← Nöron Edebiyat

Yakın Dedi: Akif'in Çekmecedeki Meali

2026-10-03 · 15 dk

▶ Spotify’de dinle

Mehmet Âkif Ersoy'un 1925-1936 arasında Kahire'de yazdığı Kur'an mealini, dönüp tamamlayamazsa yakılması şartıyla Yozgatlı İhsan Efendi'ye emanet etmesinin ve bu vasiyetin, şairin ölümünden yirmi beş yıl sonra, 1961'de bir çalışma odasının çekmecesi boşaltılarak yerine getirilmesinin hikâyesi. Safahat'ın yedi kitabını yazan bir baytar hekiminin sürgünde en çok emek verdiği eserin kendi isteğiyle yok edilmesi ve yarım asır sonra üçte birlik bir daktilo kopyasının ortaya çıkması.

mehmet akif ersoykuran mealisafahattürk edebiyatımısır sürgünü

Bölüm metni

Bir şair, ömrünün en büyük emeğini bir dostuna teslim ediyor ve tek bir şart koyuyor: "Dönemezsem yakacaksın." Dönemiyor. Ve o kâğıtlar, ölümünden yirmi beş yıl sonra, bir ölüm döşeğinin başında gerçekten ateşe veriliyor.

1873 yılında İstanbul'un Fatih semtinde, Sarıgüzel'de bir çocuk doğdu. Babası Tahir Efendi, Fatih medreselerinde ders veren bir hocaydı; oğluna okumayı, Arapçayı, Farsçayı kendi dizinin dibinde öğretti. Mehmet Akif'in hayatındaki ilk kütüphane babasının odasıydı, ilk hocası da babasıydı. Ama o oda uzun sürmedi. Baba öldü, ardından evleri yandı, ve on dört on beş yaşlarında bir çocuğun önündeki yol aniden daraldı. Mülkiye'de başladığı eğitimi bırakmak zorunda kaldı; çünkü artık yatılı, parasız bir okul bulması gerekiyordu. Böylece Halkalı'daki Baytar Mektebi'ne girdi ve 14 Aralık 1893'te, sınıfının birincisi olarak mezun oldu. Türk şiirinin en bilinen seslerinden biri, mesleği gereği hayvan hastalıklarıyla uğraşan bir veteriner hekim olarak işe başladı.

Bu tesadüf gibi görünen ayrıntı, aslında onun şiirinin anahtarıdır. Akif yirmi yıla yakın bir süre Ziraat Nezareti'nin baytarı olarak görev yaptı. Salgın takip etmek için Rumeli'ye, Anadolu'nun içlerine, Arap vilayetlerine gönderildi. Masa başında değil, yolda bir ömür geçirdi. Köy kahvelerinde oturdu, han odalarında kaldı, hasta hayvanın başında bekleyen yoksul adamın yüzüne baktı. Çağdaşlarının çoğu şiiri salonda, mecmua sayfalarında, Batı edebiyatının tercümelerinde öğrenirken o malzemesini sokaktan topladı. Sonra bu malzemeyi, aruzun en zor kalıplarıyla, ama konuşma dilinin tonuyla yazdı. Şiiri okurken bir insanın size doğrudan hitap ettiğini duyarsınız; çünkü gerçekten öyledir.

Safahat'ın ilk kitabı 1911'de çıktı. Yedi kitap olarak tamamlanan bu toplamın içinde Türk şiirinin en çarpıcı sokak sahneleri vardır. Sırtında ağır bir küfeyle ekmek parası kazanmak zorunda kalmış, babasının yerine geçmiş bir çocuk; kış gecesinde yalnız ölen yaşlı bir adam; hasta bir öğrencinin mektep revirinden uzaklaştırılışı; mahalle kahvesinde boşa akan saatler. Akif bu manzaraları süslemedi, kendisi de şiirinin kahramanı olmadı. Anlatıcı çoğu zaman kenarda durur, görür, aktarır. Kendisi için en çok tekrarladığı ölçü sanat değil doğruluktu; sözünün odun gibi kaba olmasına razıydı, yeter ki hakikat olsun diye yazdı. Bu cümle onun estetik tercihini değil, ahlakını anlatır. Ve ileride, hayatının en büyük işini kimseye göstermemeyi seçtiğinde, kararın arkasında aynı ahlak duracaktır.

Akif aynı zamanda bir mektep ve kürsü adamıydı. Halkalı'da kompozisyon dersleri verdi, Darülfünun'da edebiyat okuttu. 1908'den sonra Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad sayfalarında hem şiir hem düzyazı yazdı; bu dergiler onun kürsüsü oldu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Berlin'e ve Arap yarımadasına gönderildi, Balkan yenilgisinin ve savaşın yıkımını hem gördü hem yazdı. Milli Mücadele başladığında Anadolu'ya geçti, Birinci Meclis'te Burdur mebusu olarak bulundu, Anadolu'nun kasabalarında camilerde konuştu. Şubat 1921'de Ankara'da, Taceddin Dergâhı'nda İstiklal Marşı'nın metnini yazdı; marş 12 Mart 1921'de Meclis'te kabul edildi. Yarışmanın 500 liralık ödülünü almadı, bir hayır kurumuna bıraktı. Para konusundaki bu titizliği hayatı boyunca sürdü; birkaç yıl sonra, Kahire'de, cebine girmiş bir avansı geri ödemek için aynı titizliği bir kez daha gösterecekti.

Çünkü Akif'in hayatında şiirle eşit ağırlıkta ikinci bir metin vardı: Kur'an. Onu çocukluğundan beri okuyordu, Arapçası metnin içinde rahatça yürüyecek kadar iyiydi, Mısır yıllarında Kur'an'ı tamamen hafızasına aldığı anlatılır. Şiirlerinin birçoğu bir ayetin ya da hadisin altına yazılmış gibidir; bazılarının başına doğrudan ayet koymuştur. Dolayısıyla 1920'lerin ortasında ona "Kur'an'ı Türkçeye çevirir misin" diye sorulduğunda, bu teklif ömrünün iki ana damarını tek bir işte birleştiriyordu. Akif kabul etti. Ve bu kabul, onun en uzun emek verdiği, en çok korktuğu, sonunda da en bilinçli şekilde yok olmasını istediği eserin başlangıcı oldu.

1925'te Akif Mısır'a gitti. Önce kış aylarını geçirmek üzere gittiği bu ülkede sonra yıllarca kaldı; Kahire'nin güneyindeki Hilvan'da, sakin bir evde yaşadı. Gidiş sebebi tek bir cümleye sığmaz: Sebilürreşad kapanmıştı, yakın çevresindeki isimler mahkemelere düşmüştü, yeni düzenin edebiyat ve din politikaları onun durduğu yerle çelişiyordu, sağlığı da iyi değildi. Mısır'da geçirdiği on bir yıl, bir sürgün değildi hukuken, ama bir uzaklaşmaydı fiilen.

Tam bu dönemde, 26 Ekim 1925'te, Diyanet İşleri Reisliği iki sözleşme imzaladı. Kur'an'ın Türkçe tefsirini Elmalılı Hamdi Yazır yazacak, mealini Mehmet Akif hazırlayacaktı. Her birine 6 bin lira ayrıldı, çalışmaya başlamaları için 1000 lira avans verildi. Akif mealine 13 Ocak 1926'da başladı. Yazdıklarını, tefsirin ilgili yerlerine yerleştirilmek üzere Yazır'a göndermesi bekleniyordu ve gönderdi de: 1927'nin Şubat ayına gelindiğinde A'raf Suresi'ne kadar olan kısmı, 178 sayfalık bir destede İstanbul'a yollamıştı.

Sonra bir şey değişti. Akif bu işi hiç acele etmeyen, hiç bitirmeyen bir adam gibi çalışmaya başladı. Ayetin karşılığını bulmak ona yetmiyordu; cümlenin ağırlığını, vurgusunu, ses düzenini de arıyordu. Hilvan'daki odasında defterlere rik'a hattıyla yazdı, sonra yazdığının üstünü çizdi, satırı yeniden kurdu, kenarına kurşun kalemle notlar düştü. Kahire'deki en yakın dostu, Yozgatlı müderris İhsan Efendi'ydi; Akif çevirdiği bölümleri ona okuyor, tartışıyor, itirazları dinliyordu. İlk müsveddeyi 1928'de tamamladı. Ardından dört yıl boyunca metni baştan sona düzeltti. 1932'de, kendi ölçüsüyle, iş bitmişti.

Ama o tarihte artık eseri teslim etmek istemiyordu.

Sebebi Türkiye'de olup bitenlerdi. 1930'ların başında ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi fiilen gündemdeydi. 1932'nin başında camilerde Türkçe Kur'an okunduğu haberleri çıktı; o yılın Ramazanında Ayasofya'da düzenlenen ve basında geniş yer bulan merasimde Türkçe metinler okundu. Ezanın Türkçe okunması uygulaması da aynı yılların işidir. Akif, Kahire'den bu haberleri takip ediyordu ve gördüğü manzara onu ürküttü. Hazırladığı metnin camilerde rahleye konulmasından, namazda Arapça aslın yerine okunmasından korkuyordu.

Bu korku, onun çeviri anlayışıyla birebir örtüşür. Akif yaptığı işe baştan beri "tercüme" demedi, "meal" dedi: yani aslın yerine geçecek bir metin değil, anlamına yaklaştıran bir metin. Kendi yazdığının Kur'an olmadığını, olamayacağını açıkça söylüyordu. Böyle düşünen bir adam için, metninin ibadette asıl metnin yerini alması ihtimali, emeğinin boşa gitmesi değil, emeğinin tersine çevrilmesiydi. Yani eserinin başarısı, onun en çok karşı çıktığı şeyin aracı olabilirdi.

Akif, metni "üzerinde daha çalışacağım" gerekçesiyle geri çekti. Diyanet'le yaptığı sözleşmeyi feshetti ve aldığı 1000 lira avansı geri ödedi. Eline geçen parayı geri vermek, Mısır'da mütevazı bir maaşla geçinen, sağlığı bozulmaya başlamış bir adam için küçük bir karar değildi. Reislik, meal işini de Elmalılı Hamdi Yazır'a devretti; bugün Türkiye'de kuşaklarca okunan o büyük tefsir, hem tefsir hem meal olarak Yazır'ın imzasıyla tamamlandı. Akif'in defterleri ise Hilvan'daki odada, kimseye verilmeden kaldı.

Bu yıllarda geçimini Mısır Darülfünunu'nda Türk edebiyatı dersleri vererek sağlıyordu. Safahat'ın yedinci ve son kitabı Gölgeler 1933'te Kahire'de çıktı. Hastalığı ağırlaştı; sıtma nöbetleri, sonra karaciğer rahatsızlığı. 1936'nın ilk yarısında artık dönmeye karar vermişti. Dönüş hazırlığı yaparken, on yıldır üzerinde çalıştığı defterler ortada duruyordu ve onlar hakkında bir karar vermesi gerekiyordu.

1936 Haziranında Kahire garında iki dost vedalaştı. Akif, meal defterlerini İhsan Efendi'ye bıraktı ve şartı tek cümleyle söyledi: dönerse eksikleri tamamlayıp bastıracaktı, dönemezse İhsan Efendi onları yakacaktı. İhsanoğlu ailesinin anlattığı bu sahnede Akif'in sözü çok kısadır; dönemezse Kur'an'ı yakması istenmektedir. Bir yazarın, ömrünün son on yılını verdiği metin için söyleyebileceği en ağır cümlelerden biri, bir tren istasyonunda, yolculuk telaşının ortasında söylenmiş oldu.

Akif dönemedi. İstanbul'a geldiğinde hastalığı ilerlemişti; birkaç ay tedavi gördü, 27 Aralık 1936'da Beyoğlu'nda, kaldığı apartman dairesinde öldü. Cenazesi için resmi bir tören düzenlenmedi; tabutunu üniversiteli gençler taşıdı, üzerine getirip örttükleri bayrakla Edirnekapı'ya gömüldü. İstiklal Marşı'nın şairini uğurlayan kalabalık, büyük ölçüde kendiliğinden toplanmış bir kalabalıktı.

Kahire'de İhsan Efendi vasiyeti yerine getirmedi. Yakmadı. Defterleri çalışma masasının çekmecesinde tuttu ve yirmi beş yıl boyunca sakladı. Soranlara yaktığını söylediği aktarılır; yani emaneti hem korudu hem de korunduğunu kimseye duyurmadı. Oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu'nun yıllar sonra anlattığına göre bu, bir sözden kaçmak değil, bir ikilemi ertelemekti: dostunun isteğini çiğnemeye de, Akif'in el yazısını ateşe vermeye de eli varmıyordu.

1961 yazında İhsan Efendi hasta yatağındaydı. Oğlunu çağırdı, masasının sağ üst gözünü gösterdi ve ölümünden sonra içindekileri yakmasını söyledi. Kararı nihayet devretmişti. Babası öldükten sonra, o sırada 17 yaşında olan Ekmeleddin, Kahire'nin Abbasiye semtinde, Akif'i tanıyan yakın çevreden birkaç kişinin huzurunda defterleri yaktı. Anlatılan ayrıntılar acıtacak kadar sade: urganla bağlanmış okul defterleri, iki tomar ve bir de ciltlenmiş kalın nüsha; alüminyum bir çamaşır leğeni; sayfaların yırtılarak teker teker ateşe verilmesi ve geriye tek bir kâğıt parçası bırakılmaması. On yıllık emek, bir öğleden sonrada kül oldu. İhsanoğlu çok sonra, bugünkü aklıyla aynı şeyi yapmayacağını söyledi; ama 17 yaşında, babasının son isteğini uygulayan bir çocuğun önünde başka bir yol yoktu.

Hikâyenin burada bitmesi gerekirdi. Bitmedi.

Akif, çalışırken bazı bölümleri dostlarına okumuş, bazı kısımların kopyaları Kahire'deki çevrede elden ele dolaşmıştı. İhsan Efendi'nin öğrencilerinden Mustafa Runyun'un elinde, mealin Latin harflerine çevrilmiş bir kısmı kalmıştı. Runyun 1988'de vefat ettiğinde oğlu bu daktilo metni araştırmacı Recep Şentürk'e verdi. Şentürk ve Asım Cüneyd Köksal, metni yıllarca inceledikten sonra 2012'de yayımladılar: 153 sayfalık bir metin, Fatiha'dan başlayıp Tevbe Suresi'nin 129. ayetine kadar, yani Kur'an'ın kabaca üçte biri. Yakılan eser, yarım yüzyıl sonra kısmen geri dönmüştü.

Dahası var. 2024'te, Ekmeleddin İhsanoğlu babasından kalan evrakı tasnif ederken eflatun karton kapaklı bir defter buldu. İçinde Akif'in kendi el yazısı vardı: Fatiha Suresi ve Bakara Suresi'nin 252. ayetine kadar olan bölümün temize çekilmiş hali, üstünde kalemle yapılmış düzeltmelerle. 1961'de yakılan tomarların dışında kalmış, yıllarca başka kâğıtların arasında fark edilmeden durmuş bir deftere, altmış üç yıl sonra aynı elin sahibi dokundu. İhsanoğlu bu defteri, Akif'in Gölgeler müsveddeleri ve ona gelen mektuplarla birlikte Fatma M. Şen'le hazırladığı Âkif'ten Emanetler adlı kitapta yayımladı. Böylece elimizde iki tanık kaldı: biri daktiloyla çoğaltılmış bir kopya, biri şairin kendi hattı.

Bu sayfalar bize ne gösteriyor? Akif'in mealinin, dönemin alışkanlıklarından farklı olarak Arapça terkipleri olduğu gibi taşımaya değil, Türkçe cümleyi kendi mantığıyla kurmaya çalıştığını. Kısa, vurgulu, okunduğunda nefes alan bir dil. Üstündeki çizikler ise onun ne kadar kararsız, ne kadar titiz olduğunu gösteriyor; aynı satırı kaç kez yeniden yazdığını görmek, metnin kendisi kadar öğretici.

Geriye bir soru kalıyor, ve bu soru Akif'le ilgili olduğu kadar bizimle de ilgili. Bir yazarın eseri üzerindeki hakkı, onu yok etmeye kadar uzanır mı? Akif'in cevabı nettir: kendi yazdığı metnin, asıl metnin yerine geçme ihtimali varsa, o metin var olmamalıdır. Bugün Türkçede onlarca meal basılıyor, telefon uygulamalarından okunuyor ve kimse bunların Arapça aslın yerini aldığını düşünmüyor; dolayısıyla Akif'in 1932'deki korkusu bugünün okuru için anlaşılması zor bir kaygı. Ama o korku, kendi döneminin gerçek tartışmasına ait bir kaygıydı ve bu yüzden, yakılan defterler bir kaprisin değil, bir dönemin kaydıdır. Akif'in çekmecede bıraktığı şey yalnızca bir çeviri değildi; kendi eseriyle kutsal metin arasına koymak istediği mesafenin kendisiydi. O mesafeyi korumak için eserini feda etti, ve ateşten kaçan birkaç yüz sayfa sayesinde bugün hem feda ettiği şeyi hem de neden feda ettiğini okuyabiliyoruz.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.