2026-10-02 · 19 dk
Geçmişte verilmiş bir karara keşke demenin insanı olgunlaştıran bir muhasebe mi yoksa değiştirilemez olana ödenen boşuna bir ceza mı olduğunu tartışan bölüm; Kierkegaard'ın yap
pişmanlıkkeşketevbeamor fatiseçimGece yarısı tavana bakarken aklına gelen o cümle: "keşke." Değiştiremeyeceğin bir şeye neden hâlâ ceza kesiyorsun — ve o ceza seni gerçekten daha iyi bir insan mı yapıyor? Bu bölümde pişmanlığın bir pusula mı, yoksa kendine kurulmuş bir tuzak mı olduğunu konuşuyoruz.
Gece saat üçü biraz geçiyor. Sırt üstü uzanmışsın, gözlerin karanlıkta tavanın o hiç değişmeyen boşluğuna dikilmiş. Yarın sabah işe gitmen gerekiyor, uyumalısın. Ama zihnin uyumuyor. Zihnin bir sahneyi oynatıyor: on yıl önce verilmiş bir cevabı, gönderilmemiş bir mesajı, imzalanmış ya da imzalanmamış bir kâğıdı. Ve o sahnenin üstüne ısrarla aynı iki heceyi düşürüyor. Keşke.
Bu kelimeyi Türkçeye Farsçadan aldık; aslı "kâşkî". Arapçada aynı iç çekişin karşılığı "yâ leyte"dir. Hemen her dilde bu işi gören kısa, neredeyse çocukça bir kalıp vardır; çünkü anlatılan şey karmaşık değil, sadece dayanılmaz. İnsan, olmayan bir şeyi olmuş gibi görebilen tek canlı. Keşke, o yeteneğin faturası.
Pişmanlığın anatomisini çıkarmak istiyorsak üç parçaya ihtiyacımız var. Birincisi bir yol ayrımı: en az iki kapı, ve o kapılardan birini senin seçmiş olman. İkincisi bir sonuç: hoşuna gitmeyen, acıtan, hesabını kapatmadığın bir sonuç. Üçüncüsü ve asıl can yakıcı olanı, hayal gücü: seçmediğin kapının arkasını canlandırma kapasitesi.
Bu üçüncü parça olmadan acı vardır, pişmanlık yoktur. Depremde evi yıkılan insan yıkımın acısını çeker; ama yıkımdan pişman olmaz, çünkü fay hattı onun kararı değildi. Oysa o sabah evden çıkmadan önce "şu duvarı yaptırsam mı" diye düşünüp vazgeçtiyse, acının içine bambaşka bir madde karışır. Pişmanlık, failliğin bedelidir. Hiçbir şeye karar vermediğini düşünen biri hiçbir şeyden pişman olmaz; bu yüzden bazı insanlar hayatları boyunca karar vermemeyi bir hayat stratejisine dönüştürür. İşe yarar mı, ona geleceğiz.
Hayal gücünün bu işte ne kadar keyfî çalıştığını gösteren bir ölçüm var. Thomas Gilovich, Victoria Medvec ve Scott Madey, 1992 Barselona Olimpiyatları'nın kayıtlarını inceledi; sporcuların madalya anındaki ve podyumdaki yüz ifadelerini, sonucu bilmeyen gözlemcilere puanlattılar. Çıkan tablo akıl dışı görünür ama hepimiz tanıdık buluruz: gümüş madalya kazananlar, bronz kazananlardan daha mutsuz. Objektif olarak gümüş daha iyidir. Ama gümüşçünün zihninde oynayan film "neredeyse birinciydim"dir, bronzcunun zihninde oynayan film ise "neredeyse madalyasız kalıyordum". Mutluluğu belirleyen, elindeki madalya değil; zihninin kendiliğinden ürettiği alternatif.
Bu alternatif üretimi rastgele de değil, bir yönü var. Daniel Kahneman ve Amos Tversky'nin klasikleşmiş bir sorusu şöyle: Paul elindeki hisseyi başka bir şirketin hissesiyle değiştirmeyi düşünür, vazgeçer, kalır. George ise elindeki hisseyi değiştirir. İkisi de aynı tutarı, 1200 doları kaybeder. Hangisi daha çok pişman? Katılımcıların yüzde 90'ından fazlası George'u işaret ediyor: eyleyeni. Çünkü hareketsizliği savunmak kolaydır, "ben bir şey yapmadım ki" denir. Eylem imza ister, imza da sorumluluk.
Ama zaman bu tabloyu tersine çeviriyor. Gilovich ve Medvec insanlara bütün hayatlarına dönüp bakmalarını, en büyük pişmanlıklarını saymalarını istediğinde liste değişti: yapmadıkları şeylerin pişmanlığı, yaptıkları şeylerin pişmanlığına ağır bastı; çalışmalarda yaklaşık iki katı. Yanlış evlilik bile zamanla hikâyeye dönüşüyor, anlatılabilir hale geliyor, dersi çıkarılıyor. Hiç yazılmamış kitap ise asla kapanmıyor. Yapılan hatanın bir sonu vardır; yapılmayan şeyin yoktur. Kapanmamış bir parantez gibi hayatın geri kalanını içine alır.
İşte o tavana bakma anı tam burada acıtıyor. Çünkü orada tartışılan tek bir karar değil; tartışılan, olabileceğin ama olmadığın kişi.
Peki diğer kapıyı seçmiş olsaydın kurtulacak mıydın? 1843 yılında Kopenhag'da, Victor Eremita takma adıyla iki ciltlik bir kitap yayımlanır: Enten-Eller, yani Ya/Ya da. Yazarı Søren Kierkegaard. Kitabın ilk cildinin başındaki kısa, kopuk notlardan birinde, modern insanın belkemiğini kıran bir cümle dizisi vardır. Evlen, pişman olacaksın, der; evlenme, ona da pişman olacaksın. Dünyanın aptallıklarına gül, pişman olacaksın; onlara ağla, ona da pişman olacaksın. Kendini as, pişman olacaksın; asma, ona da pişman olacaksın. Ve sonunda bütün hayat bilgeliğinin özeti olarak şunu bırakır: her iki durumda da pişman olacaksın.
Bu bir karamsarlık gösterisi değil, bir yapı tespiti. Seçmek, tanım gereği öldürmektir. Bir yolu yürümek, diğer bütün yolları kapatmak demek. Üniversitede o bölümü seçtiğinde seçmediğin dört bölüm ölür; o şehirde kaldığında gitmediğin şehirlerdeki hayatın ölür; o insanla kaldığında ya da ayrıldığında bir ihtimal daha gömülür. Her biyografi, aynı zamanda bir mezarlıktır. Ve o mezarlığın sakinleri hiç yaşlanmaz.
Yaşanmamış hayatın en haksız tarafı da bu: hiç yorulmaması. Gerçek hayatın vergi borcu, beli ağrıyan sabahları, bulaşığı, can sıkıcı akrabası vardır. Hayalindeki alternatif hayatın hiçbiri yoktur. Onun lastiği patlamaz, onun çocuğu gece ateşlenmez, onun patronu aptal değildir. Kafanda kurduğun duruşmada gerçek hayatın bütün kusurlarıyla sanık sandalyesinde oturur, alternatif hayat ise hiç ifade vermez. Böyle bir mahkemede her zaman olmayan kazanır. Keşkenin matematiksel hilesi budur: yaşanmış olanı yaşanmamış olanın reklam afişiyle karşılaştırırız.
Modernlik bu hileyi sanayileştirdi. Barry Schwartz'ın The Paradox of Choice, yani Seçim Paradoksu adıyla tartıştığı şey tam olarak bu. Seçenek sayısı arttıkça memnuniyet artmıyor, azalıyor. Schwartz ve arkadaşları insanları iki gruba ayırır: "en iyisini bulmak" isteyenler ve "yeterince iyi olanı alıp yoluna devam edenler". En iyiyi arayanlar daha iyi sonuçlar elde ediyor olabilir; ama daha çok pişmanlık, daha az memnuniyet, daha çok karşılaştırma bildiriyorlar. Çünkü "en iyi" dediğin anda arkanda sonsuz bir reddedilmemiş seçenek kuyruğu bırakırsın. Marketin reçel rafı kırk çeşit olduğunda aldığın reçel iyi bir reçel olmaktan çıkar, otuz dokuz ihtimale karşı verilmiş bir karar olur. Aynı mantık telefonundaki tanışma uygulamasında, iş ilanı sitesinde, ev ararken açtığın yirmi sekmede işliyor. Dedelerimizin keşkesi azdı; çünkü kapıları azdı.
Ve burada başlıkta sorduğumuz sorunun kötü yüzüyle tanışıyoruz. Pişmanlık bir yere varmayınca bir makineye dönüşüyor. Susan Nolen-Hoeksema'nın onlarca yıl üzerinde çalıştığı şeyin adı ruminasyon; Türkçede en dürüst karşılığı hayvanların geviş getirmesi. Aynı lokmayı çıkarıp çıkarıp çiğnemek. Nolen-Hoeksema'nın bulgusu net: insanlar bunu bir problem çözme biçimi sandıkları için yapar, oysa ruminasyon problem çözmenin karşıtıdır ve depresyonu hafifletmez, derinleştirir, uzatır.
Farkı bir cümlenin gramerinde yakalayabilirsin. "Neden ben, neden bana, neden böyle oldum" diye soran zihin dönüyor; hiçbir cevabı kabul etmeyecek bir soru soruyor, çünkü aslında cevap aramıyor, ceza veriyor. "Şu durumda şunu yapmışım, bir daha olursa ne yapacağım" diye soran zihin ise yürüyor. İlki tavana bakar. İkincisi yarın sabaha bakar.
Öyleyse soru şu: olmuş olana evet demenin, kendini aldatmadan evet demenin bir yolu var mı?
1882'de Nietzsche, Die fröhliche Wissenschaft, yani Şen Bilim adlı kitabının dördüncü kısmını yeni yıl için yazdığı kısa bir parçayla açar. Orada kendine bir dilek tutar: bundan sonra tek arzusu, olmuş olana karşı savaş vermemek; çirkin gördüğü şeyi bile güzel görmeyi öğrenmek; suçlamayı bırakmak. Ve bu tutuma bir isim koyar: amor fati, kaderi sevmek.
Şen Bilim'in daha sonraki bir parçasında bunu bir sınava çevirir. Bir gün, der, en yalnız yalnızlığında bir cin yanına sokulsa ve şöyle dese: bu hayatı, bir daha ve sayısız kez daha yaşamak zorundasın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak, her ağrı, her sevinç, her küçük düşünce, hatta şu an gördüğün bu ay ışığı ve şu örümcek, aynı sırayla geri gelecek. Ne yaparsın? Dişlerini sıkıp cini lanetler misin, yoksa "bunu bir daha isterim" diyebilir misin? Nietzsche bu soruyu bir mutluluk tarifi olarak değil, bir terazi olarak kuruyor. Hayatına verdiğin gerçek notu ölçüyor.
Birkaç yıl sonra Böyle Buyurdu Zerdüşt'te aynı fikri iradenin diliyle yeniden kurar. İnsan iradesinin en büyük yarası, geriye doğru isteyememesidir; geçmiş, iradenin dişini geçiremediği taştır. Kurtuluş, "o öyleydi" demeyi "ben böyle istedim" demeye çevirmekten geçer. Ve son kitaplarından birinde, insan büyüklüğünün formülünü tek cümleye indirir: hiçbir şeyin başka türlü olmasını istememek, ne ileride, ne geride, ne de sonsuzlukta.
Bunu söyleyen adamın hasta, neredeyse kör, sürekli baş ağrılarıyla pansiyon pansiyon dolaşan, kitapları satmayan, yalnız bir adam olduğunu hatırlamak gerekiyor. Amor fati bir keyif ilanı değil; bir disiplin. Hayatını sevmek kolay olan birinin söyleyeceği şey değil, hayatını sevmek için bir teknik arayan birinin söyleyeceği şey.
Nietzsche'den iki yüz yıl önce, Amsterdam'da, mercek yontarak geçinen bir başka adam aynı meseleye çok daha soğuk bir çıkarım yapmıştı. Spinoza'nın ölümünden sonra, 1677'de yayımlanan Etika'sının dördüncü bölümünde bir önerme var: pişmanlık bir erdem değildir, akıldan doğmaz; yaptığından pişman olan kişi iki kat zavallıdır. Mantık acımasız biçimde temiz. Önce yanlış bir arzuya yenildin, şimdi de kendi kırbacına yeniliyorsun; iki ayrı yerde iki ayrı kayıp veriyorsun ve ikisinden de güçlenmiyorsun.
Ama Spinoza'nın asıl ilginç tarafı, bu önermeye eklediği not. Der ki: insanlar pek ender olarak akılla yaşadıkları için, alçakgönüllülük ve pişmanlık gibi duygular, tıpkı korku gibi, pratikte zarardan çok yarar getirir. Yani filozof şöyle demektedir: ideal bir varlık için pişmanlık gereksiz bir ağrıdır; gerçek insan için ise çalışan bir frendir. Başlıktaki sorunun cevabı belki de bu ayrımın içinde: pişmanlık, aklı başında bir varlık için gereksiz; bizim gibi varlıklar için şimdilik gerekli.
Şimdi aynı meseleye bu toprakların diliyle bakalım. Marifetnâme'siyle tanınan 18. yüzyıl düşünürü Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın, Tefviznâme adıyla bilinen şiiri bugün hâlâ ezbere okunuyor. Tefviz, işi sahibine bırakmak demek. Şiir, kötü görünen şeylerin hayra çevrilebileceğini söyleyerek başlar, insana kuruntuya düşmemeyi, kalbini bulandırmamayı öğütler ve her kıtanın sonunda aynı iki dizeye döner: Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler. Fiiller dikkat çekici: "görelim" diyor. Sabit bir bilgi değil, açılmasını bekleyen bir hüküm. Burada istenen şey kadere razı olmak, ama kaderin ne olduğunu kendi kafanda tamamlamamak.
Rıza ile miskinliği karıştırmamak için bu geleneğin kendi içinde koyduğu sınır çok açıktır. Rivayet edilen o meşhur söz, deveni önce bağla sonra tevekkül et der. Tasavvufun rıza makamı olmuş bitmiş olana bakar; olacak olana karşı insanın elini bağlamaz. Olmuşa rıza, olacağa irade. Bu ayrımı kaybettiğin anda amor fati de, tevekkül de bir uyuşturucuya dönüşür: zulme "kaderdi" demenin, ihmale "böyle yazılmıştı" demenin kılıfı olur. Olmuş olanı sevmek, olmakta olana karışmamak değildir.
Ve dürüst olmak gerekirse geçmişe evet demenin bir sınırı daha var. Bir insan kendi acısına "ben böyle istedim" diyebilir. Başkasının acısına bunu demeye hakkı yoktur. Amor fati birinci tekil şahısta ahlâklı, üçüncü tekil şahısta zalimdir.
Geçmişe razı olmak, keşkeyi susturur. Ama bir şey eksik kalır. Çünkü pişmanlık yalnızca dindirilecek bir ağrı değil; aynı zamanda bir haber, bir bildirim. Ve bu toprakların düşüncesinde o bildirimin ne yapılacağını anlatan çok hassas bir mekanizma var.
Arapçada tevbe, kelime olarak dönmek demek. Hadis kaynaklarında geçen kısa bir söz, meselenin kalbine iniyor: nedamet tevbedir, yani pişmanlık dönüşün kendisidir. İlk bakışta bu, duygunun yettiğini söyler gibidir. Ama Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-dîn, yani Din İlimlerinin Diriltilmesi adlı eserinde tevbeyi üç parçaya ayırır: ilim, hal ve amel. Önce bilgi gelir; yaptığın şeyin seni nereye götürdüğünü gerçekten görmek. Bu bilgiden bir hal doğar, o hal nedamettir, yani kalbin acısı. Ve o acıdan bir amel doğar: bırakmak, telafi etmek, bir daha dönmemeye azmetmek. İhyâ'nın mimarisinde nedamet, zincirin ortasındaki halkadır; önünde bilgi, arkasında eylem olmazsa zincir kopar ve elinde sadece ağrı kalır.
Bu, bütün bölüm boyunca aradığımız ayrımın en net ifadesi olabilir. Pişmanlık, önüne bilgi ve arkasına eylem eklenmiş haliyle terbiyedir. Önündeki bilgi olmazsa yalnızca utançtır; arkasındaki eylem olmazsa yalnızca işkencedir. Aynı duygu, iki farklı zincirde iki farklı şey.
Kur'an'ın keşkeyi nasıl kullandığı da bu açıdan çok dikkat çekici. Meryem sûresinde bir güne isim verilir: hasret günü, yani pişmanlık günü. Furkan sûresinde ellerini ısıran bir adam vardır; iki kez keşke der, biri yol için, biri arkadaş seçimi için. Nebe sûresinde "keşke toprak olsaydım" diyen bir ses duyulur. Metindeki bütün keşkeler çok geç kalmış keşkelerdir, hiçbirinin telafisi yoktur. Ama o keşkeler bugün yaşayan birine okunuyor. Yani dinî metin, gelecekteki pişmanlığı şimdiki kararın pusulası yapıyor. Keşkenin yönü tersine çevrilmiş: geriye bakıp acıtan bir ses, ileriye bakıp uyaran bir ses haline gelmiş.
Hemen yanında, yine aynı gelenek içinde, ruminasyona açık ve kesin bir yasak durur. Müslim'in aktardığı bir sözde, olmuş bitmiş bir iş için "şöyle yapsaydım böyle olmazdı" demekten sakındırılır; çünkü "eğer" sözü şeytanın kapısını açar. Dikkat edin, muhasebe yasaklanmıyor; aynı kaynaklarda insanın kendini hesaba çekmesi açıkça öğütlenir. Yasaklanan şey, artık değiştirilemeyen bir şeyin üzerinde kurulan "eğer" cümlesi. On dördüncü yüzyıl ahlâkıyla yirmi birinci yüzyıl psikolojisi tuhaf biçimde aynı sınırı çiziyor: geviş getirme, hesabını yap.
Modern araştırma da pişmanlığı gereksiz bir arıza saymıyor. Neal Roese'nin karşı olgusal düşünme üzerine çalışmaları, pişmanlığın işlevsel bir sinyal olduğunu gösteriyor: nerede yanlış ölçüm yaptığını, neyi fazla önemsediğini, hangi değerine ihanet ettiğini pişmanlıktan öğreniyorsun. Sinyalin yararlı mı zararlı mı olduğunu anlamanın pratik bir testi var. Pişmanlığını geleceğe bakan tek bir cümleye çevirebiliyor musun? "Bir daha böyle bir teklif gelirse kabul edeceğim." "Bir daha kavga ettiğimde eve dönmeden arayacağım." Çevrilebiliyorsa o pişmanlık bir derstir. Çevrilemiyorsa, elinde ders değil, kendi kendine kurduğun küçük bir mahkeme var ve o mahkemenin hâkimi de sanığı da sen olduğun için karar hiç çıkmıyor.
Peki bu sinyali en çok nereden duyarız? Avustralyalı bir bakım hemşiresi olan Bronnie Ware, ölmek üzere olan insanların yanında geçirdiği yılların notlarını The Top Five Regrets of the Dying, yani Ölmek Üzere Olanların Beş Pişmanlığı adıyla toplamıştı. Listenin başındaki cümle şudur: keşke kendim olma cesaretini gösterseydim, başkalarının benden beklediği hayatı değil kendi hayatımı yaşasaydım. Diğerleri de aynı aileden: keşke bu kadar çok çalışmasaydım, keşke duygularımı söyleyebilseydim, keşke dostlarımla bağımı koparmasaydım, keşke kendime mutlu olma izni verseydim. Hiçbiri bir hata itirafı değil. Hepsi bir eksik: yapılmamış olan.
Burada ürkütücü bir simetri çıkıyor ortaya. Hayatın sonunda duyulan pişmanlıkların neredeyse tamamı, bugün hâlâ yapılabilecek şeylerle ilgili. Yani o liste bir ağıt değil, bir tarif. Ölüm döşeğindeki keşkelerin bugünkü karşılığı bir cesaret listesidir.
Ve bu, pişmanlığın en zalim özelliğiyle en işe yarar özelliğinin aynı şey olduğunu gösteriyor: pişmanlık zamanın tek yönlü olduğunu hatırlatır. Tevbe geçmişle ilişkini tamir eder, ama kaybedilen yılı geri getirmez. Rıza acıyı dindirir, ama olmamış olanı olmuş kılmaz. Geriye dönük hiçbir ameliyat mümkün değil. Mümkün olan tek şey, aynı mekanizmanın ileriye doğru çalıştırılması.
O yüzden gece saat üçte tavana bakan insanın işi, kafasındaki filmi durdurmak değil; filmin yönünü çevirmek. "Neden o gün öyle yaptım" sorusu cevapsızdır, çünkü o günün koşulları, bilgisi, korkusu artık yok; o soruyu soran kişi, cevabı verecek kişiyi hiç tanımıyor. Ama "yarın saat dokuzda ne yapacağım" sorusunun bir cevabı var ve o cevap bu gece verilebilir.
Çoğu zaman da küçük bir şeydir. Bir telefon. Bir özür. Yıllardır ertelenen bir başvuru. Ertesi sabah, on yıl önceki hatayı silmez; ama on yıl sonranın keşke listesinden bir satırı siler.
Nöron Felsefe'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.