2026-10-01 · 16 dk
Taşra lisesinde resim öğretmenliği yapan Bruno Schulz'un, mektuplarından doğan Tarçın Dükkânları'yla Lehçenin en büyük üslupçularından birine dönüşmesinin ve 19 Kasım 1942'de Drohobycz'de bir SS subayının kurşunuyla ölürken üzerinde çalıştığı Mesih romanının izinin tamamen kaybolmasının hikâyesi. Yarım asır sonra, onu bir süre koruyan Nazi subayının evinde boyaların altından çıkan duvar resimlerinin gizli bir operasyonla İsrail'e götürülmesi ve üç ülke arasında krize dönüşmesi.
bruno schulztarçın dükkânlarıkayıp elyazmasıpolonya edebiyatıdrohobyczElli yaşında bir resim öğretmeni, ekmek karnesini almak için gettodan çıkıyor; evine iki sokak kalmadan vuruluyor. Geride dünyanın en tuhaf iki kitabı, bir de kimsenin bulamadığı bir roman kalıyor: "Mesih". Altmış yıl sonra bir evin kiler duvarında, kat kat boyanın altında, onun eli yeniden ortaya çıkacak.
Karpat Dağları'nın kuzey eteğinde, Galiçya'nın güneydoğu ucunda, 19. yüzyılın sonunda petrolle bir anda zenginleşmiş tozlu bir kasaba vardı: Drohobycz, yani Drohobiç. Yakınındaki kuyulardan çıkan ham petrol Viyana'ya akıyor, kasabanın pazar meydanında yeni dükkânlar açılıyor, Lehler, Yahudiler ve Ukraynalılar aynı sokakları paylaşıyordu. 12 Temmuz 1892'de, bu meydanın kenarındaki kumaş dükkânının sahibi Jakub Schulz'un üçüncü çocuğu doğdu. Adını Bruno koydular.
Bruno Schulz'un hayatı, dışarıdan bakıldığında neredeyse olaysızdı. Küçük, zayıf, ürkek bir çocuktu; sağlığı hep kırılgan kaldı. Kasabanın lisesini bitirdi, Lwów'daki, yani bugünkü Lviv'deki Politeknik'te mimarlık okumaya başladı. 1911'de hastalığı yüzünden okulu bıraktı, iki yıl sonra geri döndü, bir süre de Viyana'da okudu; ama diploma almadan, çizim yapan bir mimarlık öğrencisi olarak kaldı. Babasının hastalanıp 1915'te ölmesi, ardından eniştesinin de ölmesiyle Schulz kendini beklemediği bir rolde buldu: annesine, dul kalan ablasına ve yeğenine bakmak zorunda olan bir adam. Para kazanması gerekiyordu. 1924'te kendi eski lisesine, bu kez öğretmen olarak girdi. El işi ve resim dersleri verdi. Bu işi 1941'e kadar, yani hayatının sonuna kadar sürdürdü ve bütün bu süre boyunca ondan nefret etti.
Haftada otuz saate yakın ders, yüzlerce yapıştırılacak karton, boyanacak tahta parçası. Dersin ortasında kalabalık sınıfın gürültüsü dayanılmaz hale geldiğinde Schulz anlatmaya başlardı. Öğrencilerinin yıllar sonra hatırladığı sahne hep aynıdır: alçak sesle konuşan, masanın kenarına oturmuş, uydurdukça büyüyen hikâyeler anlatan ufak tefek bir öğretmen ve pürdikkat kesilmiş bir sınıf. Resmi kayıtlarda bu adam, maaşını zor alan bir taşra memurudur. Aynı adam, akşamları kendi odasında, 20. yüzyıl edebiyatının en tuhaf ve en yoğun nesirlerinden birini yazıyordu.
Yazma işine de dolambaçlı bir yoldan geldi. 1920'lerin başında, cam üzerine kazıyarak çoğalttığı bir dizi baskı hazırlamıştı: Xięga Bałwochwalcza, yani Putperestlik Kitabı. Kadınların ayaklarına kapanmış, küçülmüş, boyun eğmiş erkeklerle dolu bu rahatsız edici albüm, onu çevresinde bir ressam olarak tanıttı. Edebiyata ise bir mektup yığınının içinden girdi. 1930'ların başında, Lviv'de yaşayan, felsefe doktoralı şair ve yazar Debora Vogel'le yazışmaya başladı. Mektuplarına kasabayı, babasının dükkânını, çocukluğunu, komşularını anlatan uzun bölümler ekliyordu. Bunlar mektup değil, hikâyeydi; Schulz'un kendisi de bir süre sonra bunu anladı.
Elindeki daktilo metni Varşova'nın en tanınmış yazarlarından birine, Zofia Nałkowska'ya ulaştığında işler hızlandı. Nałkowska'nın metni birkaç sayfa okuduktan sonra yayımlanması gerektiğine karar verdiği anlatılır. Kitap Aralık 1933'te basıldı, üzerine 1934 yazıldı: Sklepy cynamonowe, yani Tarçın Dükkânları. Üç yıl sonra ikinci ve son kitabı geldi: Sanatorium pod Klepsydrą, yani Kum Saati Sanatoryumu; bu kez kendi çizimleriyle. Bütün yayımlanmış kurgusu bu iki ciltten, yaklaşık otuz hikâyeden ibarettir.
Bu iki cildin ne anlattığını söylemek kolay değildir, çünkü Schulz olay anlatmaz; bir kasabayı mitolojiye çevirir. Anlatıcı bir çocuktur, babası kumaş tüccarıdır, dükkânın tezgâhının arkasında balyalar durur. Ama bu dünyada zaman düzgün akmaz: yılın on üçüncü, fazladan bir ayı vardır. Baba yavaş yavaş insan olmaktan çıkar, bir hamamböceğine, bir yengece, bir çöp yığınına dönüşür, sonra geri gelir. Kasabanın kenarındaki bir sokak, kötü basılmış bir haritanın beyaz lekesi gibi, sahte ve ucuz bir ticaret dünyasına açılır. Hizmetçi kız Adela, bir terlik hareketiyle bütün bu metafizik kabarmayı söndürür. Schulz'un cümleleri uzun, yüklü, sıfatla doymuş cümlelerdir; nesneler canlanır, mobilyalar niyet taşır, duvar kâğıdı çoğalır. Kendi deyişiyle yaptığı şey, gerçekliği olgunlaştırmaktı: çocukluğun kasabasını, bir efsanenin geçtiği yer kadar büyük ve ciddi hale getirmek.
Polonya edebiyat çevresi bunu fark etti. 1938'de Polonya Edebiyat Akademisi ona Altın Defne ödülünü verdi. Aynı yıl, çizimlerini göstermek ve Batı'da bir kapı açmak umuduyla üç haftalık bir Paris yolculuğuna çıktı; hiçbir şey olmadı, kırılarak döndü. Bu arada nişanlısı Józefina Szelińska ile birlikte Franz Kafka'nın Dava'sını Lehçeye çevirmişti. Kitap 1936'da çevirmen olarak Schulz'un adıyla çıktı; çeviriyi asıl yapan Szelińska'ydı, Schulz metne önsöz yazıp adını vermişti, çünkü onun adı satıyordu. Nişan bir yıl sonra bozuldu. Schulz elli yaşına, iki ince kitap, bir öğretmen maaşı ve tamamlanmamış bir üçüncü kitap fikriyle geldi.
1939 Eylül'ünde Drohobiç'e önce Sovyetler girdi. Schulz öğretmenliğini sürdürdü, ama artık istenen şey başkaydı: duvar panoları, afişler, Stalin portreleri. Kendi edebiyatı için yer kalmamıştı. İki yıl sonra, Haziran 1941'de Almanlar geldi ve kasabada başka bir zaman başladı. İlk haftalarda binlerce Yahudi öldürüldü. 1942'de şehrin bir mahallesi getto haline getirildi; Schulz, annesinin öldüğü evden çıkarılıp o daralan sınırın içine taşındı. Kolunda sarı bir bant, sırtında elli yaşın yorgunluğu, elinde hâlâ kalem vardı.
Gettoda hayatta kalmanın tek yolu, bir Alman için vazgeçilmez olmaktı. Schulz'un "vazgeçilmezliği" yeteneğiydi. Drohobiç'teki Yahudi işgücünden sorumlu SS subayı Felix Landau, Avusturyalı bir eski mobilya kalfasıydı; günlük tutuyor, akşamları nişanlısına mektup yazıyor, gündüzleri insan öldürüyordu. Kendine bir sanatçı bulduğunu düşündü. Schulz'u el koyulmuş kitapları kataloglamakla, sonra da resim yapmakla görevlendirdi. Gestapo binasının duvarlarına, binicilik okuluna ve en çok da kendi oturduğu villanın çocuk odasına.
Karşılığında Landau ona koruma verdi: kasabada "gerekli Yahudi" sayıldığını gösteren bir belge, bir kol bandı, biraz fazladan yemek. Bu, bir insanın bir başkasının mülkü olmasının adıydı. Schulz boya ve fırçayı kendi istediği şey için değil, bir SS subayının çocuğunun uyuyacağı oda için kullanıyordu. Grimm Kardeşler'in masallarından sahneler istenmişti: kral, prenses, atlı, cüceler, araba. Schulz boyadı.
Aynı aylarda, yazdıklarının başına geleceği de düşünüyordu. Kurgusunu, çizimlerini, mektuplarını paketler halinde bölüp gettonun dışındaki, güvendiği Yahudi olmayan tanıdıklara teslim etti. Hangi paketin kime gittiğini kimse tam olarak bilmiyor. Varşova'daki arkadaşları onun için para topladı, sahte Aryan kâğıtları çıkarttı, kaçış planı yaptı. Schulz kararsız kaldı, erteledi; sonra erteleyecek zaman kalmadı.
19 Kasım 1942 bir perşembeydi. Drohobiç'te o gün, sonradan "Kara Perşembe" denen bir baskın yaşandı; sokaklarda, evlerde, iş yerlerinde 230 Yahudi öldürüldü. Schulz o sabah, ekmek almak için gettonun dışına, "Aryan" tarafa geçmişti. Elinde bir somun ekmek vardı. Czacki ve Mickiewicz sokaklarının köşesinde, bir Gestapo subayı onu yakın mesafeden başından vurdu.
Tetiği çeken adamın Karl Günther olduğu kabul edilir; Landau'nun kasaba içindeki rakibi. Anlatılan hikâyeye göre Landau kısa süre önce Günther'in korumasındaki Yahudi dişçiyi öldürmüştü. Günther, Landau'ya dönüp şunu söylemiş: "Sen benim Yahudimi öldürdün, ben de seninkini öldürdüm." Schulz'un elli yıllık hayatı, iki adamın birbirine karşı puan hesabında bir denkleştirme kalemine indirgenmişti.
Ölümü gören kişi arkadaşı Izydor Friedman'dı. Cesedi gün boyunca sokakta kaldı; Friedman gece karanlığında onu Yahudi mezarlığına götürüp gömdü. Savaştan sonra o mezarlık yok edildi, üzerinden yollar ve binalar geçti. Bugün Bruno Schulz'un mezarının yeri bilinmiyor. Dünya edebiyatının en özgün seslerinden birinin ne bedeni ne de son kitabı kaldı.
Onu kullanan adamın hesabı ise uzun sürdü. Felix Landau 1946'da Linz'de tanınıp Amerikalılar tarafından tutuklandı, 1947'de kamptan kaçtı, yıllarca Rudolf Jaschke adıyla Bavyera'da iç dekorasyon işi yaptı. 1958'de yeniden yakalandı, 1962'de Stuttgart'ta ömür boyu hapse mahkûm edildi, 1973'te salıverildi ve 1983'te Viyana'da öldü. Hapisteki yıllarında, Drohobiç'teki villanın duvarlarında bıraktığı şeyin neye dönüşeceğini tahmin etmesi imkânsızdı.
Schulz öldüğünde adı neredeyse kayboldu. Onu geri getiren kişi, savaş bittiğinde henüz yirmili yaşlarının başında olan bir Varşovalı şairdi: Jerzy Ficowski. 1946'da Schulz'un hikâyelerini okudu ve ömrünü süren bir takibe başladı. Yöntemi dedektif işiydi: gazetelere ilan verdi, Drohobiç'ten sağ kurtulanların izini sürdü, Schulz'un öğrencilerini, meslektaşlarını, mektuplaştığı insanları buldu, çekmecelerde kalmış kâğıtları topladı. Elli yıl boyunca bunu yaptı. 1967'de bugün hâlâ temel kaynak sayılan biyografisi Regiony wielkiej herezji, yani Büyük Sapkınlığın Bölgeleri yayımlandı; 1975'te topladığı mektupları Mektuplar Kitabı adıyla bir araya getirdi. Schulz'un bugün okunabilen her satırının arkasında bu adamın sabrı var.
Ama Ficowski'nin asıl aradığı şeyi hiç bulamadı. Schulz 1930'ların sonundan beri arkadaşlarına ve mektuplaştığı yazarlara büyük bir romandan söz ediyordu; adı Mesjasz, yani Mesih olacaktı. Gettoya taşınırken dağıttığı paketlerin içinde bu metnin olduğuna inanılır. Tanıklardan biri, Schulz'un ona romanın ilk cümlesini okuduğunu, cümlenin Mesih'in çoktan geldiğini söyleyen bir fısıltı olduğunu anlatmıştır. Ficowski yıllar içinde sayısız ihbar aldı: bir tavan arasında duran sandık, bir arşivde kilitli bir dosya, el değiştiren bir koli. Her izi sonuna kadar sürdü, hiçbiri çıkmadı. 2006'da, Mesih'in bir yerde durduğuna inanarak öldü. Bugün birçok araştırmacı romanın hiç tamamlanmadığından, belki birkaç sayfadan ibaret olduğundan kuşkulanıyor. Kesin olan tek şey, Polonya edebiyatının en inatçı boşluğunun bu olduğu.
Kayıp Mesih bulunamadı. Bulunan şey başkaydı ve kimsenin beklemediği bir yerden geldi. Şubat 2001'de, Alman belgesel yönetmeni Benjamin Geissler, Schulz'a yıllarını vermiş olan babası Christian'la birlikte Drohobiç'e gitti. Amaç, yıllardır sözü edilen ama kimsenin görmediği duvar resimlerini aramaktı. Eski Landau villası artık bölünmüş bir apartmandı; içinde yaşlı bir çift oturuyordu. Bir zamanlar çocuk odası olan küçük oda, yıllar içinde kilere dönüşmüştü: raflarda kavanozlar, duvarlarda kat kat badana. Geissler'ın ekibi badananın altındaki gölgeleri fark etti. Kazındıkça renkler çıktı: bir kral, bir prenses, atlılar, cüceler, bir at arabası. Schulz'un elinden çıkmış masal figürleri, elli dokuz yıl bir kilerin duvarında, turşu kavanozlarının arkasında durmuştu. Geissler bu arayışı Bilder finden, yani Resimleri Bulmak adlı belgeselinde anlattı.
Polonyalı restoratörler figürleri yavaş yavaş açığa çıkarmaya başladı. Keşif haberi dünya basınına düştü. Sonra, Mayıs 2001'de, İsrail'in Holokost anma kurumu Yad Vashem, yani Yad Vaşem'in üç temsilcisi Drohobiç'e geldi ve açığa çıkarılmış resimlerin beş parçasını duvardan kesip alıp Kudüs'e götürdü. Ne yerel yetkililere ne restoratörlere ne de resimlerin varlığını onlara bildiren Geissler'a önceden haber verilmişti. Henüz temizlenmemiş kısımlar duvarda kaldı; yani kompozisyon ortadan ikiye bölündü.
Çıkan tartışma sert oldu. Ukrayna bunu kültür varlığının izinsiz çıkarılması saydı, Polonya'da ve Almanya'da ağır eleştiriler yazıldı. Yad Vaşem ise Schulz'un bir Yahudi sanatçı olarak zorla, ölüm tehdidi altında yaptığı bu resimlerin yerinin Holokost'un anıldığı yer olduğunu savundu: tartışma bir mülkiyet sorunu olduğu kadar, bir insanın hangi tarihe ait sayıldığı sorusuydu. Schulz Lehçe yazan bir Polonya yazarıydı, bugün Ukrayna'da olan bir kasabada doğmuştu ve bir Yahudi olarak öldürülmüştü. Üç ülke de haklı olarak onu kendi tarihinin parçası sayıyordu.
Çözüm yedi yıl sürdü. 2008'de İsrail resimlerin Ukrayna'nın mülkü olduğunu kabul etti; Drohobiç'teki müze de bunları Yad Vaşem'e 20 yıllığına, sonunda beşer yıllık dönemlerle yenilenebilecek biçimde ödünç verdi. Parçalar Şubat 2009'da Kudüs'te, baskı altında yapılmış duvar resmi olduklarını açıkça söyleyen bir sergide ziyaretçiye açıldı. Drohobiç'teki odada kalan kısımlar ise yerinde korunmaya çalışıldı; o kiler bugün Schulz'u aramaya gidenlerin uğradığı bir yer.
Geriye tuhaf bir denge kaldı. Schulz'un kendi iradesiyle yazdığı büyük kitap yok; ortada olmayan bir el yazması, bulunmayan bir mezar. Buna karşılık, onu öldüren düzenin kendisine zorla yaptırdığı iş ayakta: bir SS subayının çocuğunu eğlendirmek için boyanmış masal figürleri. Sanatçının seçtiği eser kayboldu, zorla yaptırılan eser kurtarıldı.
Ama Schulz'un asıl bıraktığı, duvarda ya da sandıkta değil. İki ince cilt, otuz kadar hikâye, bütün dünya dillerine çevrildi; sinemacılar, animatörler, romancılar onun kasabasına geri dönüp durdu, kayıp romanı bile başka yazarların kitaplarına konu oldu. Yüz yıl önce, Karpat eteğinde petrol kokan bir kasabada, el işi derslerinden artan vakitte yazılmış bu metinler, babasının dükkânını ve on üçüncü ayı hâlâ ilk günkü kadar canlı taşıyor. Ve bütün o devasa hayal gücünün sonunda, elinde bir somun ekmek olan bir adamın bir sokak köşesinde durdurulduğunu biliyoruz. Edebiyatın hesabını tutmak isteyenler için ikisini aynı cümlede tutmak gerekiyor: Drohobiç'i efsaneye çeviren cümleleri ve o ekmeği.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.