2026-09-17 · 22 dk
Dünyada acının ve haksızlığın varlığının iyi ve güçlü bir düzen fikriyle nasıl bağdaştırılabileceğini tartışan bölüm; Epikuros'un ikilemi, Leibniz'in mümkün
kötülük problemiteodiseacıgazzâlîdostoyevskiBir çocuk acı çekiyor ve kimse buna iyi bir sebep gösteremiyor. İşte bu tek sahne, iki bin yıldır kurulmuş en sağlam düşünce sistemlerini çatırdatan sorunun ta kendisi: eğer her şey yerli yerindeyse, bu acı orada ne arıyor? Bugün, cevabı olmayan soruya verilmiş en cesur cevapların peşine düşüyoruz.
Hastane koridorunda saat gecenin üçü. Bir adam, kapısı kapalı bir odanın önünde, plastik sandalyenin kenarına ilişmiş oturuyor. İçeride yedi yaşında bir çocuk var; kemik iliği tahlilinin sonucu sabaha çıkacak. Adam inançlı biri, hayatı boyunca da öyleydi. Ama o koridorda, kimseye söylemediği bir cümle kuruyor içinden: Madem her şeyi yapabiliyorsun, madem beni sevdiğini söylüyorsun, bu çocuğun içinde olan şeyi neden durdurmuyorsun?
Bu soru, o koridorda ilk kez sorulmuyor. En az 2300 yıllık. Ve felsefe tarihinde hiçbir soru, dünyanın dört bir yanında, birbirinden habersiz bu kadar çok zihni aynı yere çivilememiştir.
Sorunun en ünlü hali, Atina'nın kenarındaki bahçesinde ders veren Epikuros'un adıyla anılır. Epikuros, milattan önce 341 ile 270 arasında yaşamış, tanrıların var olduğunu ama insan işlerine karışmadıklarını savunmuş bir düşünürdü. Ona atfedilen o meşhur formülü bize aktaran kişi ise kendisinden yaklaşık 500 yıl sonra yaşamış Hristiyan yazar Lactantius'tur; Lactantius bu argümanı çürütmek için aktarır, ama tarihin cilvesi, argüman onun kitabı sayesinde ayakta kalmıştır. Bugün pek çok araştırmacı formülün aslında Epikuros'a değil, ondan sonraki şüpheci kuşaklara ait olabileceğini söylüyor. Ne var ki ad yapışmış, soru onun adıyla yürümüş.
Formül şu: Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? O halde her şeye kadir değildir. Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde iyiliksever değildir. Hem istiyor hem gücü yetiyorsa, kötülük nereden geliyor? Ne istiyor ne de gücü yetiyorsa, ona neden tanrı diyelim?
Bunu bir mantık bulmacası gibi okumak kolay. Ama gücünü tam da bulmaca olmamasından alıyor. Çünkü üç öncülün de tek tek terk edilmesi zor: İnanan bir insan için Tanrı'nın gücünün sınırlı olduğunu söylemek bir çözüm değil, bir teslim oluştur. Tanrı'nın iyi olmadığını söylemek ise çözümden de beter. Geriye kötülüğün varlığını inkâr etmek kalıyor — ki o koridorda oturan adama gidip "aslında çocuğunuzun hastalığı yok, siz öyle sanıyorsunuz" demenin felsefî bir karşılığı yoktur.
Yüzyıllar sonra İskoç düşünür David Hume, ölümünden sonra 1779'da yayımlanan diyaloglarında bu formülü hatırlatacak ve tek cümleyle yaraya basacaktı: Epikuros'un eski soruları hâlâ cevapsız.
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor, çünkü sorunun iki yüzü var ve bunlar aynı şey değil.
Birincisine ahlâkî kötülük diyoruz: İnsanın insana yaptığı. Savaş, işkence, ihanet, zulüm. Bunun için elimizde en azından bir cevabın taslağı var: İnsan özgür. Özgürlük gerçek bir özgürlükse, kötüyü seçme imkânını da içermek zorundadır. Kötüyü seçemeyen bir varlığa iyiyi seçti demek, rayın üstünde giden trene "doğru yolu tercih etti" demek gibidir. Bu cevabın kendi zorlukları var, ona döneceğiz, ama hiç değilse bir cevap.
İkincisi ise cevapsız kalanı: Doğal kötülük. Kimsenin seçmediği, kimsenin niyet etmediği acı. Deprem. Kanser. Doğuştan gelen hastalık. Bir bebeğin, dünyaya geldiği ilk saat içinde, kendi adını bile duymadan çekeceği acı. Burada suçlayacak bir fail yok. Özgür iradenin arkasına saklanamazsınız, çünkü ortada irade yok. Sadece tabiat var ve tabiatı kuran kimse, o hücreyi de öyle kurmuş.
İşte problemin ağırlık merkezi tam buradadır ve tam buradan bakıldığında, bir ayrıntı bütün tartışmayı değiştirir: Acı çeken bir çocuksa.
Bir yetişkinin acısı üzerine konuşurken elimizde hep bir tutamak kalır. Hak etmişti demeyiz belki, ama "bir şeyler öğrendi", "olgunlaştı", "hayatının anlamını orada buldu" deriz. Bu cümleler bazen doğrudur da. Ama üç yaşında bir çocuk için hiçbiri kurulamaz. O çocuk henüz bir şey seçmedi. Kimseye bir kötülük yapmadı. Olgunlaşacağı bir hayat yok; hayat zaten elinden alınıyor. Onun acısı, bütün açıklama şemalarının dışına düşer. Terazinin bir kefesine konulabilecek hiçbir karşılığı yoktur.
Ve bu yüzden, bu soruyu tarihte en sert soran kişi bir filozof değildi. Bir romancıydı. Ve sorusunu bir tez olarak değil, bir meyhanede, kardeşine anlatılmış birkaç gazete haberi olarak kurdu.
1880 yılında, Rusya'da, Fyodor Dostoyevski son romanını yayımladı: Karamazov Kardeşler. Kitabın ortasında, taşra kasabasının bir meyhanesinde iki kardeş karşı karşıya oturur. İvan, akılcı, kitap okumuş, soğuk olan. Alyoşa, manastırda yetişen, inançlı olan.
İvan konuşmaya tuhaf bir itirafla başlar. Tanrı'yı reddetmediğini söyler. Tanrı varsa vardır, tartışmayacaktır bile. Reddettiği şey Tanrı değil, Tanrı'nın kurduğu dünyadır.
Sonra cebinden çıkardığı şeyler, argüman değildir. Gazete kupürleridir. İvan yıllardır çocuklara yapılanlarla ilgili haberleri kesip biriktirmektedir ve bunları kardeşine tek tek okur.
Neden yalnızca çocuklar? İvan bunu da açıklar, üstelik acımasız bir netlikle: Yetişkinler için bir hesap kurulabilir, der. Onlar elmayı yediler, bilgiyi tattılar, seçtiler; hak ettiler ya da etmediler, ama en azından hikâyenin içindeler. Çocuklar hiçbir şey yapmadılar. Onlar tertemiz. Dolayısıyla bütün mesele, bütün dava, sadece onların üzerinden kurulabilir.
Ve anlattığı iki hikâye, dünya edebiyatında okuması en zor sayfalardandır.
Birincisi beş yaşında bir kız çocuğudur. Kültürlü, saygın, eğitimli bir ailenin çocuğu. Anne babası ona nedense kin beslemektedir. Çocuğu döverler, tekmelerler, gövdesi morarana kadar. Sonra bir şey icat ederler: Kışın en soğuk gecelerinde çocuğu dışarıdaki helâya kapatırlar. Kız çocuğu, geceleri yatağını ıslattı diye yüzüne dışkı sürülmüş halde, o buz gibi karanlıkta, küçücük yumruğuyla göğsünü döverek ağlar. İvan burada durur ve asıl soruyu sorar: O çocuk, o helâda, kime dua eder? Kendisini korumakla yükümlü olan herkes zaten dışarıdadır ve kapıyı kapatan onlardır.
İkincisi sekiz yaşında bir erkek çocuğudur. Serfliğin henüz kalkmadığı yıllarda, geniş arazileri ve av köpekleriyle meşhur bir generalin malikânesinde yaşayan hizmetkârların oğlu. Çocuk oynarken attığı bir taşla generalin en sevdiği tazının ayağını incitir. Sabah, general bütün maiyetini toplar. Çocuğun annesini de getirtir, en öne diktirir. Çocuğu soyar ve koşmasını söyler. Sonra köpekleri salar. Annesinin gözü önünde.
İvan anlatmayı bitirir ve kardeşine döner. Ona, bütün insanlığı sonsuza dek mutlu edecek bir dünyayı kendi elleriyle kurma imkânı verilse — ama tek şartla, bir tek çocuğun işkence görmesi gerekse — o binayı kurmayı kabul eder miydi diye sorar. Ve Alyoşa, romanın en inançlı karakteri, alçak sesle hayır der.
Sonra İvan meşhur cümlesini kurar. Dinlerin vaat ettiği o son güne, her şeyin yerli yerine oturduğu, bütün acıların anlam kazandığı, herkesin "haklıymışsın, ya Rabbi" diyerek kucaklaştığı o büyük uyum anına inanmak istediğini söyler. Belki de gerçekten öyle olacaktır. Ama o an geldiğinde, o annenin kalkıp oğlunu köpeklere parçalatan adamı bağışlamasını istemediğini söyler. Kimsenin böyle bir bağışlamaya hakkı yoktur. Anne kendi acısını bağışlayabilir; ama çocuğun çektiğini bağışlamaya yetkili değildir.
Ve İvan şunu söyler: O uyum için istenen bedel çok yüksek. Girişte bu kadarını ödeyemem. Bu yüzden biletimi saygılarımla iade ediyorum.
Bu cümlenin dehası şurada: İvan tanrıtanımaz değildir. Sistemi çürüttüğünü de iddia etmez. Mantıkla değil, ahlâkla itiraz eder. Bilet geçerli olabilir, gösteri muhteşem olabilir, salon dolabilir. İvan gitmiyorum demektedir. Eğer bu düzenin bedeli o kız çocuğunun helâda geçirdiği geceyse, ben bu düzene ortak olmak istemiyorum.
Bu, kötülük probleminin bin yıllık tarihinde yaşanmış en keskin dönüşümdür. Soru artık "Tanrı var mı" sorusu değildir. "Varsa bile, ben bu anlaşmayı imzalıyor muyum" sorusudur.
Ve bunu yazan adamı tanımak, sayfayı daha da ağırlaştırır. Dostoyevski bu bölümleri kaleme almadan kısa süre önce, 1878 Mayısında, üç yaşındaki oğlu Alyoşa'yı kaybetmişti. Çocuğa, romanın en saf karakterine verdiği adı vermişti. Yani İvan'ın masaya koyduğu gazete kupürleri kurgu olabilir; ama kupürleri masaya koyan el, tazeydi.
Dostoyevski romanın yayımlandığı derginin editörüne yazdığı mektupta, İvan'a verilecek cevabın ilerleyen bölümlerde geleceğini söyledi. Cevabı yazdı da. Ama kitabın yayımlanmasından bu yana, okurların büyük kısmı aynı şeyi fısıldar: İvan'ın sorusu, kendisine verilen cevaptan daha güçlü çıktı.
İvan'ın bileti masanın üstünde duruyor. Onu almaya çalışan insanlar oldu. Bu çabanın bir adı bile var.
Adı 1710 yılında kondu. Alman düşünür Gottfried Wilhelm Leibniz — matematikçi, hukukçu, diplomat, bugün kullandığımız türev gösteriminin mucidi — o yıl kötülük problemine ayırdığı kitabına Yunanca iki kelimeyi birleştirerek bir ad verdi: Théodicée, yani teodise. Theos, tanrı; dike, adalet. Tanrı'nın savunulması. O günden beri, kötülük karşısında Tanrı'yı aklama girişimlerinin hepsine bu ad veriliyor.
Leibniz'in cevabı zarif ve soğuktu. Tanrı yaratırken sonsuz sayıda mümkün dünya arasından seçim yaptı, dedi. Her mümkün dünya bir paket halindedir; bir parçasını değiştirdiğinizde bütün denge değişir. Acının hiç olmadığı bir dünya, aynı zamanda merhametin, fedakârlığın, sadakatin de imkânsız olduğu bir dünyadır. Dolayısıyla Tanrı acısız bir dünya seçmedi; genel toplamı en iyi olan dünyayı seçti. Leibniz bunu müzikle açıklıyordu: Bir bestede tek başına dinlendiğinde kulağı tırmalayan uyumsuz akorlar vardır; ama bestenin bütünü içinde o akor kaldırılırsa, eser çöker. Yaşadığımız dünya, mümkün dünyaların en iyisidir.
Şimdi haritanın öbür ucuna, bu satırlardan yaklaşık 600 yıl öncesine gidelim.
1058'de Tûs'ta doğan, 1111'de yine orada ölen Gazzâlî, İslâm düşüncesinin en etkili ve en tartışmalı isimlerinden biridir. Başyapıtı İhyâu Ulûmi'd-Dîn'de, sonraki yüzyıllar boyunca üzerine risaleler yazılacak bir cümle kurar: Leyse fi'l-imkân ebdeu mimmâ kân. Yani, mümkün olanlar arasında, var olandan daha güzeli yoktur.
Bu cümle İslâm dünyasında fırtına kopardı. İtiraz edenler şunu söylediler: Böyle dersen Tanrı'nın elini bağlarsın; daha iyisini yapabilirdi ama yapamazdı demiş olursun ki bu, kudretin sınırlanmasıdır. Savunanlar ise Gazzâlî'nin kastının bu olmadığını söylediler: Gazzâlî, Tanrı'nın gücünün yettiği yere değil, hikmetin gerektirdiği yere işaret ediyordu. Tartışma yüzyıllarca sürdü, lehte ve aleyhte kitaplar yazıldı. İki ayrı medeniyetin, birbirinden habersiz, aynı cümlede buluşması ise düşünce tarihinin en dikkat çekici rastlantılarından biridir.
Aynı geleneğin bir başka büyük ismi, 980 ile 1037 arasında yaşayan İbn Sînâ, meseleye bambaşka bir yerden girdi. Kötülük diye müstakil bir varlık yoktur, dedi. Kötülük bir yokluktur. Körlük, gözün yerine konmuş bir şey değil, görmenin yokluğudur. Hastalık, sağlığın eksilmesidir. Tanrı varlığı yaratır; yokluk yaratılmaz, varlığın kenarında belirir. Aynı fikri Batı'da Augustinus da savunmuştu.
Ve aynı gelenek, İvan'ın sorusunun neredeyse birebir aynısını, ondan 900 yıl önce sormuştu. Rivayete göre Ebü'l-Hasan el-Eş'arî, hocası Ebû Alî el-Cübbâî'ye üç kardeşi sorar. Biri inanarak yaşlanıp ölmüştür, cennettedir. Biri inkâr edip ölmüştür, cehennemdedir. Üçüncüsü ise çocukken ölmüştür. Üçüncü çocuk Tanrı'ya sorar: Neden beni yaşatmadın, ben de kazanabilirdim. Cevap gelir: Yaşasaydın günah işleyecek ve kaybedecektin, seni korudum. Bunun üzerine cehennemdeki kardeş bağırır: Peki beni neden çocukken almadın?
Bu soruya hoca cevap veremez ve rivayete göre Eş'arî yolunu tam orada ayırır.
Şimdi bütün bu sistemlerin ortak kaderine gelelim. Hepsi yukarıdan bakan sistemlerdir. Bütünü gören, dengeyi hesaplayan, parçanın anlamını toplamda bulan bakışlar. Peki insan nerede duruyor? İçeride.
Bunu Avrupa çok sert bir sabah öğrendi. 1 Kasım 1755'te, Azizler Yortusu günü, sabah ayinleri sürerken Lizbon'u bir deprem vurdu. Ardından yangın, ardından dev dalgalar geldi. On binlerce insan öldü ve ölenlerin büyük kısmı, o sabah kilisede olanlardı. Avrupa'nın aydın çevreleri sarsıldı. Voltaire, mümkün dünyaların en iyisi fikrini alaya alan Candide adlı hicvini bu sarsıntının ardından yazdı. Sorusu basitti: Bu enkazın altındaki çocuğa, bulunduğu yerin mümkün dünyaların en iyisi olduğunu kim söyleyecek?
Ve İvan'ın itirazı da tam buraya oturur. Diyelim ki hesap tutuyor. Diyelim ki toplam gerçekten en iyisi. İvan'ın sorduğu şey hesabın doğruluğu değildi: O çocuğu hesaba kalem olarak yazma yetkisini kim verdi? Bir insanı, başka bir iyiliğin aracı haline getiren her denklem, o insanın rızasını hiç almamıştır. Beş yaşındaki kız çocuğu, o soğuk gecede, bir uyum bestesinin uyumsuz akoru olmayı kabul etmemişti.
Peki, bin yıllık bu çabadan geriye ne kalıyor? Belki de şu: Sorunun yanlış yerinden tutuyor olabiliriz.
Yirminci yüzyılda İngiliz düşünür John Hick, 1966'da yayımladığı Evil and the God of Love, yani Kötülük ve Sevgi Tanrısı kitabında farklı bir yol denedi. Şu deneyi yapmamızı ister: Hiçbir eylemin zarar veremediği bir dünya hayal edin. Bıçak ete değince yumuşuyor. Attığınız taş kimseyi incitmiyor. Söylediğiniz yalan kimsenin canını yakmıyor, çünkü tabiat araya girip düzeltiyor.
Böyle bir dünyada cesaret nedir? Cesaret, risk varsa vardır. Cömertlik nedir? Yokluk varsa anlamı vardır. Merhamet nedir? Merhamet, karşınızda gerçekten acı çeken biri varsa mümkündür. Hick, bu dünyanın bir cennet olarak değil, insanın bir şeye dönüştüğü bir yer olarak tasarlandığını söyledi. Bu fikri anlatırken şair John Keats'in 1819'da kardeşine yazdığı mektuptaki ifadeyi ödünç aldı: Dünya bir gözyaşı vadisi değil, ruhun yapıldığı vadidir.
Aynı yüzyılda Amerikalı düşünür Alvin Plantinga, özgür irade savunmasını mantıksal olarak en sıkı haline getirdi: Kötülüğün varlığı ile her şeye kadir ve tümüyle iyi bir Tanrı'nın varlığı arasında, gösterilebilir bir çelişki yoktur. Özgür varlıklar yaratmak isteyen bir Tanrı için, o varlıkların kötüyü seçmesi mantıken engellenebilir bir şey değildir.
Bunlar ciddi cevaplardır. Ama ikisi de aynı duvara toslar. Çünkü ikisi de en iyi ihtimalle ahlâkî kötülüğü açıklar. O kız çocuğunu helâya kapatan anne baba özgür seçim yapmıştır; ama yedi yaşındaki bir çocuğun kemik iliğinde bölünen hücre hiçbir şey seçmemiştir. Ve karakter olgunlaştırma fikri, olgunlaşmaya vakit bulamadan ölen çocuk için hiçbir şey söylemez. Fatura hâlâ, imzası alınmamış birine kesilmektedir.
O yüzden belki de en eski metinlerden birinin yaptığı şeye bakmak gerekiyor. Eyüp'ün hikâyesi, kötülük problemi üzerine yazılmış en eski uzun metinlerden biridir. Eyüp her şeyini kaybeder: malını, sağlığını, çocuklarını. Üç arkadaşı gelir ve günlerce konuşurlar. Ne yaparlar? Teodise yaparlar. Bir sebep bulmaya çalışırlar. Bir günahın olmalı, derler. Bu bir terbiyedir, derler. Tanrı'nın adaletini savunurlar.
Metnin sonunda şaşırtıcı olan şudur: Tanrı kasırganın içinden konuştuğunda, Eyüp'ün sorusuna bir cevap vermez. Ona karşılık sorular sorar; ben yeri kurarken sen neredeydin, diye. Ve sonra, kendisini savunmuş olan üç arkadaşa döner ve onlara, Eyüp gibi doğru konuşmadıklarını söyler. Yani metin, açıklama yapanları değil, itiraz edeni haklı bulur.
Bu çok tuhaf ve çok kışkırtıcı bir ayrıntıdır. Sanki metin şunu söylemektedir: Acının yanında durup onu açıklamaya kalkışmak, acıya yapılan ikinci bir haksızlıktır.
Nitekim o üç arkadaşın en doğru davrandığı an, konuşmaya başladıkları an değildir. Hikâyenin başında, Eyüp'ü o halde gördüklerinde yanına yere otururlar ve yedi gün yedi gece tek kelime etmezler. Çünkü acının çok büyük olduğunu görürler. Bin yıllık bütün tartışmanın belki de en pratik cümlesi burada gizlidir.
Anadolu'da, Mevlânâ'nın Mesnevî'si de aynı yerden başlar. Kitabın ilk beyti bir açıklama değil, bir sestir: Dinle şu neyi, nasıl şikâyet ediyor. Ney inler, çünkü kesildiği kamışlıktan ayrı düşmüştür. Metin acıyı açıklamaz, meşrulaştırmaz, hafifletmez. Ona ses verir. Ve o sesin müzik olduğunu söyler.
Şimdi bu tartışmanın çoğu zaman atlanan yüzüne gelelim. Kötülük problemi yalnızca inananın problemi sanılır. Değildir.
İnanmayan biri için de aynı çocuk ölüyor. Fark şu ki, o bakış açısından bu ölüm bir haksızlık değil, sadece bir olaydır. Kâinat kör bir işleyiştir; bir hücre bölünür, bir fay kırılır, kimse kimseye bir şey borçlu değildir. Ama insanların neredeyse hiçbiri böyle hissetmez. Çocuğun ölümüne üzülmeyiz sadece; ona öfkeleniriz. Olmamalıydı deriz. Bu haksızlık deriz. Yani ortada, kâinatın uymadığı bir ölçü olduğunu varsayarız. O ölçü nereden geliyor? İnanmayan da bu soruyla baş başadır. Kimse bu sofradan bedava kalkmıyor.
Ve belki cevap tam olarak burada, cevapsızlığın kendisinde duruyor.
Eğer birisi çıkıp kötülüğü tümüyle, tatmin edici biçimde açıklasaydı, elimize korkunç bir şey geçerdi: Artık huzursuz olmamıza gerek kalmazdı. Acı yerli yerine oturmuş olurdu. Hastane koridorundaki adam, oğlunun neden hasta olduğunu bilirdi ve bilgi onu rahatlatırdı. İnsanlığın acıya karşı duyduğu o ilkel, susmak bilmez itiraz sesi kısılırdı. Kötülüğü anlamak, ona alışmanın ilk adımı olurdu.
Belki de bu sorunun kapanmaması bir kusur değil. Belki de vicdanın kendisi tam olarak budur: Dünyanın bir yerinde bir çocuk ağladığında, bunu açıklayamamak. Kabul edememek. Gece uyuyamamak.
İvan'ın bileti hâlâ masanın üstünde duruyor ve kimse onu kesin bir cevapla cebine koyamadı. Ama masanın etrafında oturanların hepsi, inananıyla inanmayanıyla, aynı yerden başlıyor: O çocuğun gözyaşını önemsemekten. Bir cevap bulunacaksa oradan çıkacak; bulunmayacaksa, o gözyaşını unutmamak zaten insanın yapabileceği en ciddi şey.
Nöron Felsefe'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.