2026-09-20 · 20 dk
Hayatı dışarıdan kusursuz görünen bir insanın bütün
anlam arayışıabsürtcamusgazzâlîvaroluşElli yaşında, dünyaca ünlü, zengin, çocukları sağlıklı bir adam sabah yatağından kalkamıyor. Eksik olan hiçbir şey yok; ama "ne için?" sorusuna verecek tek bir cevap da yok. Peki anlam, bulunacak bir şey mi — yoksa bize hiç verilmediyse, onu biz mi uydurmak zorundayız?
1879 yılına doğru, Rusya'nın en ünlü yazarı, kendi evinde küçük bir tedbir almaya başladı. Yasnaya Polyana'daki konağın üst katında, her akşam yalnız başına soyunduğu odada, iki dolabın arasına gerilmiş bir ip vardı. Tolstoy o ipi kaldırdı. Ava çıkarken tüfeğini yanına almaktan da vazgeçti. Bunu kimseye söylemedi, bir doktora danışmadı, bir mektupta itiraf etmedi. Yıllar sonra kaleme aldığı İtiraf adlı ince kitapta, bu tedbirlerin sebebini soğukkanlı bir cümleyle açıkladı: kendini o ipe asmasın diye, o tüfeği kendine çevirmesin diye.
Bu adamın hayatında yanlış giden hiçbir şey yoktu. Elli yaşındaydı. Savaş ve Barış 1869'da, Anna Karenina 1877'de yayımlanmıştı; ikisi de daha o yaşarken dünya edebiyatının zirvesine yerleşmişti. Binlerce dönüm toprağı, kalabalık ve sevgi dolu bir ailesi, sapasağlam bir bedeni vardı. Köylülerle birlikte saatlerce tırpan sallayabiliyor, at sürüyor, gecelerce yazabiliyordu. Parası vardı, şöhreti vardı, sağlığı vardı, sevdikleri hayattaydı. Klasik anlamda hiçbir felaket yaşamamıştı. Ve tam da bu yüzden kendi hâlini anlamakta zorlandı: insanın her şeyi yolundayken neden yaşayamaz hâle geldiğini açıklayacak bir dil yoktu elinde.
Tolstoy o hâli tarif ederken hastalık kelimesini kullanır, ama tarif ettiği şey bildiğimiz hastalıklara benzemez. Hayat, dedi, durdu. Nefes alıyordum, yiyip içiyordum, uyuyordum; elimde olmadan bunları yapıyordum, ama ortada hayat diye bir şey kalmamıştı. Çünkü arzu ettiğim hiçbir şey yoktu. Onu durduran acı değil, soruydu. Basit, çocukça, bu yüzden de cevaplanması imkânsız bir soru: peki sonra? Malikânesini büyütecekti, peki sonra? Çocuklarını yetiştirecekti, peki sonra? Dünyanın en büyük yazarı olacaktı — diyelim ki Shakespeare'den, Molière'den, bütün yazarlardan daha ünlü oldu, peki sonra? Her cevap kendinden sonra gelen soruyla eriyordu. Bir insanın kendi ölümünün yok edemeyeceği bir anlamı var mıydı hayatında? Tolstoy'un bulamadığı şey buydu.
Kitapta, bu duyguyu anlatmak için Doğu'dan gelme eski bir hikâyeyi hatırlar. Bir yolcu, bozkırda vahşi bir hayvandan kaçarken kendini susuz bir kuyunun içine atar. Düşerken kuyunun duvarındaki bir çalıya tutunur. Yukarıda hayvan beklemektedir, aşağıda ise kuyunun dibinde ağzı açık bir ejderha. Ne çıkabilir ne inebilir. Tutunduğu çalının dibinde biri ak biri kara iki fare, dönüşümlü olarak dalı kemirmektedir. Dal birazdan kopacaktır, bunu bilir. İşte tam o anda yolcu, yaprakların üzerinde birkaç damla bal görür ve dilini uzatıp o balı yalar. Tolstoy'un kendi hayatı için söylediği şey şuydu: bal artık tat vermiyordu. İki fare hâlâ oradaydı ve o, dalın kemirildiğini görmekten başka bir şey yapamıyordu.
Şimdi o odadan çıkıp bugüne bakalım, çünkü bu hikâyenin bizi ilgilendirmesinin sebebi bir Rus kontunun bunalımı değil. Terfi geldi, zam geldi, taşınılan ev nihayet istenen ev oldu. Yıllarca "şu bitsin, rahatlayacağım" denen ne varsa bitti. Ve pazar akşamı, mutfakta, bulaşık makinesinin sesi arasında insanın içine tuhaf bir düzlük çöküyor. Ağlayacak hâl değil bu. Kriz de değil. Kimseye anlatılacak gibi değil, çünkü anlatınca nankörlük gibi duruyor: neyin var ki? Emory Üniversitesi'nden sosyolog Corey Keyes, 2002'de ruh sağlığı literatürüne bu ara bölge için bir isim önerdi. Hastalık yok, ama serpilme de yok; insan ne batıyor ne yüzüyor, sadece duruyor. Keyes'in çalışmalarının en rahatsız edici tarafı şuydu: bu hâlde olan insanların çoğu herhangi bir teşhis almıyor, dolayısıyla kimse onlara bakmıyor.
Bunun bir de daha eski, daha sinir bozucu kanıtı var. 1978'de yayımlanan ünlü bir araştırmada, büyük ikramiye kazanmış insanlarla sıradan insanlar karşılaştırıldı. Kazananlar, beklenebileceği gibi, hayatlarındaki genel memnuniyette çarpıcı bir sıçrama bildirmediler. Dahası, arkadaşla sohbet etmek, bir dergi okumak, kahvaltı etmek gibi gündelik küçük hazlardan aldıkları tadın düştüğü görüldü. Büyük olan geldiğinde, küçük olan tadını kaybediyordu. İnsan zihni yükselen her zemini kısa sürede yeni sıfır noktası sayıyor ve oradan yukarıya bakmaya devam ediyor.
Yani Tolstoy'un odasındaki ip, uzak bir yüzyılın tuhaflığı değil. Aynı boşluğun, o gün elinde olan bütün imkânlarla birlikte gelen hâli. Ve o boşluğun ilk dersi şu: hayatın sorunlarını çözmek, hayatın anlamını çözmüyor. Bunlar iki ayrı iş. İlkini bitirdiğinizde ikincisi, üzerini örten bütün meşguliyetler kalktığı için, daha çıplak ve daha yüksek sesle karşınıza çıkıyor.
Bu soruyu en sert biçimde soran kişi, onu bir bunalım olarak değil, bir mantık problemi olarak ele aldı. Camus, 1942'de yayımlanan Le Mythe de Sisyphe, yani Sisifos Söyleni adlı denemesine, felsefenin tek ciddi meselesinin intihar olduğunu söyleyerek başlar. Çünkü ona göre bütün diğer sorular — dünya kaç boyutlu, zihin nedir, bilgi mümkün müdür — bir insan hayatının yaşanmaya değip değmediği sorusundan sonra gelir. Önce buna cevap verilecek, sonra düşünülecek.
Camus'nün "absürt" dediği şey, hayatın saçma olması değildir; bu incelikli ayrım genellikle kaçırılır. Absürt, ne dünyanın içinde ne insanın içindedir; ikisinin karşılaşmasında doğar. Bir tarafta anlam isteyen, açıklama isteyen, her şeyin bir sebebi olsun isteyen insan zihni vardır. Diğer tarafta sessiz bir evren. Absürt, bu ikisinin arasındaki boşluğun adıdır. Talep devam ettiği ve cevap gelmediği sürece absürt yaşar. İnsan taleplerinden vazgeçerse, ya da evrenin bir gün konuştuğuna kendini ikna ederse, absürt ortadan kalkar — ama Camus'ye göre bu, problemi çözmek değil, problemden kaçmaktır.
İşte burada Camus, hem çağdaşlarının hem de bizim çok sevdiğimiz iki çıkışı da kapatır. Birincisi bedenen kaçış: intihar. Camus bunu reddeder, çünkü absürdü ortadan kaldırmanın değil, absürdü taşıyan bilinci ortadan kaldırmanın yoludur; çelişkiyi çözmez, çelişkinin bir tarafını siler. İkincisi düşünsel kaçış — Camus buna "felsefi intihar" der. İnsanın, taşıyamadığı sessizliği doldurmak için aceleyle bir mutlak icat etmesi, sonra o icadın önünde aklını askıya almasıdır. Camus'nün itirazı inanca değil, sıçramanın kendisine; sorunun ağırlığını taşımak yerine üstünden atlamayadır.
Geriye tek bir şey kalır: boşluğu bile bile, orada durarak yaşamak. Camus buna başkaldırı der. Ve bunu anlatmak için Yunan mitolojisinin en çaresiz figürünü seçer. Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı dağın tepesine kadar itmeye mahkûm edilmiştir. Tepeye vardığında kaya kendi ağırlığıyla aşağı yuvarlanır, o da inip yeniden başlar. Sonsuza kadar. Tanrıların düşünebildiği en korkunç ceza budur: faydasız ve umutsuz bir emek.
Camus, hikâyenin en çok konuşulan kısmına değil, hiç konuşulmayan kısmına bakar. Kaya yuvarlandıktan sonra, Sisifos dağdan aşağı inerken. O yürüyüşte iş yoktur, çaba yoktur, oyalanma yoktur; sadece bilinç vardır. Sisifos o anda ne yaptığını tam olarak bilir. Ve Camus'ye göre trajedisi de kurtuluşu da aynı yerdedir: bildiği için ezilir, ama bildiği için kaderinin üstündedir. Kaderini gören adam, o kaderin sahibi olur. Camus denemesini, Sisifos'u mutlu hayal etmek gerektiğini söyleyerek bitirir — bu, acıyı güzelleme çağrısı değil, kaçmayı reddedenin elinde kalan tek onurdur.
Bunun bugünkü karşılığını bulmak için mitolojiye ihtiyaç yok. Pazartesi sabahı, aynı yol, aynı trafik, aynı asansör. Dün 400 satır gelen kutu bugün yine dolu. Dün toplanan mutfak bugün yine dağınık. Dün yıkanan çamaşır bugün yine sepette. Modern hayatın büyük kısmı, sonucu kalıcı olmayan işlerin tekrarıdır; kayayı iter, ertesi sabah kayayı yeniden bulursunuz. Tolstoy'u durduran "peki sonra" sorusu, burada gündelik bir biçime bürünür: bütün bunları niye yapıyorum?
Camus'nün cevabı rahatlatıcı değildir, ama kaçamak da değildir. Evren size bir sebep vermeyecek. Bekliyorsanız beklemeyin. Sebebi kendiniz koyacaksınız ve bunun uydurma olduğunu bile bile koyacaksınız. Çünkü Camus için anlam bulunmuş bir hazine değil, sürdürülen bir tavırdır; kayayı itmeye devam etmek, itmenin kozmik bir karşılığı olduğuna inandığınız için değil, itmeyi bırakmanın da bir karşılığı olmadığını gördüğünüz içindir. İşte bu noktada gerilim doruğa çıkar: elinde hiçbir garanti olmayan bir insan, yine de sabah kalkıp aynı dağa yürüyor.
Ama bir itiraz hemen belirir. Bütün bunlar, anlamın insan tarafından icat edildiğini varsayar. Peki ya boşluğun kaynağı evrenin sessizliği değil, insanın kendi niyetiyse?
Bu soruyu, Camus'den 850 yıl önce, İslam dünyasının en yüksek kürsüsünde oturan bir adam sordu. Gazzâlî, 1058 dolaylarında İran'ın Tûs şehrinde doğdu. Otuzlu yaşlarının başında, vezir Nizâmülmülk tarafından Bağdat'taki Nizâmiye Medresesi'nin başına getirildi. Bu, o günün dünyasında düşünülebilecek en büyük entelektüel makamdı. Derslerini yüzlerce öğrenci takip ediyor, fetvaları halifelik merkezinde dinleniyor, kitapları daha o yazarken çoğaltılıyordu. Kelâmda, fıkıhta, mantıkta zirvedeydi; filozofların iddialarını çürütmek için önce felsefeyi onlardan iyi öğrenmiş, sonra eleştirisini yazmıştı.
1095 yılında, yani göreve başlamasından yaklaşık dört yıl sonra, bu adamın içinde bir şey çöktü. Tolstoy'unkinden farklı bir biçimde başladı: Gazzâlî'nin krizi önce bedende göründü. Kürsüye çıktı ve konuşamadı. Dili tutuldu. Ders veremez, yemek yiyemez hâle geldi; kendi anlatımına göre lokma boğazından geçmiyordu. Devrin hekimleri onu muayene ettiler ve sonunda, bugün bile şaşırtıcı bir dürüstlükle, bunun bedensel bir hastalık olmadığını, kalpten geldiğini, ilaçla geçmeyeceğini söylediler.
Gazzâlî'nin kendi teşhisi daha da serttir. Yıllar sonra hayatının bu dönemini anlattığı el-Münkız mine'd-dalâl, yani Dalâletten Kurtuluş adlı küçük kitapta, o günlerde kendi niyetini yokladığını yazar. Ders veriyordu, ama neden? Cevabı aradı ve hoşuna gitmeyen cevabı buldu: makam için, itibar için, adının anılması için. Bildiği şeyler doğruydu; bilgisi sağlamdı; ama o bilgi kendisini değiştirmiyordu. Dalâletten Kurtuluş'ta anlatılan kriz, bir bilgi krizi değil, bir bilgi-eylem kopukluğu krizidir. İnsanın ne bildiğiyle nasıl yaşadığı arasındaki mesafe büyüdüğünde, bilgi ağırlaşır ve taşıyanı ezer.
Altı ay kadar bu hâlde kaldı. Sonra yaptığı şey, o çağ için de bugün için de anlaşılması güç bir karardır. Mesleğini bıraktı. Malının büyük kısmını dağıttı, ailesinin geçimine yetecek kadarını ayırdı, yerine ders verecek birini bıraktı ve Bağdat'tan çıktı. Gidişini hacca gidiyormuş gibi gösterdi, çünkü halifelik çevresinin onu bırakmayacağını biliyordu. Şam'a gitti. Ulu Cami'de inzivaya çekildi. Oradan Kudüs'e, Halil şehrine, ardından Mekke ve Medine'ye geçti. Bu ayrılık yaklaşık 11 yıl sürdü. Nizâmiye'de ders verirken dünyaca tanınan adam, yıllarca kimsenin tanımadığı bir yolcu olarak yaşadı.
Bu yılların ürünü, İslam düşüncesinin en çok okunan eserlerinden biri oldu: İhyâu Ulûmi'd-dîn, yani Dinî İlimlerin İhyâsı. Kitabın merkezindeki fikir, Gazzâlî'nin krizinin tam cevabıdır. Ona göre insanın hastalığı, bilmediği için değil, bildiğini yaşamadığı için başlar. Kalp bir ayna gibidir; üzerinde biriken şey bilgisizlik değil, alışkanlık, gösteriş ve kendini kandırmadır. Bu yüzden Gazzâlî'nin önerdiği yol, yeni bir bilgi edinmek değil, mevcut bilgiyi eyleme dönüştürecek bir riyâzet, yani sürekli, sıkıcı, gündelik bir çalışmadır.
Ve hikâyenin en önemli kısmı, çekilmesi değil, dönüşüdür. 1106'da Gazzâlî yeniden kürsüye çıktı; bu kez Nîşâbur'da ders vermeye başladı. Kaçtığı işin aynısına geri döndü. Değişen iş değil, işi yapan adamın niyetiydi. Kendi ifadesiyle, artık aynı şeyi yapıyordu ama artık kendisi için yapmıyordu. 1111'de, doğduğu şehirde, Tûs'ta öldü.
Buradaki fark önemli, çünkü Camus'nün sorusuyla Gazzâlî'nin sorusu farklı yerlere bakar. Camus, evren sessizse ne yapmalı diye sorar. Gazzâlî, evrenin sessiz olmadığını düşünen bir gelenek içinde, asıl gürültünün insanın kendi niyetinden geldiğini söyler. Ona göre boşluk yukarıdan gelmiyordu; kendi kürsüsünden geliyordu. Ama bu iki adamın ortak bir sezgisi var, ve bugün bize kalan da o sezgi: boşluk, en çok zirvede görünür. İnsanı meşgul eden bütün hedefler tükendiğinde, geriye kişinin neden yaptığı sorusu kalır. Tolstoy'un tarlası, Camus'nün kayası, Gazzâlî'nin kürsüsü — üçünde de sahne aynıdır. Tepeye varılmıştır ve tepede rüzgârdan başka bir şey yoktur.
Şimdi bu üç hikâyenin hepsinin sessizce işaret ettiği yere gelelim, çünkü orada yön değiştiren bir şey var. Üç adam da anlamı aradı ve üçü de aramakla bulamadı. Bulduklarında, aramayı bırakıp bir şey yüklendikleri anda buldular.
Bu tersine çevirmeyi en açık biçimde dile getiren kişi, onu en zor yerde test etmek zorunda kalan biriydi. Viyanalı nörolog ve psikiyatr Viktor Frankl, 1942'de ailesiyle birlikte toplama kamplarına gönderildi; Auschwitz'te ve Dachau'ya bağlı kamplarda bulundu, annesini, babasını, kardeşini ve eşini kaybetti. Savaştan sonra, 1946'da, kamp gözlemlerini ve kendi geliştirdiği yaklaşımı dokuz günde bir kitaba döktü. Türkçede İnsanın Anlam Arayışı adıyla bilinen bu kitapta anlattığı temel hamle şudur: insanın hayattan ne beklediğini sormayı bırakmak, hayatın insandan ne beklediğini sormaya başlamak. Frankl'a göre soru bize soruluyor; biz sorulan değil, cevap veren tarafız ve cevap, konuşarak değil, o günün somut görevini üstlenerek veriliyor.
Frankl'ın en çok tekrarlanan tespiti, kamptaki gözleminden çıkar: hayatta kalma ihtimalini belirleyen şeyin yalnızca fiziksel dayanıklılık olmadığını, önünde tamamlanmayı bekleyen bir işi ya da kendisini bekleyen bir insanı olanların çok daha uzun dayandığını yazar. Anlam, ona göre soyut bir formül değil, kişiye özeldir ve üç yerden gelir: yapılan bir iş ya da eser, sevilen bir insan ya da yaşanan bir tecrübe, ve değiştirilemeyecek bir acı karşısında takınılan tavır. Üçü de bir şey aramayı değil, bir şeyin altına girmeyi gerektirir.
Bizim düşünce tarihimizde bu fikrin en ısrarlı takipçilerinden biri Nurettin Topçu'dur. 1934'te Sorbonne'da felsefe doktorasını tamamlayan Topçu'nun tezi, Türkçeye İsyan Ahlâkı adıyla çevrildi. Topçu'nun "isyan" dediği şey yıkıcılık değil, insanın kalabalığa uymaktan, hazır kalıplarla yaşamaktan vazgeçip kendi hareketinin sorumluluğunu üstlenmesidir. Ona göre ahlak, düşünülen bir şey değil, yapılan bir şeydir; insan ancak sorumluluk aldığı ölçüde bir şahsiyet hâline gelir. Bu, Frankl'ın hayatın sorusuna cevap verme fikriyle aynı yere bakar: anlam, kişinin üstüne aldığı yükün biçimidir.
Şimdi Tolstoy'a dönelim, çünkü onun hikâyesinin sonunu söylemedik. O ipi sakladığı yıllardan sonra intihar etmedi ve 1910'da, 82 yaşında, bir tren istasyonunda öldü; yani o karanlık dönemin üzerine 30 yıldan fazla yaşadı. İtiraf'ta anlattığına göre onu çıkaran şey yeni bir felsefe değildi. Çevresindeki eğitimli, varlıklı insanlara baktı ve onların da kendisi gibi tutunamadığını gördü. Sonra aynı toprakta çalışan sıradan köylülere baktı. Onların hayatı daha ağırdı, daha yoksuldu, daha kısaydı; ama yaşamayı bir problem olarak görmüyorlardı. Tolstoy bunu bir zekâ üstünlüğü olarak değil, bir bağ olarak okudu: onlar hayatı düşünmüyor, taşıyorlardı. Yükün kendisi, yükün sebebini soruyu boğacak kadar somuttu.
Bu, "düşünme, çalış" demek değil. Ama şunu söylüyor: anlam, hayatın üstünde duran ve keşfedilmeyi bekleyen bir cevap değil; hayatın içinde, üstlenilen sorumlulukların biçimlendirdiği bir şey. Gazzâlî kürsüsünü bıraktı ve 11 yıl sonra aynı kürsüye başka bir niyetle döndü. Camus, garantisi olmayan bir dünyada kayayı itmeye devam etmeyi seçti. Tolstoy, kendi sorusunu çözerek değil, kendinden büyük bir şeye bağlanarak sustursuzdu. Üçünün de vardığı yer laboratuvar değil, sıradan gündü.
Ve boşluk duygusunun en can sıkıcı tarafı da burada ortaya çıkıyor: çözümü genellikle görkemli değil. Bir insanın hayatını anlamlı kılan şey çoğu zaman anlatmaya değmeyecek kadar küçüktür. Sabah kalkıp işini gerçekten iyi yapmak. Bakmakla yükümlü olduğun birinin yanında olmak. Aylardır aramadığın ebeveyni aramak. Bir öğrencinin, bir çırağın, bir çocuğun önünde durmak ve ona bildiğin bir şeyi aktarmak. Mahalledeki bir işi üstlenmek. Bunların hiçbiri "hayatın anlamı" gibi görünmüyor, çünkü hayatın anlamının büyük, tek seferlik ve ışıltılı bir şey olacağını sanıyoruz. Oysa ipi saklayan adamın, kayayı iten adamın ve kürsüyü bırakan adamın ortak keşfi şu: anlam tek bir yerde durmuyor, yapılan işin içine dağılmış hâlde duruyor.
Öyleyse "her şey yolunda, peki neden boş" sorusunun cevabı, eksik olanı bulmak değil. Belki soru yanlış kuruluyor. Yolunda olan şeyler, sahip olduklarımız. Boş olan yer ise verdiklerimizin, üstlendiklerimizin, adını koyup altına girdiklerimizin yeri. İlk liste ne kadar uzarsa uzasın ikincisini doldurmuyor. Ve ikincisi, aramakla değil, yarın sabah bir şeyin altına girmekle doluyor.
Nöron Felsefe'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.