2026-10-04 · 15 dk
Harlem Rönesansı'nın en özgün sesi sayılan Zora Neale Hurston'ın, kitapları baskısı tükenmiş hâlde hizmetçilik yaparak geçirdiği son yıllarının ve 1960'ta bir yardım evinde ölüp mezar taşı bile dikilmeden gömülmesinin hikâyesi. Ölümünden günler sonra evinden çıkan kâğıtların bir çöp varilinde yakılırken tesadüfen oradan geçen bir şerif yardımcısının hortumuyla kurtarılması ve on üç yıl sonra genç bir yazarın otları yararak o isimsiz mezarı aramaya gitmesi.
zora neale hurstonharlem rönesansıel yazmasıamerikan edebiyatıalice walkerFort Pierce'in üstünde tuhaf bir duman vardı; şerif yardımcısı durup sordu: "Ne yakıyorsun?" Adam omuz silkti: "Zora Neale Hurston'ın evinden çıkan şeyler." Varilin içinde Amerikan edebiyatının en iyi romanlarından birini yazmış kadının bütün kâğıtları kül oluyordu.
Florida'nın ortasında, portakal bahçeleriyle çevrili, 1887'de kurulmuş küçük bir kasaba vardı: Eatonville. Amerika'da siyahların kendi belediyesini kurup kendi kendini yönettiği ilk yerleşimlerden biriydi. Belediye başkanı siyahtı, kasabanın zabıtası siyahtı, bakkalın önündeki ahşap verandada oturup akşama kadar birbirine hikâye anlatan adamlar siyahtı. Zora Neale Hurston 1891'de aslında Alabama'nın Notasulga kasabasında doğdu, ama kendini ömrü boyunca Eatonville'li saydı. Vaiz ve marangoz olan babası John Hurston aileyi oraya taşıdığında kızı henüz yürümeye yeni başlamıştı; sonra aynı adam üç dönem Eatonville'in belediye başkanlığını yaptı.
Bu ayrıntı küçük görünür, oysa Hurston'ın yazdığı her şeyin anahtarı burada. Çocukluğunu, siyah olmanın açıklanması gereken bir sorun sayılmadığı bir yerde geçirdi. Verandada anlatılan masallarda kimse beyaz bir okura kendini izah etmiyordu; adamlar birbirlerini güldürmek, birbirlerini alt etmek, bir kelimeyi daha güzel çevirmek için anlatıyordu. Hurston sonradan romanlarını da böyle yazdı: içinde ezilen bir halkın savunması değil, kendi dünyasının tam ortasında yaşayan insanların dili vardı.
Bu dünya 1904'te dağıldı. Annesi Lucy Potts öldüğünde Zora 13 yaşındaydı. Babası kısa sürede yeniden evlendi, kızı akraba akraba, ev ev dolaştırıldı, okulu yarıda kaldı, bir süre hizmetçilik yaptı. Yirmi altı yaşına geldiğinde elinde lise diploması yoktu ve ücretsiz okuma hakkı yalnızca gençlere tanınıyordu. Bunun üzerine kendi yaşından 10 yıl düştü, doğum tarihini 1901 diye yazdırdı ve Baltimore'da bir liseye kaydoldu. O 10 yılı bir daha hiç geri almadı; uydurduğu tarih ölümünden sonra bile peşini bırakmayacaktı.
Howard Üniversitesi'nde okudu, ilk öykülerini orada yazdı. 1925'te, kendi anlattığına göre çantasında 1 dolar 50 sentle New York'a geldi. Aynı yıl "Spunk" adlı öyküsüyle bir yarışmada derece aldı ve Harlem'in o kaynayan edebiyat ortamının ortasına düştü. Asıl dönüm noktası ise bir burs sayesinde Columbia Üniversitesi'ne bağlı kadın yüksekokulu Barnard College'a, yani Barnard'a girmesiydi. Okulun tek siyah öğrencisiydi ve 1928'de oradan ilk siyah mezun olarak çıktı. Barnard'da antropoloji dersleri aldığı hoca, modern antropolojinin kurucularından Franz Boas'tı.
Boas onu, elinde defteriyle doğduğu Güney'e geri yolladı. Hurston 1927'den itibaren Florida'nın kereste kamplarını, terebentin işçilerinin barakalarını, Polk ilçesinin bıçkı makinelerini dolaştı. Şehirli kıyafetleri ve otomobili yüzünden işçilerin ona güvenmediğini görünce kaçak içki satıcısı olduğunu söyledi; yanında küçük bir tabanca taşıyordu. Oyun şarkılarını, bilmeceleri, katır hikâyelerini, vaaz kalıplarını not etti. New Orleans'ta hoodoo denen halk büyücülüğünü öğrenmek için ustaların yanına çırak olarak girdi. Bütün bu malzeme 1935'te Mules and Men, yani Katırlar ve İnsanlar adıyla kitap oldu; Amerika'da bir siyah araştırmacının kendi halkının folklorunu derlediği ilk büyük kitaplardan biriydi.
1931'de Alabama'nın Plateau kasabasında, hayatının en olağanüstü tanığının karşısına oturdu. Oluale Kossola adında yaşlı bir adamdı bu. Amerika'ya köle getiren son gemi olan Clotilda'yla, yani son köle gemisiyle 1860'ta Atlantik'i geçmişti ve o yolculuktan sağ kalan son insandı. Beyazların ona taktığı Cudjo Lewis adıyla biliniyordu, ama Hurston'a gerçek adını söyledi. Haftalarca şeftali yiyip konuştular; adam kaçırıldığı günü, gemi ambarını, Afrika'da bıraktığı evi anlattı. Hurston bütün bunları, onun konuştuğu dili hiç düzeltmeden yazıya geçirdi.
1936'da Guggenheim bursunu kazanıp Jamaika'ya, ardından Haiti'ye gitti. Gidişinin bir sebebi daha vardı. 44 yaşındayken 23 yaşındaki Percy Punter'a âşık olmuştu; adam ondan yazarlığı bırakmasını, kendisiyle gelip sade bir hayat kurmasını istiyordu. Hurston bırakamadı, ayrıldı ve o yarayı bavuluna koyup Karayipler'e kaçtı. Haiti'nin başkenti Port-au-Prince'te, yedi hafta içinde bir roman yazdı: Their Eyes Were Watching God, yani Türkçede Gözleri Tanrı'yı Görüyordu.
Kitap, Janie Crawford adlı bir kadının hikâyesidir. Büyükannesi onu güvenlik olsun diye yaşlı bir çiftçiyle evlendirir. İkinci kocası Joe Starks, siyahların kurduğu bir kasabanın belediye başkanı olur; karısını bakkal tezgâhının arkasına koyar ve konuşmasını yasaklar. Üçüncüsü, ondan çok genç olan Tea Cake, Janie'yi Florida'nın güneyindeki büyük bataklığa, Everglades'e götürür; birlikte fasulye toplarlar, kumar oynarlar, dans ederler. Sonra 1928'in büyük kasırgası Okeechobee Gölü'nün suyunu bataklığın üstüne devirir. Tea Cake, kaçarken kuduz bir köpek tarafından ısırılır ve Janie onu vurmak zorunda kalır. Romanın sonunda kadın kasabasına döner, verandaya oturur ve bütün olanları en yakın arkadaşına kendi ağzıyla anlatır. Yani kitap, bir kadının hayatını kimsenin aracılığına ihtiyaç duymadan anlatmasından ibarettir. Eylül 1937'de yayımlandı. Hurston o sırada kariyerinin zirvesindeydi ve önündeki yirmi yılın onu nereye götüreceğini bilmiyordu.
Kitap hakkında çıkan en etkili yazı, dönemin solcu dergisi New Masses'ta, yani Yeni Yığınlar'da yayımlandı ve yazarı, o yıllarda yükselen en güçlü siyah romancı olan Richard Wright'tı. Wright, romanın bir teması, bir mesajı, bir düşüncesi olmadığını söyledi; Hurston'ı, beyaz okuru eğlendirmek için siyahları şen şakrak insanlar olarak gösteren eski gösteri geleneğini sürdürmekle suçladı. Hurston da ona aynı sertlikte karşılık verdi, Wright'ın kitaplarını kan ve nefretle dolu bulduğunu yazdı.
Bu kavga kişisel bir sürtüşme değildi, bir dönemin kavgasıydı. 1930'ların ve 1940'ların siyah edebiyatından beklenen şey kanıt sunmaktı: ırkçılığın faturasını, linçi, yoksulluğu, aşağılanmayı belgelemek. Hurston ise siyah hayatını bir şikâyet dosyası hâline getirmeyi reddetti. Ona göre bir halkın en mahrem hazinesi şarkıları, şakaları ve âşık olma biçimiydi; bunları beyaz okura hitap eden bir savunmaya çevirmek, o hazineyi yoksullaştırmaktı. O dönemde bu tutum siyasi bir körlük gibi okundu ve edebiyat çevresi tarafını belli etti.
Aynı inatçılık daha sessiz bir kayba da yol açtı. Hurston, Kossola'yla yaptığı konuşmaları Barracoon: The Story of the Last "Black Cargo", yani Esir Barakası adıyla kitaplaştırmak istedi. Yayıncılar şartlarını söyledi: adamın konuştuğu yerel söyleyiş temizlenecek, metin standart İngilizceye çevrilecekti. Hurston reddetti. Kossola'nın sesini düzeltmenin, anlattıklarının değerini sıfırlamak olduğunu düşünüyordu. Böylece o kitap bir çekmecede kaldı.
1940'lar boyunca durum daha da zorlaştı. Hayat hikâyesini anlattığı Dust Tracks on a Road, yani Yolda Toz İzleri 1942'de çıktı, bir ödül aldı, kitapları arasında en çok satanı oldu; ama yayıncısı Amerika'nın dış politikasını eleştirdiği bölümleri metinden çıkarmıştı. 1948'in eylülünde ise hayatının en ağır darbesi geldi. New York'ta eski ev sahibesinin oğlu, Hurston'ı kendisine ve iki arkadaşına cinsel istismarda bulunmakla suçladı. Suçlama baştan sonra uydurmaydı; iddia edilen tarihlerde Hurston Honduras'taydı ve bunu pasaportuyla kanıtladı. Savcılık dosyayı 1949'da düşürdü. Ama mahkemede çalışan bir memur haberi Baltimore'da çıkan siyah bir gazeteye sızdırdı ve suçlama ülke çapında, en bayağı başlıklarla yayıldı. Beraat haberi hiçbir yerde o gürültüyle duyulmadı. Hurston bir arkadaşına yazdığı mektupta artık kendi halkına inancını yitirdiğini, yaşamak istemediği günler olduğunu söyledi.
1954'te, Yüksek Mahkeme okullardaki ırk ayrımını kaldıran kararı verdiğinde, Hurston bir gazeteye mektup yazıp karara karşı çıktı. Gerekçesi şuydu: siyah çocukların ancak beyazların yanına oturtularak eğitilebileceğini varsaymak, siyah okullara ve siyah öğretmenlere değersiz demekti; ona kalırsa bu, bir zafer değil örtük bir aşağılamaydı. Bu tutum, yükselen eşit haklar hareketinin tam karşısına düşmesine yol açtı ve onu neredeyse tamamen yalnız bıraktır.
Geçimi çoktan dağılmıştı. Kitaplarından birinin getirdiği en yüksek telif geliri 943 dolar 75 sent olarak kayda geçti; bir yazarın bütün ömrü için gülünç bir rakam. 1950'de, Miami yakınlarındaki Rivo Alto'da beyaz bir ailenin evinde hizmetçi olarak çalışıyordu. Ev sahibi, ülkenin büyük haftalık dergilerinden birinde çıkan bir yazının altında hizmetçisinin adını görünce şaşkına döndü. Haberi Miami Herald, yani Miami Habercisi yazdı. Hurston gazeteciye, hizmetçilik üzerine bir yazı için malzeme topladığını söyledi; Miami Habercisi'nin okurları buna inanmakta özgürdü. Sonraki yıllarda bir hava üssünde kütüphaneci olarak çalıştı ve işten çıkarıldı, yedek öğretmenlik yaptı, yerel bir siyah gazeteye yazdı, Fort Pierce'ta küçük bir evde yaşadı ve kimsenin basmaya razı olmadığı bir kitabı, Kral Herod üzerine yazdığı bir anlatıyı bitirmeye çalıştı.
1959'un başında felç geçirdi. Saint Lucie ilçesinin düşkünler yurduna yerleştirildi. 28 Ocak 1960'ta, yüksek tansiyona bağlı kalp yetmezliğinden öldü. Cenaze masrafı için komşuları ve öğrencileri para topladı; toplanan miktar tabuta yetti, mezar taşına yetmedi. Siyahlara ayrılmış, Göksel Huzur Bahçesi adını taşıyan mezarlıkta, adı yazılı olmayan bir çukura gömüldü. Öldüğü gün yazdığı kitapların tamamının baskısı tükenmişti ve hiçbiri yeniden basılmıyordu.
Cenazeden birkaç hafta sonra, Fort Pierce'ın kuzeybatısında bir yerden duman yükseldi. Devriyedeki yardımcı şerif Pat Duval dumana doğru gitti ve bir adamın bir varilin içinde kâğıt yaktığını gördü. Ne yaktığını sordu. Adamın cevabı şuydu: Zora Neale Hurston'ın eski evinden çıkan eşyalar. Duval yığının içine daldı, tutuşmuş kâğıtları dışarı çekti, hortumla ateşi söndürdü. Kurtardıkları arasında kenarları kavrulmuş fotoğraflar, mektuplar, daktilo sayfaları ve son romanının bir kopyası vardı. Duval bu ıslak, isli tomarı, Hurston'ın son yıllarında ona bakan doktor Clem Benton'a teslim etti; oradan aileye, aileden de 1961'de Florida Üniversitesi'ne gitti. Hurston kendi evraklarının gideceği yer olarak zaten o üniversiteyi düşünmüştü; gençliğinde siyah öğrenci kabul etmeyen bir okuldu.
On üç yıl sonra, Alice Walker adında genç bir yazar, kendi aile hikâyesi için halk büyücülüğü üzerine kaynak ararken Katırlar ve İnsanlar'a rastladı. Okudukça, adını kimsenin anmadığı bu kadının izini sürmeye başladı ve 1973'te Fort Pierce'a gitti. Mezarlık bakımsızlıktan göğüs hizasında otlarla kaplanmıştı. Walker otların içine girdi, yılan korkusuyla ilerledi ve sonunda zeminde çökmüş bir dikdörtgene denk geldi. Oranın doğru yer olduğundan hiçbir zaman yüzde yüz emin olamadı; yine de bir taşçıya gidip sade, gri bir mezar taşı sipariş etti. Üstüne şunu yazdırdı: Zora Neale Hurston, Güney'in Bir Dehası, romancı, folklorcu, antropolog. O deha ibaresi, şair Jean Toomer'ın bir dizesinden alınmıştı. Taşa kazınan ölüm yılı doğruydu: 1960. Doğum yılı yanlıştı: 1901. Hurston'ın liseye girebilmek için kendi yaşından düştüğü o 10 yıl, yarım yüzyıl sonra kendi mezar taşına kazınmıştı.
Walker, bu yolculuğu anlattığı "Zora Neale Hurston'ın İzinde" başlıklı yazısını 1975'te feminist bir dergide yayımladı ve sonuç, edebiyat tarihinde pek az görülen bir diriltme oldu. Yazı elden ele dolaştı, üniversitelerdeki genç akademikçiler Hurston üzerine çalışmaya başladı, yayıncılar baskısı tükenmiş kitapları yeniden bastı. Gözleri Tanrı'yı Görüyordu, 1937'de birkaç bin satıp rafta kalan o roman, Amerikan okullarının ve üniversitelerinin değişmez okuma listelerinden biri hâline geldi; Amerikan haber dergisi Time, 2005'te hazırladığı 1923 sonrası en iyi 100 İngilizce roman listesine onu da koydu. Aynı yıl kitap, Halle Berry'nin Janie'yi oynadığı bir televizyon filmine uyarlandı. Eatonville, 1990'dan beri her yıl Hurston adına bir sanat ve kültür festivali düzenliyor; kasabanın en çok bilinen şeyi artık kendi hemşerisi.
Hikâyenin son halkası 2018'de tamamlandı. Esir Barakası, yazılmasının üzerinden 87 yıl geçtikten sonra nihayet yayımlandı ve çoksatarlar listesine girdi. Kossola'nın anlattıkları, Hurston'ın temizlemeyi reddettiği o söyleyişle, tam onun ağzından çıktığı hâliyle basıldı. Hurston'ın yayıncılarla kavga edip kaybettiği o tek nokta, kitabı bir asır sonra değerli kılan şeyin ta kendisi oldu.
Burada, bu hayatın sonunda, edebiyat tarihinin pek konuşulmayan bir gerçeği duruyor. Hurston'ın bütün mesleği, kaybolmak üzere olan sesleri kaydetmekti: bıçkı kampındaki bir işçinin hikâyesi, bir vaizin ritmi, gemiden sağ kalan son adamın anlattıkları. Bunların hiçbiri, o gidip oturmasa, kimsenin arşivine girmeyecekti. Kendi sesi de aynı tesadüfe borçlu kaldı. Bugün Hurston'ı okuyabiliyoruz, çünkü 1960'ta bir yardımcı şerif, bir çöp varilinin başında durup o kâğıtların yakılmaya değmediğine karar verdi ve hortumu açtı. Elimize ulaşan edebiyat, yazılanların tamamı değil; yanmaktan kurtarılanıdır.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.