← Nöron Film

Yakın Plan: Sahte Yönetmenin Gerçek Duruşması

2026-09-07 · 13 dk

▶ Spotify’de dinle

Abbas Kiarostami'nin 1990 tarihli Nema-ye Nazdik (Yakın Plan) filminin, kendini yönetmen Mohsen Mahmelbaf olarak tanıtıp bir Tahran ailesini kandıran işsiz Hüseyin Sabzian'ın gerçek dolandırıcılık davasını çekmek üzere apar topar başlatılan yapımını anlatıyor. Bölüm, bütün gerçek kişilerin kendilerini canlandırdığı bu yeniden kurulumun kurmaca ile belgesel arasındaki sınırı nasıl sildiğini ve İran sinemasını dünyaya nasıl açtığını izliyor.

yakın planabbas kiarostamiiran sinemasıhüseyin sabzianbelgesel-kurgu

Bölüm metni

Bir adam otobüste yanına oturduğu kadına "Ben ünlü yönetmen Mahmelbaf'ım" dedi. Haftalar sonra o ailenin evinde tutuklandı — ve bir başka yönetmen, hapisteki bu sahtekârın davasını filme çekmek için kendi projesini yarıda bıraktı. Mahkeme salonuna iki kamera girdi; içeri giren şey sinemanın gerçeklikle kurduğu bütün anlaşmayı bozdu.

1989 sonbaharında Tahran'ın kalabalık otobüslerinden birinde, orta yaşlı bir kadın yanında oturan adamın elindeki kitaba bakıyordu. Kapakta tanıdık bir ad vardı. Adam, Mohsen Makhmalbaf'ın Bisikleran, yani Bisikletçi adlı filminin metnini okuyordu; kadın, oğullarının o filmden nasıl etkilendiğini düşünerek konuşmaya başladı. Karşısındaki adam kitaptan başını kaldırdı ve hayatının geri kalanını belirleyecek cümleyi kurdu: Bunu ben yazdım. Ben Makhmalbaf'ım.

Adamın gerçek adı Hossain Sabzian'dı. Matbaada çalışmış, işini kaybetmiş, evliliği bitmiş, annesiyle yaşayan, cebinde otobüs parasından fazlası olmayan bir sinema tutkunuydu. Filmleri defalarca izleyen, replikleri ezberleyen, salonlardan çıkarken kendini bir başkası gibi hisseden türden bir seyirciydi. O otobüste kurduğu yalanın ardında bir plan yoktu; bir anlık boşluğa doğan bir cümleydi. Ama karşısındaki kadın ona inandı. İnanılmak, Sabzian'ın hayatı boyunca tanımadığı bir duyguydu. Kitabı imzaladı, üstüne Makhmalbaf'ın adını yazdı ve o imzayla birlikte artık geri dönemeyeceği bir yola girdi.

Birkaç gün sonra Ahankhah ailesinin Tahran'daki evinin kapısını çaldı. İçeri alındı, çay ikram edildi, saygıyla dinlendi. Kendisini bekleyen orta sınıf bir aileydi: baba, anne ve üniversite bitirmiş ama iş bulamamış oğullar. Sabzian eve bir yönetmen gözüyle bakıyormuş gibi davrandı. Odaların ışığını beğendi, pencerelerin yönünü sordu, sonraki filmini burada çekebileceğini söyledi. Oğullardan Mehrdad'ın oyunculuğa hevesli olduğunu öğrenince ona rol vaat etti. Aileye küçük alıştırmalar yaptırdı, birkaç cümle ezberletti, sahne provası havasında saatler geçirdi. Bir gün taksi parası olmadığını söyleyip 1900 tümen borç aldı. Rakam gülünç derecede küçüktü; asıl aldığı şey paraydı denemez, asıl aldığı şey ilgiydi.

Bu, dolandırıcılık hikâyelerinin alışılmış kalıbına uymuyordu. Sabzian evden kıymetli bir şey çalmadı, imza attırıp senet almadı, ortadan kaybolmadı. Tam tersine, her gelişinde daha çok kaldı. Kendisini yönetmen sanan insanların gözünde kendi hayatının seyircisi oldu. Yıllarca kimsenin sözünü dinlemediği bir adam, birden bir evin ortasında oturup nasıl bir film yapacağını anlatıyordu ve herkes susup onu dinliyordu. Bu deneyimin sarhoşluğu, yakalanma korkusundan daha güçlüydü.

Çatlaklar yavaş yavaş açıldı. Ailenin babası, karşısındaki adamın kendi filmleri hakkında konuşurken tuhaf biçimde belirsiz kaldığını fark etti. Ödüllerden, festivallerden, sinema çevresinin son haberlerinden habersizdi. Bir yönetmenin bilmemesinin imkânsız olduğu şeyleri bilmiyordu. Şüphe bir kez düştükten sonra her ayrıntı yeniden okundu: Adam neden odaları bu kadar dikkatle inceliyordu, neden evin planını çıkarır gibi dolaşıyordu, neden ailenin evde olmadığı saatleri soruyordu. Ahankhahların aklına gelen ilk açıklama sinema değildi. Bu adamın bir hırsızlık için evi kolaçan ettiğini, arkasında bir çete olabileceğini düşündüler. Misafirlik korkuya dönüştü.

Aile, gerçeği bir gazeteciye danışarak öğrenmeye karar verdi. Sorush, yani Soruş adlı haber dergisinin muhabiri Farazmand'a ulaştılar. Farazmand için bu, kariyerinin haberiydi: Ünlü bir yönetmenin adını kullanarak bir ailenin evine giren bir adam. Yanına iki polis aldı, bir taksiye atladı ve Ahankhahların evine doğru yola çıktı. Taksinin içinde, fotoğraf makinesini hazırlarken haberin manşetini kuruyordu.

O evde yakalandığında Sabzian direnmedi. Ne kaçmaya çalıştı ne inkâr etti. Polislerin arasında sokağa çıkarıldığında, birkaç gün boyunca hayatının en gerçek yeri olan evden ayrılıyordu. Arkasında, ona inandıkları için kendilerini aptal yerine konmuş hisseden bir aile kaldı. Önünde ise dolandırıcılık suçlamasıyla açılacak bir dava vardı. Sabzian tutuklandığında bunun bir mahkeme salonunda biteceğini sanıyordu. Oysa o taksinin arka koltuğunda hazırlanan haber, henüz kimsenin tahmin edemeyeceği biçimde, bambaşka birinin eline geçmek üzereydi.

Haber Soruş dergisinde yayımlandığında Abbas Kiarostami kırk dokuz yaşındaydı ve yeni bir projenin hazırlığındaydı. Yazıyı okuduğu anda o projeyi bıraktı. Onu çeken şey suçun kendisi değildi; suçun sebebiydi. Bir adam, bir yönetmen olmak için değil, bir yönetmen sanılmak için yalan söylemişti. Kiarostami bunun sinemaya dair bildiği her şeyi kapsayan bir hikâye olduğunu gördü: Kimliğin bir rol, rolün bir sığınak olabildiği bir hikâye.

Önce Sabzian'ı görmeye gitti. Sonra mahkemeden çekim izni istedi. İzin çıktı, ama takvim uymuyordu; duruşma için verilen tarih Kiarostami'nin planına göre geçti. Yargıç Ali Reza Ahmadi'ye teknik bir zorunluluk olduğunu söyleyerek duruşmanın öne alınmasını rica etti ve bu isteği kabul edildi. Bu ayrıntı sıradan bir prodüksiyon notu gibi görünür, oysa filmin bütün meselesini ele verir: Kamera, kaydettiği gerçeği daha ilk günden değiştirmeye başlamıştı.

Salona iki kamerayla girdi. Filmin geri kalanı 35 milimetre çekilirken duruşma sahnelerinde 16 milimetre kullandı; görüntünün grenli, kaba, haber görüntüsüne benzeyen dokusu buradan gelir. Kameralardan biri genel plandaydı: Sabzian, arkasında onu suçlayan aile, karşı tarafta yargıç. İkincisi ise yalnızca Sabzian'ın yüzüne bakıyordu. Kiarostami sanığa bu ikinci kamerayı tarif ederken, genişini mahkemenin olduğunu, yakın planınsa ona ait olduğunu söyledi. Mahkemeye anlatamadığı, hukukun diline çevrilemeyen ne varsa, doğrudan o kameraya konuşabilirdi. Filmin adı da buradan gelir. Yakın plan, bir kadraj ölçüsü değil, bir adama açılmış tek kişilik alandır.

O alanda Sabzian konuştu. Suçlamayı reddetmedi. Para aldığını kabul etti, ama niyetinin dolandırıcılık olmadığını, kendisini o rolde iyi hissettiğini anlattı. Bisikletçi'de anlatılan yoksulluğun ve çaresizliğin kendi hayatının anlatısı olduğunu, filmi izlerken kendi acısını seyrettiğini söyledi. Yargıcın sorusu basitti: Neden yalan söyledin? Cevap basit değildi, çünkü Sabzian'ın anlatmaya çalıştığı şey bir suç güdüsü değil, bir yoksunluktu. Ona göre oyunculuk bir kaçış yeri, sinema ise saygı görmenin tek yoluydu.

Duruşmanın kendisi kısa sürdü. Yargıç yaklaşık bir saat sonra yoğun programı nedeniyle salondan ayrıldı. Kiarostami'nin anlattığına göre kapılar kapatıldı ve ekip Sabzian'ı dokuz saat daha çekmeye devam etti. Elinde yaklaşık 10 saatlik görüntü birikti; filmde bunun ancak yarım saatlik bir kısmı kaldı. Adaletin gerçek süresiyle sinemanın süresi arasındaki bu fark, filmin gizli mimarisidir.

Geriye olayın kendisi kalıyordu. Kiarostami tutuklamadan önce olan her şeyi yeniden çekmeye karar verdi ve bunu yaparken oyuncu kullanmadı. Otobüsteki kadını gerçek anne, evdeki oğulları gerçek oğullar, gazeteciyi gerçek gazeteci, sanığı gerçek sanık canlandırdı. Herkes kendi rolünü oynadı, ama artık bir yönetmenin talimatıyla. Yalanı bir kez yaşamış insanlar, aynı yalanı bu kez kamera önünde tekrar ettiler. Bütün film 40 günde tamamlandı.

Kiarostami olayları zaman sırasına göre de dizmedi. Film, gazetecinin iki polisle taksiye binip eve gitmesiyle açılır. Tutuklama gerçekleştiğinde kamera içeri girmez; sokakta, şoförün yanında kalır. Şoför can sıkıntısıyla yerdeki bir sprey kutusunu tekmeler ve kutu eğimli sokakta yuvarlanır. Hikâyenin en dramatik ânı duvarın arkasında olup biterken, biz bir tenekenin sesini dinleriz. Kiarostami'nin sineması tam olarak burada tanımlanır: Olayın merkezine değil, kenarına bakar; çünkü kenarda beklemek, seyirciyi olan bitenin ortağı yapar. Ardından mahkemeye, oradan geriye, otobüse döneriz. Seyirci sonu baştan bilir; merak konusu artık ne olduğu değil, neden olduğudur.

Mahkeme, ailenin şikâyetten vazgeçmesi hâlinde cezanın hafifleyeceğini bildirdi. Ahankhahlar affetti. Sabzian, hakkında film çekilen bir adam olarak cezaevinden çıktı. Kapıda onu bekleyen kişi ise avukatı ya da annesi değildi. Motosikletinin yanında duran adam, adını haftalarca kullandığı Mohsen Makhmalbaf'tı.

Sabzian onu görünce yıkıldı. Filmin en çok konuşulan sahnesi budur: Sahte olan, gerçek olanla karşılaşır ve ağlar. Makhmalbaf onu motosikletin arkasına alır, ikisi Tahran trafiğine karışır. Yolda bir çiçekçide dururlar; Sabzian, kendisini affeden ailenin kapısına eli boş gitmemek için saksı çiçeği alır. Kamera bu yolculuğu uzaktan, bir arabadan izler. İki adamın konuşması ise duyulmaz. Ses sürekli kesilir, gelir, yine kesilir; filmin içinde bir teknik arıza yaşandığı izlenimi doğar.

O arıza bir kaza değildi. Kiarostami sonradan bu tercihi kendisi açıkladı. Çekim sırasında Makhmalbaf'ın çok konuştuğunu, Sabzian'ın ise sustuğunu görmüş; sahnenin ağırlık merkezinin yanlış tarafa kaydığını fark etmişti. Bunun üzerine sesi bozdu. Yönetmenin sesini kısıp sanığın yüzünü bırakan bu karar, bütün filmin özetidir. Sabzian hayatı boyunca bir yönetmen gibi konuşmak istemişti; sonunda gerçek bir yönetmen, ona yer açmak için susturuldu. Kapıya vardıklarında ailenin babası onu karşılar ve bundan sonra kendilerini utandırmayacak bir hayat sürmesini diler. Film, elinde çiçekle bekleyen bir adamın görüntüsüyle biter. Ne mahkûmiyet ne aklanma; sadece kabul edilmiş olmak.

Nema-ye Nazdik, yani Yakın Plan, 1990'da gösterime girdiğinde 98 dakikalık tuhaf bir melezdi. İran'da ilk tepkiler neredeyse tümüyle olumsuzdu. Belgesel bekleyenler kurgu buldu, kurgu bekleyenler mahkeme tutanağı buldu; filmin gerçek kişileri kendi acılarını yeniden oynatmasını rahatsız edici bulanlar oldu. Değeri önce yurt dışında anlaşıldı. Festivallerden festivallere dolaştıkça, sinemanın gerçekle kurduğu ilişkiyi tartışan herkesin başvurduğu metin hâline geldi. Belgesel ile kurgu arasındaki sınırı silmek isteyen kuşaklar, o sınırın nasıl geçileceğini bu filmden öğrendi. İngiliz sinema dergisi Sight and Sound, yani Görüntü ve Ses dergisinin 2022'de yayımladığı eleştirmen anketinde Yakın Plan, tüm zamanların en iyi filmleri listesinde 17. sıraya yerleşti.

Filmin ardından Sabzian'ın hayatı beklenen yöne gitmedi. Ünlü olmuştu, ama bu ün ona bir meslek vermedi. Yıllarca, kendisini sokakta tanıyan insanların baktığı adam olarak yaşadı; oynadığı tek büyük rol yine kendisiydi. 2006 yazında Tahran metrosunda solunum yetmezliği geçirdi, komaya girdi ve 29 Eylül'de, 52 yaşında öldü. Kiarostami ise onu izleyen yıllarda dünya sinemasının en çok konuşulan yönetmenlerinden biri oldu ve 2016'da Paris'te hayatını kaybetti.

Geriye kalan şey bir dolandırıcılık vakası değil. Yakın Plan, bir mahkemenin cevaplayamadığı soruyu sinemaya taşır: Bir insan neden başkası olmak ister? Kiarostami buna ahlaki bir hüküm vermek yerine bir kamera doğrultmuş, sonra sanığa doğrudan seyirciyle konuşma hakkı tanımıştır. Sabzian'ın suçu, kendisine ait olmayan bir isimle görünür olmaya çalışmaktı. Filmin ironisi de buradadır: O ismi bırakıp kendi adıyla oynadığı gün, hayatında ilk kez gerçekten görüldü.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.