istedi. İngilizce sürümü hazırlaması için başvurduğu isim, düşük bütçeli filmler çeviren David Durston oldu. Durston'ın teşhisi ticariydi: Film, Amerikalı seyirci için fazla ağır, fazla sessizdi. Çözüm önerisi de aynı ölçüde ticariydi. Filme sonradan çekilmiş çıplaklık sahneleri eklendi. Adı değiştirildi; Amerika'da Reflections, yani Yansımalar adıyla gösterildi. Avrupa'da bir başka sürüm Kardeşimin Karısı adıyla dolaştı.

Böylece Berlin'de Altın Ayı kazanan film ile dünyada dolaşan film artık aynı film değildi. Erksan'ın mülkiyet üzerine kurduğu, çıplaklığı bir tek karesinde bile bulunmayan sıkı anlatı, gişe hesabıyla parçalanmış, içine yabancı sahneler yerleştirilmiş bir versiyona dönüşmüştü. Bu, sinema tarihinde bir eserin kendi ödülünden koparılmasının en çarpıcı örneklerinden biridir.

Yönetmen ile yapımcı arasındaki ilişki bir daha onarılmadı. Erksan yıllar boyunca Doğan'ı filmin gelirini tek başına almakla ve filme kendisine ait olmayan görüntüler karıştırmakla suçladı, sert sözler kullandı. Doğan ise negatifin saklanmasını başka nedenlere bağladı, filmin başına gelenlerin sorumluluğunu üstlenmedi. İki adamın anlatıları hiçbir zaman uyuşmadı ve aradaki gerçeğin tam yerini bugün kesin olarak söylemek mümkün değil. Kesin olan tek şey sonuçtu: Türk sinemasının Altın Ayı'sı, Türkiye'de görünmez oldu.

Aradan 45 yıl geçti. Bu süre boyunca Susuz Yaz, adı herkesin bildiği ama kendisini kimsenin görmediği bir efsaneye dönüştü. Sinema tarihi kitaplarında bir satır, kültür sayfalarında bir gurur cümlesi, ama perdede yok. Kötü kopyalardan, eksik baskılardan, yıpranmış bantlardan söz ediliyordu. Filmin asıl negatifinin nerede olduğunu kimse bilmiyordu; yıllarca yurtdışına kaçırıldığı sanıldı. Erksan'ın sonradan anlattığına göre negatif, İstanbul'da bir banka kasasından çıktı.

Kurtarma 2007'de, beklenmedik bir yerden geldi. Martin Scorsese'nin kurduğu World Cinema Foundation, yani Dünya Sinema Vakfı, Fatih Akın'dan restore edilmeye değer bir Türk filmi önermesini istedi. Berlin'de Altın Ayı almış bir yönetmen olan Akın, listenin başına Türkiye'ye ilk Altın Ayı'yı getiren filmi yazdı. Restorasyon 2008'in mayıs ayında İtalya'da, Bologna'daki L'Immagine Ritrovata laboratuvarında tamamlandı. Orijinal 35 milimetrelik kamera negatifi ve orijinal ses negatifi kullanıldı. Negatifin eksik olan son makarası, Almanya'daki bir arşivde korunan kopyadan tamamlandı. Açılış ve kapanış jenerikleri hiçbir kaynakta bulunamadığı için dijital olarak yeniden kuruldu. Filmin siyah beyaz ton geçişleri, Ali Uğur'un o kavurucu ışığı, ilk günkü haline yakın biçimde geri geldi.

Restore edilmiş Susuz Yaz, 2008'de Cannes Film Festivali'nin klasikler bölümünde gösterildi. Gösterime son ana kadar beklenen Metin Erksan gelmedi; bunun yerine bir telgraf gönderdi. Telgrafta, 40 yıldır karanlıkların içinde kaybolan filminin yeniden hayat bulmasından duyduğu mutluluğu anlattı, Scorsese'ye ve Fatih Akın'a teşekkür etti. Bir yönetmenin kendi başyapıtına, yarım yüzyıla yakın bir aradan sonra uzaktan gönderdiği selamdı bu.

Metin Erksan 2012'de öldü. Ulvi Doğan 2018'de, 86 yaşında hayatını kaybetti. Aralarındaki kavga onlarla birlikte kapandı; geriye film kaldı.

Bugün Susuz Yaz'ı izlemek, 1963'te çekilmiş bir köy filmi izlemek değil. Suyun kime ait olduğu sorusu, kuraklığın haritaları yeniden çizdiği bir yüzyılda, ilk günkünden daha keskin duruyor. Erksan'ın kamerası, bir kaynağın başına set çeken adamın hikâyesini anlatırken aslında çok daha geniş bir şeyi kaydetmişti: Bir kaynağa "benim" demenin, önce toprağı, sonra komşuyu, sonunda insanın kendi kardeşini nasıl tükettiğini. Türkiye ikinci Altın Ayı'sını 46 yıl sonra, 2010'da Semih Kaplanoğlu'nun Bal filmiyle aldı. Ama ilkinin hikâyesi, sinemanın kendi eserlerini nasıl kaybedip nasıl geri bulduğuna dair anlatılabilecek en iyi örneklerden biri olmayı sürdürüyor. Bir film, kendi ülkesinde yasaklandı, bir otomobilin bagajında sınır geçti, dünyanın en büyük ödülünü aldı, sonra parçalandı, kayboldu ve 45 yıl sonra bir banka kasasından çıkıp geri döndü.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.