2026-09-25 · 15 dk
Antik çağın en büyük lirik şairi sayılan Sappho'nun İskenderiye'de dokuz kitap hâlinde toplanan yaklaşık on bin dizesinden bugüne sadece 650 kadar satırın ve tek bir tam şiirin kalmasının hikâyesi; kalanların çöplüklerden ve mumya sargılarının içinden çıkarılması, 2004 ve 2014'te yeni şiirlerin ortaya çıkışı ve son buluntunun nereden geldiği sorusunun 2021'de bir bilimsel makalenin geri çekilmesiyle sonuçlanması.
sapphoantik şiirpapirüsoxyrhynchuskayıp eserDünyanın en ünlü şairlerinden birinin geride bıraktığı dokuz kitaptan elimizde baştan sona okunabilen tek bir şiir var. Geri kalanı kırık satırlar hâlinde, bir Mısır kasabasının çöplüğünden ve mumyaların sargı katmanlarının arasından çıktı. Ve en yeni parçanın oraya nasıl geldiğini bugün kimse açıklayamıyor.
MÖ 7. yüzyılın sonlarında, Ege'nin kuzeyinde, Anadolu kıyısına o kadar yakın bir adada doğdu ki bugün Ayvalık'ın iskelesinden bakan biri onun memleketini çıplak gözle görebiliyor. Ada, Lesbos, yani Türkçedeki adıyla Midilli. Şairin adı Sappho. Kendi lehçesinde, adanın Aiol ağzında, kendi adını "Psappho" diye yazıyordu; bu küçük ayrıntı bile bize onun ne kadar yerel, ne kadar belli bir toprağa ait bir ses olduğunu söylüyor.
Hayatı hakkında bildiklerimiz utanç verecek kadar az. Varlıklı, siyasete karışmış bir aileden geldiği anlaşılıyor. Adanın çalkantılı iktidar kavgaları yüzünden bir dönem Sicilya'ya sürgüne gittiği, antik bir taş kronik olan Paros Mermeri'nde kayıtlı. Bir kızı olduğu, kardeşleri olduğu, yaşlandığı biliniyor. Gerisi, yüzyıllar boyunca onun üstüne yazılmış dedikoduların, komedya sahnelerinin ve romantik uydurmaların birikintisi. Bir uçurumdan atladığı hikâyesi bile şiirlerinden değil, sonraki çağların edebiyatından geliyor.
Ama şiirin kendisi başka bir şey. Sappho'dan önce Yunan dünyasında şiir demek, büyük ölçüde destan demekti: üçüncü tekil şahısla anlatılan tanrılar ve savaşlar. Sappho lir eşliğinde söylenen, tek kişinin ağzından çıkan, birinci tekil şahısla kurulmuş bir şiir yazdı. Onun şiirinde bir "ben" var ve o ben sürekli kendi bedenini tarif ediyor: teri, titremesi, kulaklarındaki uğultu, gözlerinin kararması, dilinin tutulması. Bugün aşk şiiri dediğimiz şeyin fizyolojik dili, büyük ölçüde onun icadı.
Ve bir ölçü icat etti. Dört dizelik, üçü uzun biri kısa, kendine has bir kıta düzeni. Bu ölçü bugün hâlâ onun adıyla anılıyor: Sapphik kıta. Bir şairin adının doğrudan bir nazım biçimine dönüşmesi, edebiyat tarihinde çok az rastlanan bir şeydir.
Antik dünya onu bir eğlence şairi olarak değil, bir otorite olarak okudu. Platon'a atfedilen ünlü bir epigram, "İlham perileri dokuz diyorlar; ne kadar dikkatsizce, bakın, işte Lesboslu Sappho, onuncusu" der. Bir başka anlatıda yaşlı Solon, bir ziyafette Sappho'dan bir şiir duyunca ölmeden önce onu ezberlemek istediğini söyler. Bunlar birebir tarihsel sahneler olmayabilir, ama neye inanıldığını gösterirler: Sappho, Homeros'la aynı raftaydı.
İskenderiye'deki büyük kütüphanenin bilginleri, MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda onun dağınık şarkılarını derleyip düzenlediler. Ortaya 9 kitaplık bir külliyat çıktı ve kitaplar konularına göre değil, ölçülerine göre ayrılmıştı. Elimize geçen bir papirüsün sonundaki nottan, yalnızca birinci kitabın 1320 dize olduğunu biliyoruz. Bütün külliyatın kabaca 10 bin dize civarında olduğu tahmin ediliyor.
Bugün elimizde yaklaşık 650 dize var. Yüzde 90'dan fazlası yok. Ve bu 650 dizenin büyük bölümü, cümlenin ortasında kesilen, yarısı okunamayan, bazen tek bir kelimeden ibaret kalan parçalar.
Bütünlüğü kesin olarak bilinen tek bir şiiri var: Aphrodite'ye yakarışıyla başlayan birinci parça. O şiir bize ulaştı, çünkü Halikarnaslı Dionysios, üslup üzerine yazdığı bir incelemede, kusursuz bir kelime dizilişi örneği olarak şiiri baştan sona alıntıladı. İkinci en uzun ünlü parça, sevdiği kişiyi bir başkasıyla otururken gören şairin bedeninin çözülüşünü anlatan 31 numaralı şiir, Yücelik Üstüne adlı antik risalenin yazarı onu "yüce üslubun" kanıtı diye örnek gösterdiği için kurtuldu. Romalı şair Catullus bu şiiri Latinceye çevirdi ve kendi sevgilisine uyarladı; o çeviri, Avrupa aşk şiirinin damarlarından birine dönüştü.
Yani Sappho'nun en meşhur iki şiiri, şiir kitaplarından değil, onu öven eleştirmenlerin sayfalarından geldi bize. Kitapların kendisine ne olduğu ise bambaşka bir hikâye.
Popüler anlatıda sık tekrarlanan bir hikâye vardır: Kilise, ahlaksız bulduğu için Sappho'nun kitaplarını toplatıp yakmıştır. Bu iddiayı destekleyen hiçbir ciddi kanıt yok. Gerçek, daha sıradan ve daha acı verici: Sappho unutulmadı, ama kopyalanmadı.
Sorun dildi. Onun yazdığı Aiol lehçesi, sonraki yüzyıllarda okullarda öğretilen standart Yunancadan iyice uzaklaştı. Bizans döneminde eğitim, taklit edilmesi gereken bir "doğru Yunanca" etrafında kurulunca, okuması zor bir lehçede yazılmış aşk şarkıları müfredatın dışında kaldı. Bu arada kitap teknolojisi değişti: papirüs tomarlar yerini parşömen ciltlere bıraktı. Bu geçişte kopyalanmayan her metin öldü. Sappho'nun 9 kitabı, kimse tek tek elle yeni cildine aktarmadığı için, rafta çürüdü. Ortaçağın ortalarına gelindiğinde ortada okunacak bir Sappho nüshası kalmamıştı.
Onu geri getiren şey edebiyat sevgisi değil, Mısır'ın kuru kumu oldu.
1897'nin ocak ayında, iki genç İngiliz papirolog, Bernard Grenfell ve Arthur Hunt, Nil vadisinde, kumla örtülü bir antik kentin kalıntılarında kazı yapıyorlardı. Kentin adı Oxyrhynchus, yani Türkçe söyleyişle Oksirinkos. Kazdıkları yer tapınak değildi, mezar da değildi. Çöplüktü. Oksirinkos'un sakinleri yüzyıllar boyunca işi biten kâğıtlarını, vergi makbuzlarını, mektuplarını, alışveriş listelerini ve eskimiş kitaplarını kentin dışındaki höyüklere atmışlardı. Yağmur neredeyse hiç yağmadığı için bu çöp tepeleri çürümemiş, kurumuştu.
Grenfell ile Hunt kazmayı vurduklarında altlarından yüz binlerce papirüs parçası çıktı. Antik dünyadan bize kalan en büyük yazılı malzeme yığınıdır bu. İçinde kayıp trajediler, İncil dışı metinler, kayıp komedyalar ve Sappho vardı. Oksirinkos'tan çıkan parçalar arasında, Hektor ile Andromakhe'nin düğününü anlatan uzunca bir şiir de vardı: gemiler, kadınların sevinç çığlıkları, mürsafi ve tarçın kokuları, lir sesi. 15 yüzyıl boyunca kimsenin okumadığı bir sahne, bir çöp yığınının içinden geri döndü.
Ama papirüsün geri dönüş yolu yalnızca çöplük değildi. Antik Mısır'da kullanılmış papirüs, ucuz bir hammaddeydi. Kat kat yapıştırılıp preslenir, üstü alçıyla sıvanır, boyanır ve mumya maskeleri, göğüs levhaları, ayak kılıfları yapılırdı. Buna kartonaj denir. Yani bir ölünün yüzünü örten o altın yaldızlı maskenin içinde, çoğu zaman birinin atılmış hesap defteri ya da eskimiş bir şiir kitabı yatar.
Bu, papirologlar için ikilem demek: kartonajı çözerseniz içinden kayıp bir metin çıkabilir, ama çözdüğünüz anda o mumya nesnesini yok etmiş olursunuz. Tarihin bir katmanını kurtarmak için başka bir katmanı öldürüyorsunuz.
2002'de Köln Üniversitesi, özel bir koleksiyoncudan bir grup papirüs satın aldı. Parçaların kartonajdan geldiği düşünülüyordu. 2004'te Michael Gronewald ve Robert Daniel bunları yayımladığında ortaya neredeyse tam bir Sappho şiiri çıktı: yaşlılık üzerine bir şiir. Şair dizlerinin artık kendisini taşımadığını, saçlarının karardığı yerden ağardığını söylüyor ve şafak tanrıçasının ölümlü sevgilisi Tithonos'u hatırlatıyor; tanrıça ona ölümsüzlük almıştı ama gençlik almayı unutmuştu, o yüzden Tithonos sonsuza kadar yaşlanmaya mahkûm kalmıştı.
İki ayrıntı bu buluşu olağanüstü kılıyordu. Birincisi, aynı şiirin bir başka parçası zaten 1922'den beri Oksirinkos malzemesi içinde duruyordu; kimse ne olduğunu tam çıkaramamıştı. İki parça birleştirilince şiir neredeyse bütün hâline geldi. İkincisi, Köln'deki nüsha MÖ 3. yüzyılın başlarında kopyalanmıştı; yani Sappho'nun elimizdeki en eski yazılı izi, şairin ölümünden yalnızca üç asır sonrasına ait.
Bu buluşun bir yan etkisi oldu. Artık herkes biliyordu ki özel bir koleksiyonun çekmecesinde, ismi sanı bilinmeyen bir kartonaj parçasının içinde, edebiyat tarihini değiştirecek bir şey durabilir.
2014'ün ocak ayında haber dünya basınına düştü: Sappho'nun yeni şiirleri bulunmuştu.
Duyuruyu yapan kişi, Oxford'da ders veren, alanının en tanınmış isimlerinden biri olan papirolog Dirk Obbink'ti. Elindeki papirüs, Sappho ölçüsüyle yazılmış, 5 kıtası neredeyse eksiksiz okunabilen uzun bir şiir içeriyordu. Buna "Kardeşler Şiiri" adı verildi. Aynı malzemeden, Aphrodite'ye seslenen bir başka şiir daha çıktı.
Kardeşler Şiiri'nin içeriği, klasik filologlar için küçük bir deprem etkisi yarattı. Şiirde biri şaire, kardeşi Kharaksos'un gemisi dolu dönecek diye tekrarlayıp durmasını eleştiriyor; şair tanrıçaya yakarmayı öneriyor ve sözü öteki kardeşi Larikhos'a getiriyor, o da bir gün başını kaldırıp adam olsun diye. Bir aile masasında geçen, tedirgin, günlük bir konuşma.
Neden önemliydi? Çünkü Herodotos, tarihinde Sappho'nun kardeşi Kharaksos'un Mısır'a gittiğini, orada Rhodopis adlı bir hetairaya tutulduğunu, onu büyük parayla özgürlüğüne kavuşturduğunu ve Sappho'nun bu yüzden bir şiirde kardeşiyle alay ettiğini anlatır. Yüzyıllardır bu hikâye vardı, ama şairin kendi dizelerinde o kardeş adları hiç görünmemişti. 2014'te, ilk kez, Sappho'nun kendi ağzından çıktılar.
Sonra soru geldi: bu papirüs nereden çıktı?
Buluşu duyuran ilk metinde papirüsün kökeni hakkında neredeyse hiçbir şey yazmıyordu. Bir antik eserin nereden geldiğini, kimin elinden geçtiğini belgelemek, alanın en temel kuralıdır; o bölümün boş bırakılması hemen dikkat çekti. Ardından bir açıklama geldi: parça bir mumya kartonajının çözülmesinden çıkmıştı. Kısa süre sonra bu anlatı değişti; artık mumya kartonajı değil, ev eşyası ya da kitap cildinden gelen bir yapıştırma levhaydı; Londra'da 2011'de düzenlenen bir müzayedede, adını açıklamayan bir koleksiyoncu tarafından satın alınmıştı ve daha öncesinde Amerikalı bir bilim insanının koleksiyonunda bulunuyordu.
Hikâyenin değişmesi, birkaç araştırmacının ayrıntılı biçimde üstüne gitmesine yol açtı. Kronoloji tutmuyordu, belgeler ortada yoktu, satış kayıtları doğrulanamıyordu.
Bu sırada başka bir dosya açılmıştı. Oksirinkos papirüslerinin sahibi ve yayıncısı olan Egypt Exploration Society, yani Mısır Araştırma Derneği, 2016'da Obbink'i seri editörlüğünden yeniden atamadığını açıkladı; gerekçe olarak, antik metinlerin pazarlanmasına karıştığı yönündeki endişelerin giderilememesini gösterdi. 2019'un sonunda derneğin resmî şikâyeti üzerine soruşturma başladı ve Obbink 2020 yılının mart ayında hırsızlık ve dolandırıcılık şüphesiyle gözaltına alındı. Dernek, Oxford'daki depodan izinsiz çıkarıldığı tespit edilen parça sayısının 120 civarında olduğunu duyurdu. Bunlardan 13'ü Washington'daki Museum of the Bible'a, yani İncil Müzesi'ne satılmıştı; müze parçaları iade etti.
Obbink bütün suçlamaları reddetti; kendisine karşı kullanılan bazı belgelerin, itibarını zedelemek için üretildiğini söyledi. 2021'in mart ayında, Hollandalı bir akademik yayınevi, papirüsün geliş hikâyesini anlatan bölümü kitabından geri çekti.
Geriye tuhaf bir durum kaldı. Şiirlerin kendisi, yazı karakteri, lehçesi ve ölçüsü bakımından uzmanların büyük çoğunluğu için gerçek Sappho'dur; bu ölçüde bir metni sahte üretmek neredeyse imkânsızdır. Ama metnin arkasındaki nesne kayboldu. Asıl papirüs isimsiz bir özel koleksiyonda; yani dünyanın en çok tartışılan Sappho parçası, tartışmayı bitirebilecek laboratuvar incelemesine kapalı. Bugün ciddi Sappho basımlarında bu şiirler yayımlanıyor, ama yanlarına kökenlerinin belgelenemediğine dair bir not düşülüyor. Edebiyat tarihinde, bir şiirin metniyle birlikte dipnotunun da okunması gereken ender durumlardan biri.
Sappho'nun 2 bin 600 yıllık yolculuğunun özeti biraz da bu: bize ulaşan her satır bir kazadan geçti. Biri onu övmek için alıntıladığı için, biri kâğıdını çöpe attığı için, biri bir ölünün göğsüne yapıştırdığı için, biri satın alıp sattığı için elimizde. Şiirin kendisi bu sürecin izlerini taşıyor. Modern okur Sappho'yu köşeli parantezlerle, boşluklarla, yarım cümlelerle okuyor ve o boşluklar artık onun şiirinin bir parçası gibi duruyor; 20. yüzyıl şiirinin parçalı, eksiltili estetiğinin Sappho'yu bu kadar sevmesinin nedenlerinden biri de bu.
Türkiye'de Sappho'yu bütünlüklü biçimde Türkçeye kazandıran isim Azra Erhat oldu. 1972'de Cengiz Bektaş'la birlikte hazırladıkları Sappho Üzerine Konuşmalar ve Şiir Çevirileri, elde kalan bütün parçaları eski Yunanca aslından karşılaştırmalı olarak Türkçeye taşıdı ve bu şiirleri Anadolu coğrafyasının kendi edebî mirası olarak okumayı önerdi. Bu yersiz bir iddia değil: Sappho'nun parçalarından birinde, artık Lydia'da, Sardes'te yaşayan bir kadından söz edilir ve o kadının uzaktaki arkadaşlarını nasıl andığı anlatılır. Şairin dünyasının sınırı ada değildi; karşı kıyıydı, yani bugünkü Ege bölgesiydi.
Ve kum hâlâ orada. Oksirinkos höyüklerinden çıkan yüz binlerce parçanın büyük bölümü hâlâ okunmayı bekliyor; her yıl birkaç yüzü yayımlanıyor. İstatistik acımasız: bu yığının içinden yeni bir Sappho çıkma ihtimali çok düşük. Ama sıfır değil. 1922'de bir kutuya konan anlamsız bir kâğıt parçasının, 80 yıl sonra Köln'den gelen başka bir parçayla birleşip tam bir şiire dönüşmesi, bu işin nasıl yürüdüğünü gösteriyor. Sappho'nun kalan şiirleri kütüphanelerde değil, henüz kimsenin bakmadığı çekmecelerde ve kazılmamış kumun altında duruyor.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.