2026-09-28 · 15 dk
Oxford İngilizce Sözlüğü'nün 1857'de başlayıp 1928'de biten yetmiş yıllık yapımının ve bahçedeki teneke barakada milyonlarca alıntı fişini tasnif eden James Murray'in hikâyesi; en verimli gönüllü katılımcının, yıllarca adres olarak yalnızca Crowthorne yazan ve aslında bir cinayetten sonra Broadmoor akıl hastanesine kapatılmış Amerikalı cerrah William Chester Minor olduğunun ortaya çıkışı.
oxford sözlüğüjames murraywilliam minorsözlükçülükbroadmoorDünyanın en büyük sözlüğü, gönüllülerin posta kutusuna attığı küçük kâğıt fişlerden kuruldu. Yirmi yıl boyunca en çok fişi gönderen adamın adresinde sadece bir köy adı yazıyordu. O köyde tek bir bina vardı: bir akıl hastanesi.
Oxford'un kuzeyinde, Banbury Yolu'ndaki 78 numaralı evin bahçesinde, oluklu sacdan yapılmış bir baraka duruyordu. Komşu, yapının bahçe manzarasını kapatacağından şikayet ettiği için barakanın zemini toprağa gömülerek indirilmişti; kapısından girmek için birkaç basamak aşağı inmek gerekiyordu. Kışın rutubet duvarlardan içeri sızıyor, yazın sac ısınıp içi fırına dönüyordu. Duvarları baştan aşağı, güvercin yuvasına benzeyen 1029 küçük bölme kaplıyordu. Her bölmenin içinde, avuç içi büyüklüğünde, dörde katlanmış kâğıt parçaları vardı: fişler. Barakanın sahibi bu yere Scriptorium, yani Yazı Odası adını vermişti ve hayatının son otuz yılını orada, ayaklarını soğuktan korumak için bir tahta kutunun içine sokup, takkesiyle, bu fişleri okuyarak geçirdi.
Bahçedeki teneke barakada kurulmakta olan şey bir sözlüktü. Ama daha doğru söylemek gerekirse, bir sözün tutulma çabasıydı. Söz 1857'de verilmişti. O yıl Londra'daki dil çalışmaları derneği Philological Society'de, yani Filoloji Derneği'nde, Richard Chenevix Trench adlı bir din adamı iki konuşma yaptı ve mevcut İngilizce sözlüklerin neden yetersiz olduğunu anlattı. Söyledikleri o gün için sarsıcıydı. Trench'e göre sözlük yazarı bir yargıç değildi; hangi kelimenin güzel, hangisinin çirkin, hangisinin kaba olduğuna karar vermek onun işi değildi. Sözlük yazarı bir tarihçiydi. Görevi, dilde geçmişte kullanılmış ve bugün kullanılan bütün kelimeleri, anlamlarının zaman içinde nasıl kaydığını göstererek kayda geçirmekti. Hepsini. Ölmüş olanları, argoyu, ayıp sayılanı, sadece bir kez yazılmış olanı bile.
Trench bunun bir insanın ömrüne sığmayacağını da biliyordu ve çözümü aynı konuşmada söyledi: bir okuyucu ordusu. Gönüllüler İngilizce yazılmış her kitabı baştan sona okuyacak, ilginç bulduğu her kelimenin geçtiği cümleyi bir fişe kopyalayacak, fişin üstüne kelimeyi, altına yazarı, eseri ve tarihi yazıp postayla gönderecekti. Sözlük, milyonlarca fişten damıtılacaktı. Dernek işi ciddiye aldı ve iki yıl içinde bitmesini bekledi.
İlk editör, şair Samuel Taylor Coleridge'in torunu Herbert Coleridge oldu. Fişleri tasnif etmek için kendine küçük bir bölmeli dolap yaptırdı. 1861'de, otuz yaşında, verem yüzünden öldü. Yerine geçen Frederick Furnivall coşkulu ama düzensiz bir adamdı; yirmi yıl boyunca fişler toplandı, dağıtıldı, alt editörlere yollandı ve büyük bölümü kayboldu. Anlatılanlara göre bazı demetler soba tutuşturmakta kullanıldı, bir kısmı bir ahırın samanları arasından çıktı, bazı harflerin malzemesi bir daha hiç bulunamadı. 1870'lerin sonunda proje, yirmi yıl önce verilmiş bir sözün utancından başka bir şey değildi.
1879'da dernek son bir hamle yaptı ve işi İskoçya'nın Denholm köyünden, bir terzinin oğlu olan James Augustus Henry Murray'e teklif etti. Murray on dört yaşında okulu bırakmış, kendi kendine düzinelerce dil öğrenmiş, bir süre banka memurluğu yapmış, sonra Londra yakınlarındaki Mill Hill Okulu'nda öğretmen olmuş bir adamdı. Oxford Üniversitesi Yayınları ile sözleşmeyi imzaladı. Sözleşmede yazan şuydu: 4 cilt, yaklaşık 6400 sayfa, 10 yıl.
Murray ilk Yazı Odası'nı Mill Hill'deki evinin bahçesine kurdu, 1885'te Oxford'a taşınınca ikincisini yaptırdı. Aynı yıl bir çağrı metni bastırdı ve 2000 kopyasını İngiltere, Amerika ve kolonilerdeki kitapçılara, kütüphanelere, dergilere dağıttı: İngilizce okuyan herkesten yardım istiyordu. Karşılık şaşırtıcı oldu. Bin kadar gönüllü okumaya başladı. Fişler çuvallarla gelmeye başlayınca posta idaresi Murray'in evinin önüne özel bir posta kutusu dikti; yoğun günlerde günde bin fiş geliyordu. Murray'in on bir çocuğu, fişleri alfabeye göre ayırdıkları saat başına bir peni alıyordu.
Bütün bu emeğin ilk ürünü 1884'ün şubat ayında çıktı: A harfinden "ant" kelimesine kadar, 352 sayfa. Beş yılda alfabenin iki harfinin yarısı bitmişti. Yayınevi paniğe kapıldı, gazeteler alay etti, Murray hesabı kendi de yaptı ve sustu. O sırada, gelen çuvalların içinde, tek bir adresten çıkan zarflar birikmeye başlamıştı. Zarfların üstünde Berkshire'ın Crowthorne köyü yazıyordu.
O zarfları yazan adamın adı William Chester Minor'dı. 1834'te Seylan'da, Amerikalı misyoner bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, gençliğinde Amerika'ya gönderilmiş, 1863'te tıp diplomasını almış ve iç savaşın son yıllarında Birlik ordusuna cerrah olarak katılmıştı. 1864 mayısında Wilderness Muharebesi'nde görev yaptı: iki ordunun birbirini göremediği bir ormanda, çalılar yanarken, yaralıların ateşin içinde kaldığı bir cehennemde. Bir anlatıma göre ona firar eden bir askerin yüzünü kızgın demirle damgalama görevi verilmişti. Savaştan sonra hastalanan şey bedeni değildi. Kâğıt üzerinde parlak bir hekim olarak New York'ta görevlendirildi, sonra davranışları bozuldu, 1868'de ordudan maluliyetle ayrıldı ve akıl hastanesine yatırıldı.
Hastalığının biçimi belliydi. Minor, geceleri odasına adamların girdiğine, uyurken kendisine işkence edildiğine, bunu örgütleyen bir İrlandalılar şebekesi olduğuna inanıyordu. 1871'de Londra'ya gitti, Thames'in güney yakasındaki Lambeth'te, yoksul bir mahallede pansiyona yerleşti ve yastığının altında tabanca tutmaya başladı. 17 şubat 1872 sabahı, saat ikiyi biraz geçe, sokakta bir adam gördü ve gece boyunca kendisini kovaladığına inandığı kişi olduğunu düşünerek ateş etti. Vurduğu adam George Merrett'ti. 34 yaşındaydı, o civardaki Red Lion Brewery, yani Kızıl Aslan Bira Fabrikası'nda ateşçiydi ve her sabah olduğu gibi vardiyasına yürüyordu. Boynundan vuruldu ve öldü. Arkasında karısı Eliza'yı ve altı çocuğunu bıraktı; yedinci çocuk daha doğmamıştı.
Duruşma aynı yılın nisanında yapıldı. Minor'ın deli olduğu, yani eylemin niteliğini kavrayamadığı kabul edildi ve süresiz olarak Broadmoor Suçlu Akıl Hastanesi'ne, kısaca Broadmoor'a gönderildi. Crowthorne'un tepesindeki bu kurum daha yeniydi; yalnızca bir cezaevi değil, mahkemelerin akıl sağlığı yüzünden ceza veremediği insanları ömür boyu tuttuğu bir yerdi. Minor, ailesinin parası ve eğitimi sayesinde ayrıcalıklı bölümde kaldı: iki oda verildi, birini kütüphane olarak kullandı, kitap satın aldı, resim yaptı, flüt çaldı. Gündüzleri aklı başındaydı; geceleri aynı adamlar odasına giriyordu.
1880 dolaylarında, satın aldığı ikinci el bir kitabın içinde Murray'in çağrı metninden bir kopya buldu. Elindeki şeyin ne olduğunu anladı. Ömrünün geri kalanı ona bir tek şey bırakmıştı: sınırsız zaman ve kitaplarla dolu iki oda.
Yaptığı işin ustalığı, herkesin yaptığını yapmamasındaydı. Sıradan gönüllü okurken karşısına çıkan ilginç kelimeleri fişliyordu; bu, sözlük ekibinin aradığı kelime için elde hiçbir örnek olmaması riskini taşıyordu. Minor tersini kurdu. Kendi kitaplığındaki eserleri, özellikle on altıncı ve on yedinci yüzyıl metinlerini tek tek tarayarak kendine dizinler hazırladı; hangi kelimenin hangi sayfada, hangi satırda geçtiğini gösteren kişisel kataloglar. Böylece Oxford'daki ekip "şu kelime için erken örnek arıyoruz" diye haber verdiğinde, Minor yıllarca okuma yapmak zorunda kalmıyordu; dizinine bakıp aranan kelimeyi bulup gönderiyordu. Sipariş üzerine çalışan bir arşivci gibiydi. Fişlerin üstüne adresini yazıyordu: Broadmoor, Crowthorne, Berkshire.
Ne kadar gönderdiğini en iyi bilen kişi Murray'di. 1899'da, katkıda bulunanlar arasında ilk sırayı hiç tereddüt etmeden Minor'a verdi ve o adamın son iki yılda 12 binden az olmamak üzere alıntı yolladığını yazdı. Başka bir yerde, dilin son dört yüzyılını neredeyse yalnızca Minor'ın gönderdiği malzemeyle örneklendirmenin mümkün olduğunu söyledi. Bu, bir sözlüğün en verimli gönüllüsünün, hiç çıkamayacağı bir hastanenin iki odasında yaşayan bir katil olduğu anlamına geliyordu.
Bu hikayenin en çok anlatılan sahnesi, 1891 ocağında Murray'in Crowthorne'a gitmesidir. Popüler anlatıma göre Murray yıllarca mektuplaştığı bu adamın kim olduğunu bilmiyordu; hastanenin kapısında karşılaştığı kişiyi Minor sanmış, o kişinin başhekim olduğunu ve Minor'ın bir hasta, üstelik bir cinayetin faili olduğunu orada, dehşet içinde öğrenmişti. Sahne edebi olarak kusursuzdur ve neredeyse tamamen uydurmadır. Sözlüğün tarihini arşiv kayıtlarından çalışan araştırmacılar, Murray'in Broadmoor'un ne olduğunu ziyaretten yıllar önce bildiğini gösterdi; zarfların üstünde adres yazılıydı ve bu kurumun adını İngiltere'de bilmeyen yoktu. Yanlış anlama efsanesi ilk kez gazete sayfalarında dolaşıma girdi ve sonraki her anlatımda biraz daha büyüdü.
Gerçek ziyaret, edebi olmasa da daha ağırdı. Murray, kim olduğunu bilerek, bilerek gitti. Hastanenin içinden geçip Minor'ın kitaplarla dolu odasına çıktı ve iki adam oturup kelimelerden konuştu. Sonraki yirmi yıl boyunca gitmeye devam etti; yanında kitap götürdü, Minor'ın istediği baskıları buldurdu, mektuplaştılar. Sözlüğün en tuhaf ortaklığı, bir hastane odasında kurulmuş bir dostluktu.
1902 aralığında Minor'ın hastalığı bambaşka bir yere vardı: kendisine ağır bir şekilde zarar verdi, bedenini sakatladı. O günden sonra bir daha eski verimine dönemedi. Kitaplar duruyordu, dizinler duruyordu, ama onları kullanacak dikkat gitmişti. Yaşı ilerledi, sağlığı bozuldu, Broadmoor'un koğuşlarında yalnızlaştı. 1910'da Murray'in de içinde olduğu birkaç kişi tahliyesi için başvurdu; artık kimseye tehlike oluşturmayan, yetmişli yaşlarında hasta bir adamdı. İçişleri bakanı olarak dosyayı onaylayan kişi Winston Churchill oldu, ancak serbest bırakılmanın koşulu Amerika'ya gönderilmesiydi. Minor otuz sekiz yıl sonra Crowthorne'dan çıktı ve bir daha İngiltere'yi görmedi. Washington'daki devlet akıl hastanesi St. Elizabeths'e yatırıldı, sonra Connecticut'a nakledildi ve 26 mart 1920'de orada öldü. Mezarı New Haven'da, üstünde yaptığı işe dair tek bir kelime olmaksızın duruyor.
Murray onun ölümünü göremedi. 1915 yazında, 78 yaşında, zatülcenpten öldü. Kırk yıl önce on yılda bitireceğini imzaladığı işte, ölürken T harfindeydi. Alfabenin son üçte biri hâlâ önündeydi ve bunu biliyordu; son yıllarında Z'yi göremeyeceğinden korktuğunu söylemişti, korkusunda haklı çıktı. 1908'de şövalye ilan edilmişti, dünyanın her yerinden fahri doktora almıştı, ama ömrünün büyük kısmını bahçedeki o sac barakada, günde dokuz on saat, fişleri tasnif ederek geçirmişti. Sözlüğün maddelerinin yaklaşık yarısını kendi eliyle yazdı.
İş, ondan sonra yardımcılarının ve yeni editörlerin elinde devam etti. 1921'de alfabenin sonu, Z harfi tamamlandı; en son basılan fasikül ise 1928 nisanında çıkan W bölümü oldu. O yılın haziranında Londra'da bir ziyafet verildi, başbakan Stanley Baldwin konuştu, Murray'in hayatta kalan çocukları masada oturdu. Ortaya çıkan eserin adı Tarihsel İlkelere Göre Yeni İngilizce Sözlük'tü; 10 cilt, 15.490 sayfa, 414.825 tanımlanmış kelime ve metinlerden derlenmiş 1.827.306 alıntı. Toplanan fiş sayısının 5 milyona yakın olduğu söylenir. 1857'de verilen sözün karşılığı 71 yıl sonra masaya kondu. Eser 1933'te ek ciltle birlikte yeniden basıldığında bugün bilinen adını aldı: Oxford English Dictionary, yani Oxford İngilizce Sözlüğü.
Geriye kalan şey bir kitaptan fazlasıydı. Trench'in 1857'de söylediği ilke, sözlükçülüğü kalıcı olarak değiştirdi: bir kelimenin sözlüğe girmesi için güzel, saygın ya da doğru olması gerekmiyordu, sadece kullanılmış olması yetiyordu ve kanıtı da kullanıldığı cümleydi. Otorite, akademinin zevkinden dilin kendi tanıklığına geçti. Bu yöntem bir yan sonuç daha doğurdu: böyle bir eser tek bir bilginin masasında yazılamazdı. Oxford Sözlüğü, birbirini tanımayan binlerce yabancının, kendi evlerinde, kendi kitaplarıyla, karşılıksız çalışarak ortak bir havuza malzeme taşımasıyla kuruldu. Bugün dağıtık gönüllü emeğiyle ayakta duran her büyük bilgi projesinin atası, Murray'in kapısına dikilen o posta kutusudur.
Sözlüğün kendisi de hiç bitmedi. 1989'da ikinci baskısı yirmi cilt olarak çıktı, yirminci yüzyılın sonunda başlayan kapsamlı revizyon bugün sürüyor ve artık basılı bir cilt olarak değil, sürekli güncellenen bir veritabanı olarak yaşıyor. Otuz yıl sürmesi beklenen iş, kalıcı bir hale dönüştü: sözlük bir nesne değil, bir süreç.
O sürecin arşivlerinde, Oxford'da, Minor'ın el yazısıyla yazılmış fişler duruyor. Hangi kelimenin hangi maddesinde onun gönderdiği örneğin kullanıldığını bugün ayırt etmek çoğu zaman mümkün değil; fişler eritilip tanımların içine karıştı, isimsizleştiler. Bu hikâyeye yetmiş yıl boyunca adını bir kez bile katmayan kişi ise George Merrett'tir. Bir bira fabrikasının ateşçisiydi, yedi çocuğu oldu, altısını tanıdı, sabahın ikisinde işe giderken vuruldu ve öldü. İngilizcenin bütün kelimelerini toplayan eserin arkasındaki en tuhaf emek, onun ölümüne verilen cezanın içinde yapıldı. Bütün bir dilin envanterini çıkaran o 10 cildin söyleyebileceği hiçbir şey yok bu konuda; kelimeler her şeyi kaydediyor, hesabını görmüyor.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.