2026-09-24 · 15 dk
Necib Mahfuz'un 1959'da Al-Ahram'da tefrika edilen romanı Avlâdu Hâratinâ'nın (Sokağımızın Çocukları) Ezher'in tepkisiyle Mısır'da yarım asır boyunca kitap olarak basılamamasının ve yazarın bu roman yüzünden 14 Ekim 1994'te evinin önünde boynundan bıçaklanarak yazma elini besleyen siniri kaybetmesinin hikâyesi. Otuz yılı devlet memurluğunda geçen, 1988'de Arapçanın ilk Nobel'ini alan bir yazarın son yıllarını günde yarım saat yazabilerek geçirmesi ve yasak kitabın ancak ölümünden dört ay sonra Kahire'de raflara çıkması.
necib mahfuzarap edebiyatıyasaklı kitapnobelmısırRomanı bir gazetede bölüm bölüm çıktı; kitap hâline gelmesi elli yıl sürdü. Aradan otuz beş yıl geçtikten sonra, seksen üç yaşındaki yazarı evinin önünde bekleyen bir çakı, tam da o romanın hesabını sormaya gelmişti — ve yazdığı eli susturmayı hedefliyordu.
Kahire'nin en eski mahallelerinden birinde, Hüseyin Camii'nin gölgesine düşen dar sokakların arasında, 1911 yılının aralık ayında bir çocuk doğdu. Adını, annesinin zor bir doğumda yardımını gördüğü doktordan aldı: Necib. Soyadıyla birlikte, Necib Mahfuz. Ailenin yedi çocuğunun en küçüğüydü ve kardeşlerinin en yakını bile ondan on yaş büyüktü; bu yüzden neredeyse tek çocuk gibi, sessiz bir evde, sokağın sesleriyle büyüdü.
O sokağın adı Cemaliye'ydi. Mahfuz'un bütün ömrü boyunca döneceği, defalarca yeniden kuracağı, sonunda bütün dünyanın haritasına dönüştüreceği yer orasıydı. Bir taraftan tekkeler ve türbeler, öbür taraftan kahvehaneler; camiden yükselen ezanla sokağın kabadayılarının birbirine attığı naralar aynı avluda çarpışıyordu. Çocuk, penceresinden bunu izliyordu. 7 yaşındayken izlediği şey başka bir şeydi: 1919'da Mısır'ın İngiliz yönetimine karşı ayaklanması. Kadınların sokağa döküldüğünü, askerlerin ateş açtığını, komşusunun kan içinde taşındığını gördü. Sonraki yıllarda bu sahnenin kendisini yazar yapan tek olay olduğunu söyleyecekti. Mahfuz için tarih hiçbir zaman kitaplarda geçen bir şey olmadı; camın öbür tarafında olan bir şeydi.
Üniversitede edebiyat değil felsefe okudu. 1934'te mezun oldu, İslam felsefesinde güzellik kavramı üzerine bir yüksek lisans tezine başladı ve yarıda bıraktı. Sebebi basitti: soruların cevabını düşünceyle değil, hikâyeyle arayacağına karar vermişti. Ama felsefe onu hiç bırakmadı. Sonraki elli yıl boyunca yazacağı romanların altında hep aynı damar akacaktı: insan neden acı çeker, adalet niye hep birkaç kuşak gecikir, Tanrı sustuğunda mahalle ne yapar.
Mezun olduğu yıl devlet memurluğuna girdi ve 1971'de emekli olana kadar, otuz yedi yıl boyunca bir masanın arkasında oturdu. Önce Evkaf Bakanlığı'nda, yoksullara faizsiz borç veren bir büroda çalıştı; yani günlerini insanların borç dilekçelerini okuyarak geçirdi. Sonra Sanat Dairesi'nde sansür müdürlüğü yaptı, ardından sinemaya destek veren kurumun başına geçti, en sonunda Kültür Bakanlığı'na danışman oldu. Bu ayrıntıyı aklınızda tutun: Mısır'ın yasaklanacak en meşhur romanını yazan adam, kariyerinin bir döneminde devletin sansür masasında oturuyordu.
Mahfuz'un yazarlığı, bir memurun hayatına sığdırılmış bir disiplindi. Sabah daireye gidiyor, öğleden sonra eve dönüyor, belirli bir saatte masaya oturuyor, belirli bir saatte kalkıyordu. Akşamları kahvehanelerdeki arkadaş meclislerine katılıyor, orada konuşulanları dinliyor, ertesi gün onları cümleye çeviriyordu. Yılda bir roman çıkarıyordu ve bunu bir esin patlamasıyla değil, bir muhasebecinin düzeniyle yapıyordu. Sağ eliyle, kâğıda, elle yazıyordu; daktilo kullanmadı.
1950'lerin ortasında, üç ciltlik bir eser yayımladı: Saray Gezisi, Şevk Sarayı ve Şeker Sokağı. Kahire Üçlemesi diye anılan bu üç roman, bir Kahire ailesinin üç kuşağını, 1919'dan İkinci Dünya Savaşı'na kadar izliyordu. Kendi çocukluğunun sokaklarını, baba otoritesini, kadınların kapalı hayatını, gençlerin siyasetle çarpışmasını öyle bir sabırla anlatıyordu ki Arap romanı bu üç kitaptan sonra artık başka bir şeydi. Mahfuz kırk beş yaşında, Arapçanın en büyük romancısı sayılıyordu.
Sonra iki yıl hiçbir şey yazmadı. Üçlemeyi bitirdikten sonra, kendi deyişiyle, gerçekçi romanın söyleyebileceği her şeyi söylemiş gibi hissetti. 1952'de Mısır'da ordu darbe yapmış, kral gitmiş, cumhuriyet kurulmuştu; Mahfuz'un kuşağı kırk yıl boyunca beklediği adaletin nihayet geleceğine inanmak istiyordu. Gelmedi. Yeni rejim de eskisi gibi hapishanelere insan doldurmaya başlayınca, Mahfuz bir soruyla baş başa kaldı: bu mahalle neden her seferinde aynı yere dönüyor? Bu soruyu bir memur masasında, sessizce, yıllarca taşıdı. Ve 1959 sonbaharında cevabını Mısır'ın en büyük gazetesi El-Ehram'ın sayfalarında tefrika etmeye başladı.
Romanın adı Evlâdü Haratina'ydı; Türkçede Sokağımızın Çocukları diye anabileceğimiz bir ad. Her gün bir bölüm yayımlandı ve daha ilk haftalardan itibaren gazetenin kapısına okur mektupları yağmaya başladı.
Kitap, Kahire'nin kenarında bir sokağı anlatıyordu. Sokağın yukarısında, yüksek duvarların ardında dev bir konak vardı ve orada, kimsenin yüzünü hatırlamadığı yaşlı bir adam otururdu: Cebelavi. Bütün mahalle onun soyundan geliyordu. Cebelavi bir zamanlar bu çorak araziyi satın almış, üzerine konağını kurmuş, gelirini çocuklarına vakfetmişti. Ama vakfın geliri hiçbir zaman hakkıyla dağıtılmadı. Sokağı, kabadayılar yönetiyordu; vakfın nâzırı onlarla anlaşıyor, halk yoksulluk içinde yaşıyor, arada bir içlerinden biri çıkıp adaleti yeniden kurmaya çalışıyordu.
Mahfuz o "biri"ni beş kez anlattı. Önce Edhem: konaktan kovulan, alın teriyle yaşamak zorunda kalan, kardeşi tarafından ihanete uğrayan ilk oğul. Sonra Cebel: yılanlarla uğraşan, kavmini kabadayılara karşı ayaklandıran, onlara bir düzen getiren adam. Sonra Rifaa: kavgayı değil şifayı seçen, insanların içindeki şeytanları kovmaya çalışan, bu yüzden öldürülen marangoz. Sonra Kasım: mahallenin bütün mahrumlarını tek bir çatı altında toplayan, savaşarak kazanan ve sokağı gerçekten birleştiren adam. Ve en sonda Arafa: kimseye benzemeyen, konağa ilgisi duayla değil merakla olan, bir şişeye doldurduğu karışımlarla mucizeler yapan büyücü. Yani bilim.
Bu şemayı okuyan herkes ne demek istendiğini anladı. Edhem'de Âdem, Cebel'de Musa, Rifaa'da İsa, Kasım'da Muhammed görüldü. Cebelavi'nin kim olduğu ise asıl kavganın koptuğu yerdi. Çünkü Mahfuz'un romanında o konaktaki yaşlı adam, kitabın bir yerinde ölüyordu.
El-Ezher'in âlimleri ayağa kalktı. Peygamberlerin bir mahalle kavgasının kahramanlarına, Tanrı'nın duvarların ardında susan bir mülk sahibine benzetilmesi, onlar için tartışılacak bir edebiyat meselesi değildi. Gazeteye baskı yapıldı, tefrikanın durdurulması istendi. Devreye devlet girdi. El-Ehram'ın başındaki Muhammed Hasaneyn Heykel, Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnâsır'ın yakın dostuydu ve Nâsır'ın müdahalesiyle tefrika kesintiye uğramadan sonuna kadar yayımlandı. Ama bir pazarlık yapıldı: roman Mısır'da kitap olarak basılmayacaktı. El-Ezher onay vermeden, kapak arasına girmeyecekti.
Mahfuz bu anlaşmaya ömrünün sonuna kadar uydu. Bu, onun en çok yanlış anlaşılan tarafıdır. Romanını geri almadı, yanlış yazdığını söylemedi, tek bir satırını değiştirmedi; sadece kendi ülkesinde basılması için gereken iznin bir gün geleceğini bekledi ve beklemeyi tercih etti. Kırk yedi yıl bekleyecekti.
Kitap 1967'de Beyrut'ta basıldı. Lübnan baskısı Mısır'a bavullarda, valizlerin dibinde, fotokopiyle çoğaltılmış sayfalar halinde girdi. Yasak, romanı öldürmedi; tam tersine, onu okumadan hakkında konuşan büyük bir kalabalık yarattı. Mahfuz bunu sonraki yıllarda acı bir tebessümle anlatacaktı: kitabı en çok tartışanlar, çoğunlukla onu hiç açmamış olanlardı.
Yirmi bir yıl boyunca mesele böyle, kısık ateşte durdu. 1988'in 13 Ekim'inde İsveç Akademisi Nobel Edebiyat Ödülü'nü Necib Mahfuz'a verdiğini açıkladı. Arapça yazan bir yazar ilk kez bu ödülü alıyordu. Mahfuz 77 yaşındaydı, Kahire dışına neredeyse hiç çıkmamıştı ve Stockholm'e de gitmedi; kızları gitti, konuşmasını başkası okudu. Mısır sevindi, Arap dünyası sevindi. Ama ödülün bir yan etkisi vardı: dünyanın dört bir yanındaki yayıncılar Mahfuz'un bütün kitaplarını aramaya başladı ve yasaklı roman, otuz yıl sonra ikinci kez gündeme oturdu.
Bir yıl sonra, 1989'da, İngiltere'de başka bir kitap yüzünden başka bir fırtına koptu; Salman Rushdie'nin romanı ve ardından gelen ölüm fetvası bütün dünyayı sarstı. Mahfuz, yazarı hedef gösteren fetvayı açıkça eleştirdi ve eleştirisini Mısır basınında, kendi adıyla yazdı. Tepki gecikmedi. Mısırlı radikal bir din adamı olan Ömer Abdurrahman, Mahfuz'un kendi romanı yüzünden tövbe etmesi ya da öldürülmesi gerektiğini söyledi; dahası, Sokağımızın Çocukları yazıldığında gereken yapılmış olsaydı Rushdie'nin böyle bir kitaba cesaret edemeyeceğini ileri sürdü.
Bu cümle havada asılı kaldı. 1992'de, Mısırlı bir aydın olan Ferec Fûde, yazıları yüzünden Kahire'de sokak ortasında vuruldu. Mahfuz'un dostları ona koruma alması gerektiğini söyledi. O reddetti. 82 yaşındaydı, gözleri zayıflamıştı, kulakları ağır işitiyordu ve her gün aynı saatte aynı kahvehaneye gidiyordu. Hayatının düzenini bozmaya niyeti yoktu.
14 Ekim 1994, bir cuma. Nobel'in açıklanışının altıncı yıldönümünün ertesi günü. Mahfuz, Nil'in batı yakasındaki Ecuze semtinde, evinin önünde, kendisini her hafta edebiyat sohbetine götüren arkadaşının arabasına binmek üzereydi. Yanına genç bir adam yaklaştı. Elini uzattı; yaşlı yazar, kendisini selamlayan bir okur sandı ve elini uzattı. Bıçak boynuna girdi.
Hastaneye yetiştirildi, ameliyata alındı, kurtuldu. Ama bıçak boynundaki kasları ve damarları yırtarken sağ koluna giden sinirleri de kalıcı olarak tahrip etmişti. Mahfuz kendine geldiğinde etrafındakilere saldırının asıl amacının ne olduğunu söyledi: korkman isteniyor, susman isteniyor.
Saldırganı sorguya çektiklerinde ortaya çıkan şey, bu hikâyenin en ağır ayrıntısıdır. Genç adam romanı okumamıştı. Ne o okumuştu ne de onu yollayan grubun içinde okuyan biri vardı. Bir kitabın adı vardı ortada ve otuz beş yıl boyunca o adın etrafında biriken söylentiler, fetvalar, kulaktan dolma cümleler vardı. Bıçak, romanı değil, romanın şöhretini cezalandırmaya gelmişti.
Mısır'da olanlar bundan sonra iyice acı bir ironiye dönüştü. Saldırıdan iki hafta sonra, muhalefetin çıkardığı bir gazete, dayanışma göstermek için romanın tamamını izinsiz yayımladı. Yani kitap, yazarı hastanede yatarken, onun kırk yıldır sadık kaldığı anlaşma çiğnenerek Mısır'da ilk kez tam metin olarak basıldı. Mahfuz buna da itiraz etti; yaşadıklarının yeterince ağır olduğunu, üstüne bir de bunu kaldıramayacağını söyledi. Aynı günlerde, kendisini öldürmeye gelenlere ithaf yazmak için yatağına kitap getirmelerini istedi; bir toplumun ancak kültürle düzelebileceğini düşünüyordu ve bunu söylemenin en iyi yolunun bu olduğuna inanıyordu.
Ocak 1995'te bir askerî mahkeme saldırıyla ilgili iki kişiye idam cezası verdi; ikisi de 22 yaşındaydı, karar aynı yılın mart ayında infaz edildi. Diğer sanıklar hapis cezası aldı. Mahfuz davaya katılmadı, cezaları kutlamadı, bu konuda zafer diline hiç girmedi.
Onun önündeki mesele artık başkaydı: kalemi tutamıyordu. Otuz yıldır her gün, saati saatine, elle yazan bir adamın sağ eli işlevini kaybetmişti. İlk aylarda kâğıda düz bir çizgi çekemedi. Sonra harfler geldi, ama okunmuyordu. Yıllar süren fizik tedaviden sonra, ancak 1990'ların sonunda, günde çok kısa aralıklarla, en iyi günlerde yarım saati bulan sürelerle yazabilir hale geldi. Bu, artık roman yazamayacağı anlamına geliyordu.
Mahfuz bunu bir kayıp olarak değil, yeni bir biçim sorunu olarak ele aldı. Elinin kaldırabildiği uzunlukta metinler yazmaya başladı: birkaç paragraflık, bazen yarım sayfalık rüya anlatıları. Nekahat Dönemi Rüyaları adını verdiği bu parçalar, Dünyanın Yarısı adlı dergide birer birer yayımlandı. İçlerinde Cemaliye'nin sokakları vardı, ölmüş arkadaşlar vardı, kaybolan evler, adı hatırlanmayan yüzler vardı. Yaşlı bir adamın, kendi çocukluğunun mahallesinde her gece yeniden kaybolması gibiydi. Son büyük kitabı 2005'te çıktı; öbür dünyada geçen hikâyelerden oluşuyordu. Bir yıl sonra, 30 Ağustos 2006'da, 94 yaşında öldü. Mısır ona iki cenaze töreni yaptı: biri ailesinin istediği sade tören, biri devletin düzenlediği askerî tören.
Ölümünden birkaç ay sonra, Sokağımızın Çocukları nihayet Mısır'da, yasal olarak, kapak arasında yayımlandı. Kitabın başına bir önsöz kondu; önsözü yazan hukukçuyu bizzat Mahfuz seçmişti, çünkü romanının ülkesine bir kavga metni olarak değil, tartışılabilir bir edebiyat eseri olarak girmesini istiyordu. Kitap raflara çıktığı anda çok satanlar listesine girdi. Kırk yedi yıl boyunca fotokopiyle, kaçak baskılarla, kulaktan dolma özetlerle dolaşan roman, sonunda okunabilir bir nesneye dönüştü.
Geriye kalan soru, romanın kendi finalinde saklıdır. Mahfuz kitabın sonunda Arafa'yı, yani bilimi, mahallenin kabadayılarının eline düşürür; Arafa öldürülür ama bütün sırlarını yazdığı defter mahallede kalır. Sokak, o defteri okuyacak birini beklemeye başlar. Mahfuz 1959'da bu cümleyi yazarken kendi kitabının da tam olarak bunu yaşayacağını bilmiyordu: yazarın eli kesilecek, kitap ortada kalacak, mahalle onu okumayı yarım yüzyıl erteleyecekti.
O elin son yıllarda günde yarım saat yazabilmesi, bu hikâyenin en sade cevabıdır. Bıçak, kolun sinirlerine ulaştı; yazmaya ulaşamadı.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.