2026-10-03 · 25 dk
Henüz var olmayan insanlara karşı bir sorumluluğumuz olup olmadığını tartışan bölüm; Parfit'in şikâyet
gelecek nesilleretikadaletemanetparfitMeyvesini asla yiyemeyeceği bir ağacı diken adam, kime iyilik yapıyor? Ona hiçbir şey vermeyecek, teşekkür etmeyecek, hatta var olup olmayacağı bile belli olmayan birine nasıl borçlu olunur? Üstelik bir filozof şunu söylüyor: bugün verdiğimiz kararlar kimlerin doğacağını değiştirdiği için, gelecek nesillerin bize şikâyet etme hakkı bile yok.
Yetmiş yaşında bir adam bahçesinin dibine ceviz fidanı dikiyor. Ceviz ağacı ilk ciddi ürününü vermek için 15, bazen 20 yıl ister; gölgesinin bir insanı serinletecek genişliğe ulaşması daha da uzun sürer. Adam bunu biliyor. Toprağı eşelerken yapacağı hesabın sonucunu kendisinin göremeyeceğini, o cevizin kırılıp yeneceği sofrada oturmayacağını biliyor. Yine de diktiği fidanın kökünü avucuyla sıkıştırıyor, suyunu veriyor, rüzgâr devirmesin diye yanına bir kazık çakıyor. Bu sahneyi hepimiz bir yerlerden tanırız. Tanıdığımız için de üzerinde durup düşünmeyiz. Oysa burada, görmezden geldiğimiz yerde, felsefenin en tuhaf sorularından biri duruyor.
Ahmed bin Hanbel'in Müsned adlı hadis derlemesinde, Enes bin Mâlik'e dayandırılan bir söz vardır: kıyamet kopuyorsa ve elinizde bir fidan varsa, dikebiliyorsanız dikin. Bu sözün mantığı, ilk duyuşta kasten kırılmış gibidir. Kıyamet kopuyorsa o fidan büyümeyecektir. Meyve vermeyecek, gölge yapmayacak, kimse altına oturmayacaktır. Fidanı dikmenin hiçbir sonucu olmayacaktır. Söz tam da bunu söylediği için sarsıcıdır: bazı yükümlülüklerin, sonucu göremeyecek olmakla hiçbir alışverişi yoktur.
Şimdi o soruyu açık biçimde soralım. Henüz doğmamış olana ne borçluyuz?
Bu soruyu garip kılan şey, borcun muhatabının tuhaflığıdır. Bir insana borçlu olduğunuzda, o insan oradadır. Yüzü vardır, adresi vardır, sesi vardır. İsterse sizi mahkemeye verir, isterse affeder, isterse teşekkür eder. Alacaklı ile borçlu arasında her zaman bir pazarlık imkânı, bir karşılıklılık vardır. Henüz doğmamış olanla aramızdaki ilişkide bunların hiçbiri yoktur ve bu eksiklik tek yönlü değildir, üç ayrı kanalda birden işler.
Birincisi, güç tamamen bizdedir. Gelecek kuşaklar bize hiçbir şey yapamaz. Bizi ödüllendiremez, cezalandıramaz, protesto edemez, boykot edemez, oyunu geri çekemez. Tarihte hiçbir grup, kendisinden sonra gelecek olana karşı bu kadar mutlak bir üstünlüğe sahip olmamıştır. İkincisi, bilgi tek taraflıdır. Onlar hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Neye değer vereceklerini, hangi teknolojiye sahip olacaklarını, bizim bugün çözülmez sandığımız hangi sorunu bir çırpıda çözeceklerini bilmiyoruz. Onlar ise bizim her şeyimizi bilecek. Arşivlerimizi okuyacaklar, karar tutanaklarımızı açacaklar, kimin ne zaman ne dediğini görecekler. Biz onların karanlığına bakıyoruz, onlar bizim aydınlığımıza. Üçüncüsü ve en önemlisi, karşılıklılık yok. Ahlak felsefesinin büyük bir bölümü karşılıklılık fikri üzerine kuruludur: sen bana zarar vermezsen ben de sana vermem, sen sözünü tutarsan ben de tutarım. Gelecekle böyle bir anlaşma yapmanın imkânı yoktur, çünkü masanın öbür tarafında oturacak kimse henüz yoktur.
Amerikalı iktisatçı Robert Heilbroner 1975'te bir dergi yazısında bu rahatsızlığı en çıplak biçimde dile getirdi ve şu soruyu sordu: gelecek kuşaklar benim için bugüne kadar ne yaptı? Soru kaba görünür ama sahtekârlık değildir. Çünkü günlük hayatımızın büyük bölümü tam da bu soruyu ciddiye alarak kurulmuştur. Emeklilik sistemleri, bugünkü çalışanın parasını bugünkü emekliye aktarır; sistemin ayakta kalması, henüz doğmamış insanların bir gün prim ödeyeceği varsayımına dayanır. Devletler 30 yıl vadeli borçlanır; o borcu ödeyecek vergi mükelleflerinin çoğu bugün ortada yoktur. Bir şehir metro hattı yapar, bir baraj yapar, bir nükleer santral kurar; hepsinin ömrü, kararı veren belediye başkanının ömründen uzundur. Çöpümüzü ayırırken, plastik poşet yerine bez çanta taşırken, çocuğumuzun adına küçük bir hesap açarken hep aynı şeyi yaparız: ortada olmayan birinin hesabına bugünden bir şey yatırırız ya da bugünden bir şey çekeriz.
Yani biz bu borcu zaten ödüyoruz. Her gün, farkında olmadan, çoğu zaman da bundan şikâyet etmeden ödüyoruz. Tuhaf olan, ödediğimiz şeyin gerekçesini bir türlü sağlam bir yere oturtamamamız. Çünkü "zarar vermemek" gibi görünen en basit, en tartışmasız ahlak kuralı, iş geleceğe geldiğinde elimizde garip biçimde dağılıyor. Nasıl dağıldığını gösteren kişi, 20. yüzyılın en titiz ahlak filozoflarından biriydi ve bu dağılmayı kendi de bir türlü onaramadı.
Derek Parfit, 1942 doğumlu, hayatının büyük bölümünü Oxford'da geçirmiş, konuşurken cümlesinin ortasında durup tekrar başlayan, yayımlamakta son derece cimri bir filozoftu. 1984'te yayımladığı kitabı Reasons and Persons, yani Nedenler ve Kişiler, çağdaş ahlak felsefesinde bir kırılma noktası sayılır. Kitabın üçüncü bölümünde Parfit, gelecek kuşaklar hakkında düşünen herkesin önüne, kapatılması son derece zor bir kapı açar. Bu kapıya bugün kimlik-dışılık problemi deniyor.
Problemi anlamak için önce ahlakın sıradan dilini hatırlayalım. Birine zarar verdiğimizi söylediğimizde kastettiğimiz şey şudur: o kişiyi, biz o şeyi yapmasaydık olacağından daha kötü bir duruma soktuk. Karşılaştırma yaparız. Bir tarafta gerçekleşen hayat vardır, öbür tarafta gerçekleşmeyen ama gerçekleşebilecek olan hayat. İkincisi birincisinden iyiyse, araya giren bizsek, zarar vermişizdir. Bu, hukukun da, günlük ahlakın da, tazminat hesabının da omurgasıdır.
Şimdi Parfit'in kurduğu sahneye gelelim. Bir toplumun önünde iki politika var. Birincisinde yeraltı kaynakları hızla tüketilir; önümüzdeki iki kuşak çok rahat yaşar, ama 300 yıl sonraki insanlar kaynakları tükenmiş, bozulmuş, zor bir dünyada yaşar. İkincisinde kaynaklar korunur; bugünkü kuşak biraz daha mütevazı yaşar, 300 yıl sonraki insanlar ise çok daha iyi koşullar bulur. Sezgimiz hiç tereddüt etmez: ikincisi doğrudur, birincisi geleceğe yapılmış bir haksızlıktır.
Parfit burada sahneyi ters çevirir. Bir toplumun hangi politikayı seçtiği, yalnızca geleceğin niteliğini değiştirmez; geleceğin kim olduğunu da değiştirir. Çünkü büyük politika tercihleri insanların hayatlarının akışını değiştirir. Kimin hangi şehirde çalışacağını, kimin kiminle aynı otobüse bineceğini, kimin kiminle evleneceğini, evlenenlerin hangi yıl, hangi ayda çocuk sahibi olmaya karar vereceğini değiştirir. Ve bir çocuğun kim olacağı, döllenmenin tam olarak hangi anda gerçekleştiğine bağlıdır. İki ay önce ya da iki ay sonra gerçekleşen bir döllenme, başka bir çocuk demektir. Benzer bir çocuk değil, bambaşka bir insan.
Üç yüz yıl, yaklaşık 10 kuşak eder. Bu etki her kuşakta katlanarak büyür. Yani 300 yıl sonra tüketilmiş bir dünyada yaşayan insanlarla, korunmuş bir dünyada yaşayacak olan insanlar aynı insanlar değildir. Tek bir ortak isim bile yoktur aralarında. Tamamen farklı iki insan topluluğudur.
Tuzak tam burada kapanır. Tüketim politikasını seçtiğimizi düşünelim. Üç yüz yıl sonra zor bir dünyada yaşayan biri çıkıp bize şikâyette bulunacak olsa, ona ne diyebiliriz? Diyebileceğimiz şey şudur: eğer biz o politikayı seçmeseydik sen var olmayacaktın. Senin varlığın, şikâyet ettiğin kararın bir sonucu. Ve eğer hayatın, her şeye rağmen yaşamaya değer bir hayatsa, biz seni daha kötü bir duruma sokmuş olmuyoruz. Çünkü senin için daha iyi bir alternatif yoktu. Senin alternatifin hiç var olmamaktı.
Bu, boğazı yavaşça sıkan bir argümandır. Şikâyet edecek kimse yoktur. Zarar görmüş bir kişi gösteremezsiniz, çünkü kişi ancak o kararın içinde var olmuştur.
Parfit aynı mantığı çok daha küçük, çok daha sarsıcı bir ölçekte de kurar. Çok genç bir kız çocuk sahibi olmaya karar verir. Çocuk büyür; hayatı zorluklarla doludur, annesi ona bakacak olgunlukta değildir, çocuk kötü bir başlangıç yapar. Ama hayatı, her şeye rağmen yaşamaya değer bir hayattır. Şimdi o çocuk annesine dönüp "beni çok erken doğurarak bana zarar verdin" diyebilir mi? Eğer anne 15 yıl bekleseydi, dünyaya gelen o çocuk olmayacaktı. Bambaşka biri olacaktı. Yani çocuğun şikâyeti, kendi varlığını ortadan kaldıran bir şikâyettir. Oysa biz o kararın en azından tartışmalı olduğunu düşünürüz. Düşünürüz ama gerekçeyi "çocuğa zarar verildi" diye kuramayız.
Kanadalı filozof Jan Narveson'ın 1973'te yaptığı ayrım burada işleri daha da zorlaştırır. Narveson, ahlakın insanları mutlu etmekten yana olduğunu, ama mutlu insanlar yaratmak konusunda tarafsız olduğunu söyler. Var olan birini daha iyi bir hayata kavuşturmak iyidir; ama mutlu olacak yeni bir insanı var etmek, kendi başına bir iyilik midir, bundan hiç emin olamayız. Bu ayrımı kabul ederseniz, geleceğe karşı sorumluluğunuzun dayanağı iyice incelir. Reddederseniz, bu kez başka ve daha acayip sonuçların kapısı açılır.
Parfit bu problemi kurduktan sonra çözemedi. Kitabının sonunda, aradığı o tatmin edici teoriyi bulamadığını, ona şimdilik yalnızca bir harf verebildiğini yazdı: Teori X. O harfin yerine ne geleceğini bulmak için hayatının geri kalanının büyük bölümünü harcadı ve 2017'de öldüğünde cevabı hâlâ elinde değildi.
Buradan çıkarılabilecek iki sonuç var. Birincisi, sezgimiz yanlış olabilir; geleceğe karşı hissettiğimiz sorumluluk, aslında dayanaksız bir duygusallık olabilir. İkincisi, teorimiz eksik olabilir; yani bu meseleyi "kime zarar verdim" sorusuyla ele almak baştan yanlış olabilir. Tarih boyunca, çok farklı coğrafyalarda, insanlar ikinci yolu seçti. Hem de Parfit'in problemini hiç duymadan, çok daha eski ve çok daha sağlam bir kelimeyle.
O kelime emanet.
Emanet, hukukta çok belirgin bir şeydir. Size ait olmayan ama elinizde bulunan bir malı tarif eder. Kullanabilirsiniz, hatta kullanmanız beklenir; ama tüketemezsiniz, satamazsınız, bozamazsınız, çünkü o mal sizin değildir. Türkçede "emanete hıyanet" ifadesinin taşıdığı ağırlık boşuna değildir: emanette asıl mesele malın değeri değil, size duyulan güvendir. Kur'an'da Ahzâb suresinin 72. ayetinde geçen o meşhur sahne, emaneti göklere, yere ve dağlara sunulan, onların yüklenmekten kaçındığı, insanınsa yüklendiği bir şey olarak anlatır. Yorumcular bu emanetin ne olduğu konusunda yüzyıllarca tartıştı; ama ortak nokta şu: insanın ayırt edici özelliği, kendisine ait olmayan bir şeyin sorumluluğunu taşıyabilmesidir.
Emanet fikri, Parfit'in sorusunu cevaplamaz. Daha ustaca bir şey yapar: soruyu değiştirir. "Kime zarar verdim" diye sormaz, "elimde ne tutuyorum ve hangi şartlarla tutuyorum" diye sorar. Bu soruda alacaklının kim olacağı, hatta var olup olmayacağı belirleyici değildir. Belirleyici olan, sizin elinizdeki şeyin size ait olmaması, dolayısıyla onu bitirme yetkinizin bulunmamasıdır.
İslam medeniyeti bu ahlaki sezgiyi bir duygu olarak bırakmadı; onu bir kuruma dönüştürdü. O kurumun adı vakıftır. Vakıf, bir malın mülkiyetini dolaşımdan tamamen çıkarır. Bir kez vakfedilen mal satılamaz, miras bırakılamaz, bölünemez; yalnızca geliri, kurucunun belirlediği amaca sonsuza kadar akar. Dayanağı, Müslim'in derlemesinde Ebû Hüreyre'ye dayandırılan ünlü hadistir: insan öldüğünde amel defteri kapanır, üç şey hariç; kesintisiz bir hayır, yararlanılan bir bilgi ve ardından dua eden hayırlı bir evlat. Dikkat edin, üçü de aynı şeyi tarif eder: ölümden sonra çalışmaya devam eden bir mekanizma.
Vakıf, hukukun zamanla kurduğu en cüretkâr ilişkidir. Nizâmülmülk'ün 1067'de Bağdat'ta açtığı Nizamiye Medresesi bir vakıf eseriydi; arazilerinin geliri yüzyıllar boyunca hocaların maaşını, öğrencilerin yemeğini, kitapların istinsahını ödedi. Osmanlı coğrafyasında köprülerin, çeşmelerin, imaretlerin, hastanelerin, kütüphanelerin büyük bölümü aynı mantıkla kuruldu. Ve vakfiyeler, yani vakfın kuruluş senetleri, hemen daima aynı sertlikte bir cümleyle biterdi: kim bu şartları değiştirirse, Allah'ın ve meleklerin laneti üzerine olsun. Bu cümle hukuken zayıf, ama niyet olarak son derece açıktır. Ölmüş bir insan, henüz doğmamış insanların eline uzanıp onları durdurmaya çalışır.
Bu kurumun ne kadar ileri gidebileceğini görmek isterseniz Bursa'ya bakın. Orada, kanadı kırılmış, göç edemeyecek hale gelmiş leylekler bakılsın diye kurulmuş bir vakıf vardı; adı Gurabahane-i Laklakan, yani garip leylekler evi. Bir insan, kendisi öldükten sonra, henüz yumurtadan çıkmamış bir leyleğin kırık kanadı için para ayırmıştı. Burada bir karşılıklılık, bir pazarlık, bir hesap aramak boşunadır. Burada olan şey, insanın kendisini bir zincirin halkası olarak görmesidir.
Aynı sezgi, taban tabana zıt bir gelenekte de aynı keskinlikte ifade edildi. İrlandalı düşünür ve siyasetçi Edmund Burke, 1790'da yayımladığı Reflections on the Revolution in France, yani Fransa'daki Devrim Üzerine Düşünceler adlı kitabında, toplumu yalnızca yaşayanlar arasında yapılmış bir sözleşme saymanın büyük bir hata olduğunu savundu. Burke'e göre toplum, ölenlerle yaşayanlar ve henüz doğmamış olanlar arasındaki bir ortaklıktır. Bu cümle muhafazakâr siyasetin kurucu cümlelerinden biri sayılır; ama içindeki fikir, Bursa'daki leylek vakfıyla aynı fikirdir. Ortaklığın üyelerinden biri mezarda, biri henüz yokken bile ortaklık işler.
Fârâbî, 10. yüzyılda erdemli şehri anlatırken, şehri bir yardımlaşma düzeni olarak tanımlamıştı: insanlar tek başlarına ulaşamayacakları bir olgunluğa ancak birbirlerini tamamlayarak ulaşır. Fârâbî'nin düzeninin ayakta kalması, yönetenin en temel işiyle mümkündür, o da aktarmaktır; eğitimle, alışkanlıkla, örnekle. Yani erdemli şehir bir bina değil, bir devir teslimdir. İbn Haldun ise 1377'de tamamladığı Mukaddime'de bu devir teslimin nasıl bozulduğunu anlattı. Ona göre bir hanedan tipik olarak üç kuşak sürer, kabaca 120 yıl: kuran kuşak zorluğu yaşar, ikinci kuşak zorluğu hatırlar, üçüncü kuşak mirası doğal bir hak sayar ve neyin pahasına kurulduğunu bilmez. Mirasın asıl düşmanı, mirasın kolaylığıdır.
Bu bakışın en çarpıcı görüntüsü belki de bir binadır. Köln Katedrali'nin temeli 1248'de atıldı. İnşaat 1473'te neredeyse tamamen durdu, yarım kalan yapının üstünde bir vinç yüzyıllarca öylece kaldı. Çalışma 1842'de yeniden başladı ve bina 1880'de bitti. Altı yüz otuz iki yıl. İlk taşı yontan ustanın torunlarının torunları bile o kuleleri göremedi. Bu insanlar neyi hesaplıyordu? Hiçbir şeyi. Hesap yapmıyorlardı; bir emaneti devrediyorlardı.
Alman filozof Hans Jonas, 1979'da yayımladığı Das Prinzip Verantwortung, yani Sorumluluk İlkesi adlı kitabında bu meseleyi modern teknoloji açısından yeniden kurdu. Jonas'ın tespiti şudur: geleneksel ahlakın tamamı, komşuyla, çağdaşla, elimizin yetiştiği mesafeyle ilgiliydi, çünkü eylemlerimizin menzili kısaydı. Teknoloji bu menzili görüş alanımızın çok ötesine taşıdı. Artık yüzyıllar sonrasını etkileyebiliyoruz, ama ahlakımız hâlâ komşu mesafesinde duruyor. Jonas'ın önerdiği yeni buyruk sadedir: öyle davran ki, eyleminin sonuçları yeryüzünde gerçek insan hayatının sürmesiyle bağdaşsın.
Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik var. Ne emanet, ne vakıf, ne de Jonas, Parfit'in mantıksal tuzağını çözer. Hiçbiri 300 yıl sonraki o insanın şikâyet hakkını geri vermez. Yaptıkları şey başkadır: ahlakın ağırlık merkezini alandan verene kaydırırlar. Soru artık "o kişi benden ne talep edebilir" değil, "ben elimdekini nasıl tutan biriyim" sorusudur.
Ne var ki insan yalnızca vakıf kurmaz. Bazen tam tersini de kurar: geliri değil, masrafı geleceğe akan bir yapı. Fatura.
Finlandiya'nın batı kıyısında, Olkiluoto Adası'nda, granit kayanın 400 metreden fazla altına inen bir tünel sistemi var. Adı Onkalo; Fincede oyuk, mağara demek. Onkalo bir kullanılmış nükleer yakıt mezarlığı olarak tasarlandı. Yakıt çubukları bakır kapsüllere yerleştirilecek, kapsüller kil yatağına gömülecek, tüneller doldurulacak ve giriş kapatılacak. Tasarımın hedef ömrü 100 bin yıl. Yani atığın tehlikeli olmaktan çıkması için geçmesi gereken süre, Mısır piramitlerinin yaşının yaklaşık 20 katı.
Bu projenin en zor kısmı mühendislik değildi. En zor kısmı iletişimdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin New Mexico eyaletindeki benzer bir tesis, yani Atık Yalıtım Pilot Tesisi için bu sorun resmen ele alındı: 1981'de İnsan Müdahalesi Çalışma Grubu adıyla bir uzman heyeti kuruldu ve heyete, 10 bin yıl boyunca insanları o topraktan uzak tutacak bir uyarı sistemi tasarlamaları söylendi. Dilbilimciler, antropologlar, sanatçılar, mühendisler yıllarca çalıştı. Çünkü problem gerçekten çözümsüzdü. Hiçbir yaşayan dilin 10 bin yıllık bir ömrü yok. Mısır hiyeroglifleri, son yazıtından sonra yaklaşık 1400 yıl boyunca kimsenin okuyamadığı sessiz bir işaret yığını olarak kaldı; 1822'ye kadar o taşlar konuşmadı. Kafatası işareti bile güvenilmez: ortaçağda aynı sembol bazen diriliş anlamına geliyordu. Uzmanlar devasa taş dikenlerden oluşan ürkütücü alanlar önerdi, uyarı yazısını her bilinen dilde tekrarlayan odalar önerdi. 1984'te Françoise Bastide ve Paolo Fabbri adlı iki araştırmacı, radyasyona yaklaşınca rengi değişen kediler üretilmesini ve bu kedilerin tehlikeyle ilişkisinin şarkılara, masallara, atasözlerine kazınmasını önerdi. Çünkü belki de en uzun ömürlü teknoloji, taş değil, hikâyeydi.
Bir uygarlığın, kendi torunlarının torunlarına "buraya girme" diyebilmek için şarkı tasarlamayı düşünmesi, geleceğe bıraktığımız şeyin ne kadar ağır olduğunu gösterir. Üstelik bu, yalnızca gömülebilen atıklar için geçerli değil. Atmosfere bıraktığımız karbondioksidin önemli bir bölümü bin yıl sonra da orada duruyor olacak; o gaz bir tünele kapatılamıyor, kapısına diken dikilemiyor.
Peki bu kadar uzun vadeli sonuçları, bugünkü kararlarımızın içine nasıl yazıyoruz? Cevap, çoğu zaman tek bir sayıda saklı: iskonto oranı. İktisat, geleceğin değerini bugüne indirgerken her yıl için belli bir oranda indirim uygular. Mantığı masum görünür; bugünkü 100 lira, 10 yıl sonraki 100 liradan değerlidir. Ama bu küçük oran, uzun vadede acımasız bir makineye dönüşür. Yıllık yüzde 5'lik bir iskonto oranıyla hesap yaparsanız, 200 yıl sonra gerçekleşecek 1 trilyon liralık bir felaketin bugünkü değeri yaklaşık 60 milyon liraya iner. Yani 200 yıl sonraki bir yıkım, bugünkü bir orta ölçekli inşaat projesinden daha ucuz görünür. 2006'da yayımlanan Stern Raporu, iklim politikası hesaplarında gelecek kuşakların refahını bugünkü kuşağınkinden daha az değerli saymanın ahlaken savunulamaz olduğunu söyleyip saf zaman tercihini neredeyse sıfıra, yüzde 0,1'e indirdi. İktisatçı William Nordhaus bu tercihi sert biçimde eleştirdi; ona göre piyasada gözlenen oranlar esas alınmalıydı. Tartışma teknik görünür, ama altında yatan soru tamamen felsefidir: bir insanın hayatı, 200 yıl sonra doğduğu için daha mı az değerlidir?
İşte bugünün attığı imza budur. Altına imza atılan belge bugün imzalanır, bedeli yüzyıllar sonra ödenir ve ödeyecek kişi masada yoktur. Hukukun hiçbir dalında bu kadar tek taraflı bir sözleşmeye izin verilmez. Siyasette ise bu, normal işleyiş sayılır; çünkü seçim döngüleri 4 ya da 5 yıldır, bilanço dönemleri 3 aydır, ve henüz doğmamış olanın ne oyu vardır, ne avukatı.
Birkaç ülke bu temsil boşluğunu kapatmayı denedi. Macaristan 2008'de gelecek kuşaklar için ayrı bir ombudsmanlık kurdu; bu makam 2012'de bağımsız bir kurum olmaktan çıkarılıp genel ombudsmanlığın bir birimine dönüştürüldü. Galler'de 2015'te çıkarılan Gelecek Kuşakların Refahı Yasası, kamu kurumlarını aldıkları her kararın uzun vadeli etkisini göstermekle yükümlü kıldı ve bunu denetleyecek bir komiserlik oluşturdu. Norveç'te, Svalbard takımadalarında donmuş bir dağın içine açılan Küresel Tohum Deposu 2008'de kapılarını açtı ve bugün 1 milyonu aşkın tohum örneğini saklıyor; bir gün birinin, bizim adını bile bilmediğimiz birinin, kaybolmuş bir buğday çeşidine ihtiyaç duyacağı varsayımıyla.
Bunlar küçük girişimler. Ama hepsi aynı fikri taşıyor: temsil edilemeyenin yerine birinin konuşması gerekiyor ve o birinin biz olmaktan başka çaresi yok.
Nurettin Topçu, 1909 ile 1975 arasında yaşamış, düşüncesinin merkezine mesuliyeti yerleştirmiş bir Türk filozofuydu. Topçu'nun ısrarla söylediği şey şudur: sorumluluk, birinin sizden hesap sorabilecek olmasından doğmaz. Sorumluluk bir hesap değil, bir duruştur; insanın kendi iradesini kendi dışındaki bir şeye bağlamasıdır. Bu bakışla, Parfit'in tuzağı tuhaf biçimde etkisizleşir. Çünkü o tuzak, "zarar gören kim" sorusuna cevap bulamadığı için çalışır. Mesuliyet dili bu soruyu hiç sormaz. Sorduğu soru, hesap sorulamayacağını bile bile neyi yaptığınızdır.
Ve belki de geleceğe bıraktığımız asıl miras, ne kaynaklardır ne binalar. Geriye bıraktığımız asıl şey, seçeneklerdir. Bir kuşak, kendisinden sonrakinin elinden kararı alabilir: bir ormanı kesersiniz, sonrakiler o ormanı kesip kesmeme kararını hiç veremez. Bir türü yok edersiniz, sonrakiler onunla ne yapacaklarını hiç tartışamaz. Bir atığı gömersiniz, sonrakiler o topraktan başka bir şey yapma imkânını hiç bulamaz. Kaynak tüketmek bir eksiltmedir; seçenek tüketmek bir mahkûmiyettir. Üç yüz yıl sonra doğacak insanın kim olacağını bilemeyiz, ona zarar verip vermediğimizi mantıken kanıtlayamayız; ama kim olursa olsun, bizim inşa ettiğimiz odanın içinde uyanacağını biliriz. O odanın kaç kapısı olacağına bugün karar veriyoruz.
Henüz doğmamış olana ne borçlu olduğumuz sorusunun belki de en dürüst cevabı budur: ona bir şey borçlu değiliz, çünkü o yok. Onun yerine, elimizde tuttuğumuz şeyin sahibi olmadığımızı bilmeyi borçluyuz. Fidanı diken adamın bildiği de buydu; o fidan onun değildi, yalnızca bir süreliğine elindeydi.
Nöron Felsefe'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.