← Nöron Felsefe

Hayvanlar İnsanı Dava Etseydi Kazanır mıydı?

2026-09-11 · 20 dk

▶ Spotify’de dinle

İhvân-ı Safâ'nın 10. yüzyılda yazdığı Hayvanların

hayvan ahlakıihvan-ı safadescartesmerhametbentham

Bölüm metni

Bin yıl önce Basra'da bir grup düşünür tuhaf bir hikâye yazdı: hayvanlar insanları mahkemeye veriyor ve "bizi neden kendi malınız sanıyorsunuz?" diye soruyor. İnsanın savunması bugün hâlâ kullandığımız savunma — akıl bizde, dolayısıyla dünya bizim. Peki bu savunma gerçekten sağlam mı, yoksa davanın hem hâkimi hem sanığı olduğumuz için mi kazanıyoruz?

Onuncu yüzyılın ortalarında Basra'da, adlarını gizlemeyi ilke edinmiş bir düşünür topluluğu çalışıyordu. Kendilerine İhvân-ı Safâ, yani Arınmışlar Kardeşliği diyorlardı. 52 risaleden oluşan bir ansiklopedi bıraktılar arkalarında: sayılar, müzik aralıkları, yıldızların hareketi, mantığın kuralları, ruhun bedene inişi ve yeniden yükselişi. Bu 52 metnin içinde bir tanesi diğerlerinin hiçbirine benzemez. Ne bir ders kitabıdır ne bir tez. Bir mahkeme tutanağıdır. Adı, hayvanların insana karşı açtığı davadır ve davanın görüldüğü yer, cinler kralının divanıdır.

Sahne şöyle kurulur. Yeşil Deniz'in ortasında, ekvatora yakın bir yerde Sâûn adası bulunur. Adanın hükümdarı cinlerin kralı Bilge Bîvarâsp'tır; metin onu adil, cömert, yabancıya sığınak olan bir hükümdar olarak tanıtır. Bir gemi fırtınada parçalanır, insanlar bu adaya vurur. Ada bereketlidir; kalırlar, yerleşirler, ekip biçerler. Sonra adanın eski sakinlerine el atarlar. Boyunlara ip geçer, sırtlara yük biner, ağıllar kurulur, kapılar kapanır. Atalarından beri o ovalarda serbest dolaşan hayvanlar bir gün aralarında konuşur ve bir heyet seçip kralın huzuruna çıkmaya karar verirler. Edebiyat tarihinde pek az rastlanan bir şey olur: hayvanlar davacı koltuğuna oturur, insan sanık sandalyesine.

Önce katır konuşur. Ağzına demir geçirilmesini, sırtına taşıyabileceğinden fazlasının yüklenmesini, yavaşlayınca kırbaçlanmasını anlatır; karnı doyduğunda değil, işi bittiğinde yemek verilmesini. Öküzle eşek gün doğmadan başlayıp karanlıkta biten bir çalışma düzenini tarif eder. Koç, yününün her yıl alınmasından çok, sonunda kendisini bekleyen şeyden söz eder. Deve susuzluğu, fil zinciri, tavşan eğlence için kovalanmayı anlatır. Sonra arı söz alır ve davanın en ince noktasını koyar ortaya: balı kendi yavruları için yapmıştır, kimseye vermek üzere değil. İnsan gelip onu aldığında bir hediyeyi kabul etmemektedir, bir mülkü boşaltmaktadır. Papağan en sona kalır ve insanın kendi üstünlüğünü anlatmak için kullandığı cümleleri taklit eder; ağzından duyulunca o cümleler biraz tuhaf tınlar.

İnsan tarafı savunmasını dağınık değil, düzenli yapar. Her milletten bilgili adamlar sırayla kalkar ve aynı iskeleti kurar: biz efendiyiz, siz hizmetkârsınız. Kanıt olarak dik duruşlarını, parmaklarının kavrama yeteneğini, konuşmayı, akıl yürütmeyi, yaptıkları sanatları, kurdukları şehirleri gösterirler. Kutsal metinlerin insana verdiği emaneti hatırlatırlar. Sonra en çok güvendikleri delile gelirler: sizin etiniz, sütünüz, yününüz, gücünüz bize yarıyor; bir şeyin varlığı başka bir şeye yarıyorsa, onun için yaratılmış demektir.

Hayvanların cevabı bu son delili tam ortasından keser. Yararlanmak, sahiplik kanıtı değildir. Aslan da insanı yer; bu, insanın aslan için yaratıldığı anlamına mı gelir? Sivrisinek insan kanıyla beslenir; insan sivrisineğin mülkü mü olur? Dik duruş meselesine de itiraz ederler, ama gururla değil, envanterle: bizim bedenimiz tamamlanmış doğar. Kürkümüz üstümüzdedir, silahımız yüzümüzdedir, yolumuzu kimse göstermeden buluruz, dünyaya geldikten kısa süre sonra koşarız. İnsan yavrusu ise canlılar içinde en çaresiz doğandır; yıllarca taşınması, giydirilmesi, beslenmesi gerekir. Öyleyse sizin sanatlarınız üstünlüğünüzün değil, eksikliğinizin ürünüdür. Dokumayı kürkünüz olmadığı için, evi barınağınız olmadığı için, silahı dişiniz olmadığı için icat ettiniz. Ve aynı yaratıcılıkla gemi azıyı, kırbacı, kafesi ve kasap çengelini de icat ettiniz; bunlar doğada yoktu, sizinle geldi.

Bu davanın en dikkat çekici tarafı, belki tarafların söylediklerinden çok, kürsüde kimin oturduğudur. Yargıç ne insandır ne hayvan. Bir cindir; her iki tarafın da dışında, hiçbirinin çıkarına bağlı olmayan üçüncü bir akıl. Basra'daki yazarlar bunu tesadüfen seçmemiş olsalar gerek. Dinleme günler sürer, divan dağılır ve Bîvarâsp kararını o gün açıklamaz.

Basra'daki tartışmanın zemini şuydu: hayvana haksızlık ediyor muyuz, ediyorsak ne kadar. Yedi yüzyıl sonra Avrupa'da savunma tarafı bambaşka bir hamle yaptı. Haksızlığın derecesini tartışmayı bıraktı ve davacının varlığını tartışmaya açtı.

1637'de Hollanda'da, Descartes'ın Discours de la méthode, yani Yöntem Üzerine Konuşma adlı kitabı basıldı. Kitabın beşinci bölümünde hayvan bedenini baştan sona bir mekanizma olarak anlatır: kalp bir pompadır, damarlar boru, sinirler çekme teli, kaslar ise içlerinden geçen akışla şişip kısalan körükler. Bu tarif, dönemin insanını bugünkü kadar şaşırtmıyordu. Descartes'ın gençliğinde Fransa'daki kraliyet bahçelerinde, Saint-Germain-en-Laye'de, suyla çalışan mağara düzenekleri vardı: ziyaretçi belli bir taşa basınca çalgı çalan figürler hareket eder, bir tanrıça gizlenir, bir deniz tanrısı yaklaşırdı. Şehirlerin saat kuleleri her gün gösteriyordu ki dişli ve yay, ne düşündüğünü bilmeden şaşmaz bir düzen üretebilir.

Descartes buradan iki ölçüt çıkarır. Birincisi dildir, ama ses çıkarmak anlamında değil. Bir makine de ses çıkarır; ona dokunduğunuzda bağırabilir. Ayırt edici olan, karşınızdakinin size söylediğiniz her şeye yerinde cevap verecek biçimde kelimeleri yeni baştan dizebilmesidir. İkincisi, bir işi bilgiyle yapmakla organların düzenlenişiyle yapmak arasındaki farktır. Saat bizden daha iyi zaman tutar, ama saatin zaman diye bir şeyden haberi yoktur. Descartes'a göre hayvan da böyledir: doğanın yaptığı, insan elinden çıkan bütün düzeneklerden kat kat üstün bir otomat.

Burada dikkatli olmak gerekir, çünkü Descartes'ın kendisi öğrencilerinden ihtiyatlıydı. 1649'da İngiliz düşünür Henry More'a yazdığı mektupta açıkça söyler: ben düşünmeden söz ediyorum, duyumdan değil; bedensel bir organa dayandığı ölçüde hiçbir hayvandan duyumu esirgemiyorum. Aynı mektupta daha da ileri gider ve hayvanlarda düşünce bulunduğunun kanıtlanamayacağını düşündüğünü, ama bulunmadığının da kanıtlanamayacağını, çünkü insan zihninin onların içine uzanamadığını yazar. Ömrünün son yılında kurduğu bu cümle, bir iddia değil, bir bilmem demektir.

Ardından gelenler bu ihtiyatı taşımadı. Yöntemin, sonucundan daha az çekici olduğu bir dönemdi. Port-Royal çevresinin anılarını yazanlardan biri, o çevrede canlı hayvanların kesilip incelendiğini, çıkan seslerin ise bir org borusunun ya da gerilmiş bir yayın sesi gibi karşılandığını aktarır. Fontenelle'in anlattığına göre filozof Malebranche, bacağına sürtünen gebe bir köpeği tekmelemiş ve karşısındakinin şaşkınlığına, bunun hiçbir şey hissetmediğini bilmiyor musun diye cevap vermiştir. Hikâyenin kendisi bir anekdot, ama anlattığı zihniyet kayda geçmiş bir zihniyettir.

Mahkeme dilinde söylersek bu, savunmanın bulabileceği en güçlü stratejidir. Haklı olduğunuzu kanıtlamaktan kolayı, karşınızda kimsenin olmadığını kanıtlamaktır. Çığlık bir zemberek sesiyse acı yoktur; acı yoksa mağdur yoktur; mağdur yoksa dava düşer.

Bu savunmaya kendi yüzyılı içinde en keskin cevabı Voltaire verdi. Felsefe Sözlüğü'ndeki hayvanlar maddesinde, efendisini kaybeden köpeği tarif eder: her odayı arayan, huzursuz dolanan, sonunda onu bulup sevincini bütün bedeniyle gösteren hayvan. Sonra soruyu sorar: bu köpeği masaya çivileyip canlı canlı açan kişiye, onda sizdekinin aynısı olan sinirler ne işe yarıyor, hiçbir şey hissetmemeye mi.

Makine savunması o yüzyılda itibarını kaybetti, ama ortadan kalkmadı; sadece kılık değiştirdi. Bugün kaba haliyle kimse hayvanın hissetmediğini söylemiyor. Söylenen şey şu: onun içinde neler olup bittiğini gerçekten bilemeyiz. Bu cümlenin tuhaflığı, tek yönlü çalışmasıdır. Aynı bilemeyiz, yan masadaki insan için hiç kurulmaz.

1789'da, İngiltere'de bir hukuk filozofu bu kısır döngüyü bir dipnotla kırdı. Jeremy Bentham'ın An Introduction to the Principles of Morals and Legislation, yani Ahlak ve Yasama İlkelerine Giriş adlı kitabının son bölümünde, sayfa altına sıkışmış birkaç satır vardır.

Bentham önce ölçütlerin tutarsızlığını gösterir. Yetişkin bir at ya da köpek, bir günlük ya da bir haftalık bir bebekten karşılaştırılamayacak kadar daha akıllı ve daha iletişim kurulabilir bir canlıdır. Demek ki akıl ve konuşma ölçüt alınırsa, o ölçüt istenen yerden geçmez; bebeği dışarıda, atı içeride bırakır. Sonra o meşhur cümleyi kurar: soru akledebiliyorlar mı değildir, konuşabiliyorlar mı da değildir; soru, acı çekebiliyorlar mı sorusudur. Ve hemen yanına bir benzetme koyar: derinin siyah olması, bir insanın bir işkencecinin keyfine terk edilmesi için gerekçe olamaz. Bunu köleliğin hâlâ yasal olduğu bir dünyada yazıyordu.

Bentham'ın teknik olarak yaptığı şey, sınırı kaydırmaktı. O güne kadar ahlakın çemberi yeteneğe göre çiziliyordu: bir varlık ne yapabiliyor, akıl yürütebiliyor mu, konuşabiliyor mu, söz verebiliyor mu. Bentham çemberi kırılganlığa göre çizdi: o varlığa ne yapılabilir. Birinci ölçüt güçlüyü içeri alır, ikincisi acı çekeni.

Bentham'ın kendi sınırını da söylemek dürüstlük olur. Et yemeye devam etti ve acısız bir ölümün hayvana haksızlık olmadığını savundu; gerekçesi, hayvanın ölümü önceden kurup beklemediği, doğada onu bekleyen sonun çoğu zaman daha kötü olduğuydu. Bu hesabın doğru olup olmadığı bugün de tartışmanın tam merkezinde duruyor, ama hesabın açıldığı defter onun defteridir.

Aynı yıllarda Königsberg'de Kant başka bir yere varıyordu. Ona göre hayvanlara karşı doğrudan bir ödevimiz yoktur, çünkü ödev ancak kendi başına amaç olan, akıl sahibi varlıklara karşı doğar. Hayvana eziyet yine de yanlıştır, ama dolaylı olarak: insanın içindeki acıma yeteneğini köreltir, onu insanlara karşı da katılaştırır. Yani kamçılanan hayvan mağdur değil, kamçılayanın karakterinde açılan bir yaradır. Schopenhauer bu görüşe tahammül edemedi; Kant'ın ahlak anlayışının hayvanı bir eşya saydığını söyledi ve Avrupa felsefesinin bu konuda Asya düşüncesinden öğreneceği çok şey olduğunu yazdı.

Yirminci yüzyılda dipnot bir programa dönüştü. 1970'te Richard Ryder, ırkçılığın yapısını taklit eden bir tutuma ad verdi: türcülük, yani bir varlığın çıkarlarını yalnızca başka bir türden olduğu için hafife almak. 1975'te Peter Singer'ın Animal Liberation, yani Hayvan Özgürleşmesi kitabı çıktı; Singer hayvanlara insan hakları verilmesini değil, acı ve haz söz konusu olduğunda aynı çıkarın aynı ağırlıkta sayılmasını savundu. 1983'te Tom Regan daha ileri gitti: bazı hayvanlar bir yaşamın öznesidir, yani anıları, beklentileri, tercihleri ve kendilerine ait bir geleceği vardır; böyle bir varlık, başkasının amacı için kullanılacak bir araç olamaz.

Bu arada soru laboratuvarlarda da çalışıyordu. Acı alıcılarının omurgalılarda ne kadar yaygın olduğu, balıkların zarar görünce yalnızca kaçmakla kalmayıp davranışını günler boyunca değiştirdiği, ağrı kesici verildiğinde bu değişimin geri döndüğü ölçüldü. 2012'de Cambridge'de bir araya gelen sinirbilimciler, bilinç üzerine bir bildiri imzaladı: bilinci üreten sinirsel yapılar yalnızca insanda değil, bütün memelilerde, kuşlarda ve ahtapot gibi bazı başka canlılarda da bulunuyor. 2024'te New York'ta yayımlanan benzer bir bildiri sınırı daha da geniye çekti; kuşlar ve memeliler için güçlü bilimsel dayanak olduğunu, sürüngenler, balıklar, kafadan bacaklılar, kabuklular ve hatta böcekler için bilinçli deneyim olasılığının ciddiye alınması gerektiğini söyledi.

Sonuç tuhaf bir yerde durdu. Basra'daki katırın söyledikleri artık ölçülebiliyor. Acının varlığı, iki yüz yıl önce hayal bile edilemeyecek bir kesinlikle belgelenmiş durumda. Ama kanıt, dava hakkı değildir. Acı çektiği kanıtlanmış bir varlık, hâlâ hiçbir yere dilekçe veremiyor.

Bu sessizlikle yaşamanın başka biçimleri de denenmişti. İstanbul'da, Bursa'da, Anadolu'nun eski şehirlerinde cami, han, medrese ve çeşme duvarlarına oyulmuş küçük taş evler vardır: saçağı, penceresi, kimi zaman sütunu olan kuş sarayları. Bir kuşun kendi ölçeğinde mimarlıktır; duvara kuş için yapılmış, kimseye gösteri olsun diye konmamış bir şey. Vakıf belgelerinde yem için ayrılmış kalemler, sokak hayvanlarına et alınması için bırakılmış gelirler görülür. Ahmet Hâşim 1928'de Bursa'da gördüğü bir yeri yazdı: Gurabahane-i Laklakan, yani garip leylekler evi. Kanadı kırılmış, göç edemeyecek leyleklerin bakıldığı bir yerdi.

Bu davranışın arkasında açık bir fikir zemini vardır. Kur'an, yerde yürüyen hayvanların ve kanatlarıyla uçan kuşların da insanlar gibi topluluklar olduğunu söyler. Hadis külliyatında susamış bir köpeğe kuyudan su çıkaran kişinin bağışlandığı, bir kediyi kapatıp aç bırakan kişinin ise bunun hesabını verdiği anlatılır. İbn Tufeyl'in Hayy bin Yakzan'ında adadaki insan, olgunlaştıkça beslenmesini yeniden düzenler; düşmüş meyveye, kendini çoğaltmış tohuma yönelir, canlıyı elinden geldiğince eksiltmemeye çalışır.

Ama aynı şehrin sicilinde başka bir kayıt da var. 1910'da İstanbul'un sokak köpekleri toplandı ve Marmara'daki çıplak bir kayalığa, Sivriada'ya, halkın diliyle Hayırsızada'ya bırakıldı. Orada ne su vardı ne gölge ne yiyecek. On binlerce hayvan öldü; anlatılanlara göre rüzgâr belli yönden estiğinde ses şehre ulaşıyordu. Kuş sarayını oyan el ile o kayığı yükleyen el aynı kültürün içindedir. Mesele ikiyüzlülük değil, kategoridir: biri şefkatin konusu, öteki şehir yönetiminin bir kalemi sayıldı. Hayvanın hangi sütuna yazıldığı, ona ne yapılacağını belirliyor.

Son yüzyılda birkaç kez, birkaç hayvan o sütunu değiştirmeye çok yaklaştı. Nonhuman Rights Project, yani İnsan Dışı Haklar Projesi adlı bir kuruluş, zoolojik bahçelerdeki büyük hayvanlar için mahkemelere başvurdu; talep tazminat ya da ceza değildi, özgürlükten yoksun bırakılan bir kişinin hâkim önüne çıkarılmasını isteyen o eski hukuk yoluydu. 2022 Haziranında New York Temyiz Mahkemesi, Bronx Hayvanat Bahçesi'ndeki fil Happy için yapılan bu başvuruyu 5'e 2 oyla reddetti. Çoğunluk, bu yolun kişilere açık olduğunu ve kapsamının genişletilmesinin hesaplanamaz sonuçlar doğuracağını yazdı. Karşı oy yazan yargıç ise filin içinde tutulduğu koşulların bir adaletsizlik olduğunu söyledi. Arjantin'de iki karar ters yöne gitti: Buenos Aires'te orangutan Sandra için insan olmayan bir kişi nitelemesi kullanıldı, 2016'da Mendoza'da şempanze Cecilia için başvuru kabul edildi ve hayvan Brezilya'da bir barınağa gönderildi. 2020'de Pakistan'da İslamabad Yüksek Mahkemesi, yıllarca zincirde tutulan fil Kaavan için verdiği kararda, hayvana muameleyi düzenleyen İslami kaynaklara dayandı ve filin serbest bırakılmasını emretti.

Kişilik tartışmasına girmeden yürüyen bir hat da var. Avrupa Birliği, 2009'da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması'nın 13. maddesinde hayvanları duyarlı varlıklar olarak tanımladı. Birleşik Krallık 2022'de, omurgalıların yanında ahtapot ve ıstakozu da kapsayan bir duyarlılık yasası çıkardı. Türkiye'de 2004'te kabul edilen 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, 2021'deki değişiklikle hayvanı eşya ve mal kategorisinden çıkardı; işkence ve öldürme fiilleri hapis cezasına bağlandı.

Bütün bunlar olurken, davanın hacmi tarihte hiç görülmemiş bir yere çıktı. Bugün dünyada her yıl yaklaşık 80 milyar kara hayvanı kesiliyor; sudan çıkarılanların sayısı o kadar büyük ki tane hesabı bile tutulmuyor, ağırlıkla ölçülüyor. Buna karşılık şehirlerin gündelik hayatında bunun sesi yok. Mezbaha şehrin içinden çıkıp kenara, sonra kasabanın dışına taşındı; penceresiz yapılara girdi, kamyonlar geceleyin hareket etti. Tabaktaki sessizlik, çığlığın olmayışı değil; uzaklık. Makine savunmasının bugüne kalan tek işleyen biçimi bu olabilir: hayvanın hissetmediğini söylemek yerine, hissettiği yeri görüş alanının dışında tutmak.

Basra'daki o divan ne karar verdi, sorusu burada anlamını buluyor. Bîvarâsp davayı insan lehine bitirdi. Ama nasıl bitirdiğine bakmak gerekir. Katırın, öküzün, koçun, arının anlattıklarından tek birini çürüterek değil. İnsan tarafının son sözü şuydu: biz yaptığımızın hesabını verecek varlıklarız, bize bir sorumluluk yüklenmiş, bir sınav ve bir karşılık var. Yargıç bu iddiayı kabul etti. Yani kararın gerekçesi, insanın masum olduğu değil, insanın sorumlu olduğuydu. Beraat gibi okunan ama ceza gibi işleyen bir hüküm. Metni okuyan hemen herkes aynı şeyi fark eder: olgularla ilgili her başlıkta hayvanlar kazanmıştı.

Bugün aynı dava açılsa, mahkemeyi kuracak olan biziz. Kanunu yazan, yargıcı atayan, bilirkişiyi seçen, savunmayı yapan taraf aynı taraf. Hiç kimse kendi davasının yargıcı olamaz; bin yıl önce Basra'da kürsüye bir cin oturtulmasının sebebi de budur. Elimizde o üçüncü aklın yerine koyabileceğimiz tek dürüst şey, markette bir rafın önünde ya da sofraya oturduğumuz anda kendi kafamızın içinde duyduğumuz soru. Tutanak kapandı, hüküm verildi; boş kalan tek satır, sorumluluğun nasıl ödeneceğini yazan satır.

Nöron Felsefe'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.