← Nöron Film

2001: Yakılan Maketler, Terk Edilen Prömiyer

2026-09-03 · 17 dk

▶ Spotify’de dinle

Stanley Kubrick'in 1968 tarihli 2001: A Space Odyssey'inin, Arthur C. Clarke ile sıfırdan kurulan hikâyesinden dört yıla ve iki katına çıkan bütçesine uzanan yapım sürecini; santrifüj set, ön-perdeli projeksiyon ve slit-scan ile bilgisayarsız kurulan görsel dilini anlatıyor. Bölüm, seyircinin bir kısmının salonu terk ettiği felaket prömiyerle ve Kubrick'in filmi bitirir bitirmez tüm maket, çizim ve setleri imha ettirmesiyle kapanıyor.

stanley kubrick2001 bir uzay destanıbilimkurguözel efektlersinema tarihi

Bölüm metni

Film bittiğinde Stanley Kubrick, uzay gemilerini, çizimleri, kalıpları — hepsini yok ettirdi. Kimse aynı numarayı bir daha yapamasın diye. Oysa birkaç ay önce, prömiyerde seyircinin bir bölümü salonu terk etmiş, stüdyo yöneticileri on milyon doları çöpe attıklarını düşünmüştü.

1964 yılının başında Stanley Kubrick, kariyerinin en tuhaf sorusuyla uğraşıyordu: bir filmin nasıl yapıldığı değil, insanlığın evrendeki yerinin nasıl çekileceği. Dr. Strangelove daha yeni vizyona girmişti, adı Hollywood'da tartışmasız bir yönetmen olarak anılıyordu ve tam o anda kendini bilimkurguya kaptırmıştı. Ama aklındaki şey, o güne kadar sinemada bilimkurgu diye satılan şeyle ilgisi olmayan bir şeydi. Uçan daireler, lastik kostümlü canavarlar, dünyayı kurtaran çenesi kare adamlar istemiyordu. Ciddiye alınabilecek, gerçekten olabilecek, bilim insanlarının izlerken gülmeyeceği bir uzay filmi istiyordu. Böyle bir film daha önce hiç yapılmamıştı ve bunun bir nedeni vardı: nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu.

Kubrick, tanıdığı bir sinema tanıtım yöneticisi olan Roger Caras'a yaşayan en iyi bilimkurgu yazarının kim olduğunu sordu. Caras'ın cevabı Arthur C. Clarke oldu; ancak eklediği bir uyarıyla birlikte: adam dünyanın öbür ucunda, Seylan'da yaşayan bir münzeviydi, kolay kolay bulunmazdı. Kubrick ısrar etti. Telgraf gitti, cevap geldi ve Clarke uçağa bindi. Nisan 1964'te New York'ta, Plaza Oteli'nin bodrumundaki Trader Vic's adlı restoranda buluştular. Saatlerce konuştular. Kubrick'in ilk cümlelerinden biri, dünya dışı zekâ hakkında bir film yapmak istediğiydi. Clarke'ın önerdiği tohum, kendi kısa öyküsü oldu: 1948'in Noel'inde bir radyo yarışması için yazdığı, yarışmayı kazanamayan, 1951'de yayımlanan Nöbetçi. Öyküde astronotlar Ay'da, milyonlarca yıl önce oraya bırakılmış bir cisim bulurlar. Cismin işlevi tek bir şeydir: birileri onu bulacak kadar geliştiğinde, çok uzaktaki birine haber vermek. Bir alarm. Bir eşik taşı.

Bu noktada Kubrick, sinema tarihinde neredeyse eşi olmayan bir karar aldı. Önce senaryo yazmadılar. Önce roman yazacaklardı; düzyazının rahatlığı içinde hikâyeyi sonuna kadar düşünecekler, sonra o romanı senaryoya çevireceklerdi. Clarke, New York'a taşınıp Chelsea Oteli'ne yerleşti ve iki adam aylarca yazdı, sildi, tartıştı. Projenin ilk adı Journey Beyond the Stars, yani Yıldızların Ötesine Yolculuk'tu. Ancak plan işlemedi. Roman bitmedi, çünkü Kubrick her fikri sürekli değiştiriyordu; senaryo ise romanı beklemeden ilerlemeye başladı. İkisi birbirini kovalayarak yıllara yayıldı. Clarke o dönemde ciddi bir maddi sıkıntıya düştü, borç aldı, telif ödemesinin gelmesini bekledi. Roman ancak filmden sonra, 1968 yazında yayımlanabildi.

Metin ilerledikçe Kubrick'in içgüdüsü sürekli aynı yöne çekti: çıkarmak. Filmin başına, aralarında dönemin tanınmış bilim insanlarının bulunduğu 21 kişiyle yapılmış röportajlardan oluşan belgesel tadında bir önsöz çekilmişti; hazır olan bu bölüm gösterime girmeden tamamen atıldı. Bir kurguda seyirciye olan biteni açıklayan bir dış ses vardı; o da atıldı. Uzaylıların görüntüsü üzerinde uzun uzun çalışıldı, tasarımlar denendi; hepsi atıldı. Kubrick bu konuda Carl Sagan'a da danışmıştı ve Sagan'ın tavsiyesi netti: gerçekten bizden çok daha ileri bir zekâyı ekranda göstermeye kalkarsanız, kaçınılmaz olarak onu insana benzetirsiniz ve o an inandırıcılık ölür. En iyisi ima etmektir. Kubrick bu tavsiyeyi harfiyen uyguladı ve daha da ileri götürdü. Ay'daki cismin biçimi de aynı elemeden geçti: önce piramit düşünüldü, sonra saydam bir blok denendi, sonunda geriye hiçbir şey anlatmayan, hiçbir şeye benzemeyen siyah bir dikdörtgen prizma kaldı. Kenar oranları 1'e 4'e 9, yani ilk üç tam sayının kareleri. Bir cismin doğal olmadığını anlatmanın en sessiz yolu.

Böylece ortaya, kâğıt üzerinde bir stüdyo yöneticisinin kâbusu olan bir yapı çıktı. 142 dakikalık filmde konuşmanın toplamı 40 dakikayı bulmaz. İlk yaklaşık 25 dakikada tek bir insan sözcüğü duyulmaz, son 20 dakikada da öyle. Filmin en duygusal, en insani karakteri bir bilgisayardır. Ana karakter, hikâyenin sonunda ne olduğunu açıklamaz. Hiç kimse açıklamaz. Metro-Goldwyn-Mayer, yani MGM, bütün bunları henüz bilmeden sözleşmeyi imzaladı; başlangıçtaki bütçe yaklaşık 6 milyon dolardı ve filmin 1966'da vizyona girmesi bekleniyordu. Kubrick'in kafasındaki filmin ise henüz var olmayan araçlarla çekilmesi gerekiyordu ve bunu ona kimse söylememişti. Kendisi zaten biliyordu.

Çekimler 29 Aralık 1965'te, Londra yakınlarındaki Shepperton stüdyolarında başladı. İlk çekilen sahne, Ay'daki kazı alanıydı; bu stüdyo seçilmişti çünkü İngiltere'de o dev çukuru içine sığdırabilecek başka bir platosu olan yer yoktu. Ardından yapım, MGM'nin Borehamwood'daki stüdyolarına taşındı ve orada yıllarca kaldı.

Bugün bu filmin görüntülerine bakan bir izleyicinin aklına ilk gelen soru şudur: bunlar bilgisayarla nasıl yapıldı? Cevap, yapılmadı. 1965'te görüntü üretebilen bilgisayar diye bir şey yoktu. Filmdeki her şey fiziksel olarak inşa edildi, fiziksel olarak aydınlatıldı ve kameraya fiziksel olarak kaydedildi.

Bunun en gösterişli örneği santrifüjdü. Discovery adlı geminin mürettebatının yaşadığı bölüm, dönerek yapay yerçekimi üreten dev bir tekerlek olarak tasarlanmıştı. Kubrick bunu numara yapmak yerine gerçekten inşa ettirdi. İngiliz mühendislik şirketi Vickers-Armstrongs, 12 metre çapında, 3 metre genişliğinde, yaklaşık 30 tonluk, gerçekten dönen bir çelik çember üretti. Maliyeti 750 bin dolardı; yani filmin başlangıçtaki bütçesinin sekizde birinden fazlası, tek bir dekor parçası için. Çalışma prensibi zekiceydi: kamera çemberin içine sabitleniyor, dekor kameranın etrafında dönüyordu. Ekranda oyuncu duvarda yürüyormuş gibi görünürken, aslında olduğu yerde kalıyor, ayaklarının altındaki dünya dönüyordu. Kubrick çekim sırasında içeri giremiyordu; dışarıda bir monitörden izliyor, telsizle konuşuyordu. Keir Dullea ile Gary Lockwood'un o meşhur koşu ve yemek sahneleri, saatte birkaç kilometre hızla dönen 30 tonluk bir çeliğin içinde çekildi. Ufak bir dikkatsizlik ciddi bir kazaya dönüşebilirdi.

Filmin açılışındaki tarih öncesi Afrika sahnelerinde ise bambaşka bir hile devredeydi. Kubrick oyuncuları çöle götürmek istemiyordu; maymun kostümleri sıcakta dayanmazdı, üstelik kontrolü kaybederdi. Bunun yerine bir ekip Namib Çölü'ne gönderilip yüksek çözünürlüklü manzara fotoğrafları çekildi. Bu fotoğraflar büyük boy saydamlara aktarıldı ve stüdyoda, oyuncuların arkasındaki 12 metreye 27 metrelik dev bir perdeye yansıtıldı. İşin sırrı perdenin malzemesindeydi: 3M şirketinin ürettiği, üstüne düşen ışığın yüzlerce katını doğrudan geldiği yöne geri gönderen yansıtıcı bir yüzey. Projeksiyon, kamerayla tam aynı eksenden verildiği için oyuncuların üzerine düşen görüntü kamerada görünmüyor, arkalarındaki manzara ise pırıl pırıl parlıyordu. Bu tekniğe ön perde yansıtması denir ve bu ölçekte ilk kez burada kullanıldı. Maymunların kendisi de ayrı bir mühendislik işiydi: Stuart Freeborn'ın tasarladığı maskelerin çenesi oyuncunun çenesiyle birlikte hareket ediyordu, böylece hayvanlar nefes alıyormuş gibi görünüyordu. Sürüyü yöneten ve başrolü oynayan Dan Richter bir pantomim sanatçısıydı; oyuncular haftalarca hayvan gibi hareket etmeyi çalıştı.

Filmin sonundaki, uzayın içinden geçilen o uzun ışık koridoru ise tamamen yeni bir icadı gerektirdi. Douglas Trumbull, yarık tarama adı verilen bir düzenek geliştirdi: kamera, ince bir yarıktan sızan ışığı çok uzun pozlamalarla kaydediyor, aynı anda hem yarık hem de kamera hareket ediyordu. Her tek karesi dakikalar alan bu yöntemle birkaç dakikalık bir sekans için aylarca çalışıldı. Filmdeki 205 efekt planının bir kısmı, aynı film şeridinin defalarca kamera içinden geçirilmesiyle üretildi; bazı planlarda bu sayı on katmanı buldu. Kopya üzerinden değil, doğrudan orijinal negatif üzerinde çalışıldığı için görüntü hiç bozulmadı. Tek bir hata, aylar süren emeğin çöpe gitmesi demekti. Efekt çalışmaları toplamda bir buçuk yılı aştı.

Aynı titizlik sesin tarafında da vardı. Gemiyi yöneten bilgisayarın konuşması için önce Amerikalı bir oyuncuyla kayıt yapıldı, sonuç fazla duygusal ve fazla tanıdık bulundu ve tümüyle iptal edildi. Rol, sakin ve pürüzsüz bir tona sahip Kanadalı tiyatro oyuncusu Douglas Rain'e verildi. Rain filmin dekorlarını hiç görmedi, diğer oyuncularla hiç karşılaşmadı; bir stüdyoda, önüne konan replikleri okuyarak sinema tarihinin en ürkütücü yapay zekâ sesini yarattı.

Müzikte ise Kubrick'in acımasızlığı en açık haliyle görüldü. Filme özgün bir müzik bestelemesi için Alex North'la anlaşılmış, North aylarca çalışmıştı. Ancak Kubrick kurgu sırasında geçici olarak yerleştirdiği klasik parçalara alışmıştı: Richard Strauss'un Böyle Buyurdu Zerdüşt'ünün o dev açılışı, Johann Strauss'un Mavi Tuna'sı, Hachaturyan'ın Gayane balesinden bir bölüm ve György Ligeti'nin ürpertici korolu eserleri. North'un müziği tamamen çıkarıldı ve besteci bunu ilk gösterimde, salonda otururken öğrendi. Ligeti'nin durumu daha da tuhaftı: kendi müziğinin filmde kullanıldığını, New York'tan bir arkadaşı onu kutlayınca duydu. Dağıtımcı şirkete dava açtı, yıllar sonra son derece küçük bir ödeme aldı. Yine de zamanla filmin müziğine yaptığı katkıyı kabullendi; hatta görüntüyle sesin oradaki birlikteliğini övdü.

Bütün bunların bir faturası vardı. 1966'da bitmesi planlanan film 1968'e sarktı, bütçe 10,5 milyon dolara çıktı ve stüdyo, ne çektiğini kendisinin bile tam olarak anlatamadığı bir yönetmene yılları ve milyonları teslim etmiş oldu.

2 Nisan 1968 akşamı, Washington'daki Uptown sinemasında perde açıldı. MGM yöneticileri, davetliler, basın oradaydı. Filmin ilk sürümü 161 dakikaydı. Salonda beklenen olmadı.

Seyirci ne olduğunu anlamadı. Sessizlikler uzundu, açıklama yoktu, final ise izleyicinin elinden tutmayı tümüyle reddediyordu. İlk gösterimlerde salonu terk edenlerin sayısı 241 olarak kayda geçti. Aralarında dönemin ünlü yıldızlarından birinin de bulunduğu, çıkarken "biri bana bunun neyle ilgili olduğunu söyleyebilir mi?" diye sorduğu anlatılır; bu ayrıntının doğruluğu tartışmalıdır, ama o gecenin havasını doğru tarif eder. Işıklar yandığında MGM yöneticilerinin yüzü asıktı. Bir gün sonra New York'ta da benzer bir tablo yaşandı.

Kubrick'in tepkisi hızlı oldu. Gösterimden sonraki günler içinde filme geri döndü ve yaklaşık 19 dakikayı çıkardı. Nefes almasını istediği pek çok anı feda etti; kesilen malzemenin arasında astronotların gemideki gündelik hayatına, açılış bölümüne ve gemi ile Dünya arasındaki iletişimin kesilmesine dair sahneler vardı. Film 142 dakikaya indi ve bugün bildiğimiz haline kavuştu.

Eleştirmenler de yardımcı olmadı. Etkili kalemlerden biri filmi hayal gücünden yoksun bulduğunu yazdı, bir başkası uzunluğundan ve soğukluğundan yakındı. Kimi eleştirmenler ilk yazılarında filmi reddedip haftalar sonra ikinci kez izleyip fikirlerini alenen değiştirdiler; sinema eleştirisi tarihinde bu kadar açık geri adımlar nadirdir.

Sonra beklenmedik bir şey oldu. Salonları dolduran, MGM'nin hedeflediği orta yaşlı bilet alıcıları değil, gençler oldu. Film onlar için anlatısı takip edilecek bir hikâye değil, içinden geçilecek bir deneyimdi; aynı kişiler filmi defalarca izlemeye geliyordu. Pazarlama ekibi bunu fark edince afişleri değiştirdi ve filmi "nihai yolculuk" sloganıyla yeniden sundu. O andan itibaren gişe tırmandı. 2001, 1968'in Kuzey Amerika'da en çok iş yapan filmlerinden biri oldu; yıllara yayılan yeniden gösterimlerle birlikte hasılatı başlangıçtaki maliyetinin kat kat üzerine çıktı ve MGM'nin en kârlı yapımlarından birine dönüştü.

Ödül gecesinde ise sinema tarihinin en tuhaf ironilerinden biri yaşandı. Film en iyi yönetmen dahil dört dalda aday gösterildi, yalnızca bir Oscar kazandı: görsel efekt. Ve bu ödül, dönemin kurallarına göre ekibin tamamı adına tek bir isme, Kubrick'e verildi. Perde arkasındaki dört efekt ustası, yani Trumbull, Veevers, Pederson ve Howard, adlarını heykelciğin üzerinde göremedi. Kubrick de törene gitmedi. Bu, 46 yıllık kariyeri boyunca aldığı tek Oscar oldu.

Filmin bitişiyle birlikte gelen kararsa bugün hâlâ tartışılır. Kubrick, çekimler tamamlandığında maketlerin, dekor parçalarının, teknik çizimlerin ve planların imha edilmesini istedi. Kamyonlara yüklendiler ve bir daha geri dönmediler; kimi anlatılarda hurdalıkta parçalandılar, kimilerinde yakıldılar. Gerekçesi kişiseldi ve mantıklıydı: on yıl önce başka bir bilimkurgu filminin dekorlarının parça parça satılıp ucuz yapımlarda yeniden kullanıldığını görmüştü. Discovery'nin ucuz bir televizyon dizisinde belirmesini istemiyordu. Bunun bedeli 1984'te ödendi; devam filmi çekilirken elde tek bir teknik çizim bulunmadığı için maketçiler gemiyi yeniden yapabilmek adına filmin 70 milimetrelik kopyasından tek tek kareleri büyütmek zorunda kaldılar. Kubrick kendi filmini geride kalan tek belgeye indirgemişti: filmin kendisine.

Geriye kalan miras ise imha edilemezdi. Ön perde yansıtması ve yarık tarama, sonraki yirmi yıl boyunca sektörün standart araçları oldu; Trumbull bu birikimle kariyerine devam etti ve sonraki kuşak bilimkurgunun görsel dilini kurdu. 1977'de gişeyi altüst eden uzay filmlerinin ekiplerinin bir bölümü, doğrudan bu okuldan çıkmıştı. Bilimsel çevrelerde film, uzayda sesin duyulmadığını gösteren ilk büyük yapım olarak anıldı. Sessiz, açıklamayan, seyirciyi rahatsız eden final ise zamanla filmin kusuru değil, tanımı haline geldi.

Hikâyenin son halkası 2010 yılında eklendi. Prömiyerden sonra kesilen o yaklaşık 17 dakikalık malzemenin, Kansas'ta bir tuz madeninin içindeki arşiv kasasında, kusursuz durumda korunduğu ortaya çıktı. Yani 1968'de salonu terk eden seyircilerin gördüğü ama bir daha kimsenin göremediği sahneler duruyordu. Hak sahibi şirket bugüne kadar bu malzemeyi yayımlamadı, filme geri de eklemedi. Karar makul: Kubrick o kesimi kendi eliyle, kendi isteğiyle yapmıştı.

Böylece elde iki tür yokluk kaldı. Biri Kubrick'in bilerek yok ettiği maketler, diğeri bilerek çıkardığı dakikalar. Filmin gücü de tam olarak buradan geliyor. 2001, elinde olan her şeyi gösteren bir film değil; neyi göstermeyeceğini ısrarla seçen bir film. 241 kişinin çıkmak için ayağa kalktığı o salondan, altmış yıla yakın bir süre sonra hâlâ ilk kez izleyen birinin final karşısında suskun kaldığı bir yere gelinmesinin sebebi de bu. Kubrick seyirciye cevap vermedi; onun yerine, cevabı olmayan bir soruyu 142 dakika boyunca ekranda tutabilen bir dil icat etti.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.