← Nöron Edebiyat

Öldüğünde Adını Yanlış Yazdılar: Moby Dick

2026-09-22 · 17 dk

▶ Spotify’de dinle

Herman Melville'in 1851'de yayımladığı, kendi balina avcılığı yıllarından ve bir ispermeçet balinasının batırdığı Essex gemisinin gerçek hikâyesinden doğan Moby Dick'in, yazarını üne değil yoksulluğa ve unutulmaya götürmesinin hikâyesi. Londra baskısında sonsözün düşmesi yüzünden eserin anlatıcısı

moby dickherman melvillebalinaamerikan edebiyatıunutulan yazar

Bölüm metni

1851'de bir adam, deniz hikâyesi bekleyen okurlarına balinaların anatomisini, halatın düğümünü ve Tanrı'yla hesaplaşan bir kaptanı anlattı. Kitap battı, yazar gümrük memuru oldu, öldüğünde gazete adını bile yanlış yazdı. Yetmiş yıl sonra aynı kitap dünyanın en büyük romanlarından biri ilan edilecekti.

Bir ailenin parayla birlikte nasıl dağıldığını Herman Melville on iki yaşında öğrendi. Babası Allan, New York'ta Fransız kumaşı ithal eden, borçla büyüyüp borçla batan bir tüccardı. İşler çöküp alacaklılar kapıya dayanınca aile şehri terk edip Albany'ye sığındı; baba orada, 1832 kışında, bitkin ve aklı karışmış bir halde öldü. Geride yedi çocuk, ödenmemiş senetler ve bir soyadı kaldı. Soyadıyla ilgili kısım önemli: adam hayattayken aile adını sonunda sessiz bir harf olmadan yazıyordu. Ölümünden sonra anne Maria, adın sonuna bir harf ekledi ve Melvill, Melville oldu. Yani bu hikâyenin kahramanı, daha on üç yaşına gelmeden kendi adının yazımının değiştiğini görmüş bir çocuktu. Adının doğru yazılması meselesi onu ömrünün sonunda bir kez daha bulacaktı.

Okul bitti. On üç yaşındaki Herman, Albany'de bir bankada evrak taşıyan bir çırak oldu. Sonra amcasının çiftliğinde çalıştı, bir süre köy okullarında öğretmenlik yaptı, mühendislik sınavına hazırlandı, kanal şirketlerine iş için başvurdu ve her seferinde kapıyı kapalı buldu. 1837 krizinden sonraki Amerika'da, batmış bir tüccarın oğluna açık pek fazla kapı yoktu. 1839 yazında, 19 yaşındayken, Liverpool'a giden bir ticaret gemisinde miço olarak yazıldı. Dönüşte iş yine yoktu. Bunun üzerine o dönemin işsiz genç Amerikalılarının son çaresine başvurdu: balina avcılığına.

3 Ocak 1841'de, Massachusetts'in Fairhaven limanından Acushnet adlı balina gemisiyle, Türkçe söylenişiyle Akuşnet'le denize açıldı. Yirmi bir yaşındaydı. Akuşnet'in yaptığı iş, romantik hiçbir şey içermiyordu. O yıllarda balina avcılığı Amerika'nın en büyük sanayilerinden biriydi; ispermeçet balinasının kafasındaki yağ, dünyanın en temiz yanan lamba yağıydı ve Boston'dan Londra'ya kadar şehirlerin geceleri onunla aydınlanıyordu. Gemi yüzen bir fabrikaydı. Avlanan hayvan bordaya bağlanır, yağ tabakası şeritler halinde soyulur, güvertedeki kazanlarda kaynatılır, is ve duman haftalarca yelkenlere sinerdi. Seferler üç, dört yıl sürerdi. Mürettebat maaş almaz, avın gelirinden pay alırdı; ve pay o kadar küçüktü ki, birçok denizci seferin sonunda kaptana borçlu çıkardı.

Melville o borcu ödemeyi beklemedi. 1842 Temmuz'unda, Markiz Adaları'ndaki Nuku Hiva adasına yanaştıklarında bir arkadaşıyla birlikte gemiden kaçtı. Adanın içlerine, Taipi vadisine girdiler. Melville orada yaklaşık bir ay kaldı; yıllar sonra bunu dört aya çıkararak anlatacaktı. Ardından bir Avustralya balina gemisine bindi, Tahiti açıklarında mürettebatın isyanına karıştı, kısa süre hapis yattı, oradan kaçtı, bir başka balina gemisinde çalıştı, Hawaii'de tezgâhtarlık yaptı ve nihayet bir Amerikan savaş gemisine er olarak yazılıp 1844 Ekim'inde Boston'a döndü. Denizde geçen dört yıl. Hiç parası yoktu; ama sonradan anlaşılacağı üzere, elinde bir ömür yetecek kadar malzeme vardı.

Anlattı. Ailesi ve dostları, o adalar hikâyelerini yazıya dökmesi için ısrar edince 1846'da Typee, ertesi yıl Omoo yayımlandı. Kitaplar tuttu. Melville bir anda "yamyamlar arasında yaşamış adam" olarak tanındı; salonlarda merakla bakılan, biraz da kuşkuyla karşılanan bir isim oldu. Kimi okurlar anlatılanların uydurma olduğunu düşündü, kimi misyonerler adalardaki düzeni eleştirdiği için ona kızdı. Ama kitap satıyordu. Melville 1847'de Massachusetts Yüksek Mahkemesi başyargıcının kızı Elizabeth Shaw'la evlendi; maceracı denizci, damat, sonra baba oldu.

Sorun şuydu: Melville'in okumak istediği şeylerle okurların ondan beklediği şeyler hızla birbirinden uzaklaşıyordu. Geç ve hırslı bir okurdu; Shakespeare'i, Kitabı Mukaddes'i, deniz tarihçilerini, filozofları büyük bir açlıkla okudu ve kendi hikâyelerine felsefe karıştırmaya başladı. 1849'da bunu denediği kitap sertçe reddedildi. Ardından iki kitabı, kendi deyişiyle sırf para için, aylar içinde yazdı.

Sonra, 1850 yazında, hayatını değiştiren iki şey art arda geldi. Birincisi, ailesiyle birlikte Massachusetts'in Pittsfield kasabasında bir çiftlik satın aldı. Tarlalarından çıkan taş ok uçları yüzünden çiftliğin adı Arrowhead, yani Ok Ucu'ydu. İkincisi, 5 Ağustos günü bir grup yazarla çıktıkları dağ yürüyüşünde, bastıran fırtınadan bir kaya çıkıntısının altına sığınırken Nathaniel Hawthorne'la tanıştı. On beş yaş büyük, suskun, karanlık bir adamdı Hawthorne. Melville ona tutkuyla bağlandı; mektuplar yazdı, tepelerin arasından atla gidip kapısını çaldı, gece yarılarına kadar konuştular.

O sırada Melville'in elinde bir balina avcılığı kitabı vardı; mesleği anlatan, hareketli, satılabilir bir kitap. Ok Ucu'ndaki çalışma odasında, pencereden görünen ve ona denizden çıkan bir balina sırtını hatırlatan dağa bakarak, o kitabı bambaşka bir şeye çevirdi. İki gerçek olay zihnindeki çatıyı kurdu. Birincisi, 1820 Kasım'ında bir ispermeçet balinasının Essex adlı balina gemisine iki kez çarpıp onu batırmasıydı; kazadan kurtulan ikinci kaptan Owen Chase'in anlattıkları, açık denizde aylarca süren korkunç bir hayatta kalma mücadelesiydi ve Melville o anlatıyı denizdeyken, Chase'in oğlundan ödünç alıp okumuştu. İkincisi, Şili açıklarında yıllarca avcıların peşine düştüğü, zıpkın yaraları taşıyan beyaz bir erkek balinaydı; 1839'da New York'ta çıkan bir dergide onun hikâyesi anlatılmıştı. Hayvanın adı Mocha Dick, yani Moka Dik'ti. Melville o iki adı birleştirdi, ilkini attı, ikincisini değiştirdi ve ortaya bir tek kelime çıktı.

Kitap önce Londra'da çıktı, 1851 Ekim'inde, üç cilt halinde. Ama beyaz balinanın adı kapakta yoktu: İngiliz yayıncı kitaba yalnızca The Whale, yani Balina adını verdi. Bundan çok daha ağır bir şey daha yaptı. Baskıda sonsöz yoktu.

Sonsöz, romanın bütün yükünü taşıyan sayfadır. Kitap boyunca anlatan kişi, gemideki tek hayatta kalan olarak konuşur; o kısa sonsöz, batıştan sonra bir tabutun su yüzüne çıktığını ve onun bu tabuta tutunarak kurtulduğunu söyler. Londra baskısında o sayfa düşünce, kitap fiziksel olarak imkânsız bir hale geldi: herkesin öldüğü bir kazayı, ölmüş bir adam anlatıyordu. Londra'da çıkan haftalık dergi The Spectator, yani Seyirci, tam da buna takıldı. Seyirci dergisi, yazarın kendi bilmesine imkân olmayan şeyleri romana sokmasını kusur olarak yazdı. Eleştirmen haksız değildi; sadece eleştirdiği kusur yazara ait değildi.

Amerikan baskısı bir ay sonra, 1851 Kasım'ında New York'ta yayımlandı. Sonsöz oradaydı, ad da oradaydı. Ama tuhaf bir ayrıntıyla: kapakta balinanın adı araya bir tire konarak yazılmıştı, kitabın içindeyse hayvandan hep tiresiz söz ediliyordu. Yani beyaz balina, dünyaya iki farklı yazımla birden girdi. Yazarın adını doğru yazmayı beceremeyen bir ülkenin, balinanın adını da tam beceremediği söylenebilir.

Melville kitabı Hawthorne'a adadı ve ona yazdığı bir mektupta, kötücül bir kitap yazdığını, buna rağmen kendini kuzu gibi tertemiz hissettiğini söyledi. Aynı günlerin bir başka mektubunda çok daha çıplak bir cümle vardı: dolarlar beni lanetliyor, diyordu. Yazmak istediği kitapla satması gereken kitabın aynı şey olamayacağını biliyordu ve bunu bilerek yazmayı sürdürdü.

Karşılık ağır oldu. Bazı eleştirmenler kitabın gücünü gördü, ama çoğunluk şaşkındı: 135 bölümlük bu yapı ne romandı, ne gezi yazısıydı, ne de doğa tarihi. Balina türlerini kitap boyutlarına göre sınıflandıran bölümler, ilahiye dönüşen monologlar, sahne talimatlarıyla yazılmış tiyatro sayfaları arasında okur yolunu kaybediyordu. Satışlar bunu doğruladı. Moby Dick, Melville'in bütün ömrü boyunca Amerika'da 3.215 nüsha sattı ve ona toplamda 556 dolar 37 sent kazandırdı. Otuz beş yılda, bir kitap için, bu kadar.

Ertesi yıl yayımladığı roman ise felaket oldu; New York'ta çıkan bir gazete, kitabın haberini yazarın aklını kaçırdığını söyleyen bir başlıkla verdi. 1853 Aralık'ında yayıncısının binası yandı; Melville'in kitaplarının baskı kalıpları ve depodaki nüshaları o yangında yok oldu. Borçlar birikmişti. Ok Ucu'nu alırken aldığı borcu ödeyemiyor, kayınpederinden gelen yardımlarla ayakta duruyordu. Roman yazmayı bırakıp dergilere kısa hikâyeler yazdı, ardından üç kış boyunca kasaba kasaba dolaşıp para için konferanslar verdi. Salonlar ıssızdı.

1863'te çiftliği kardeşine devredip New York'a taşındı. Ve 1866 Aralık'ında, 47 yaşında, kalemiyle geçinmekten vazgeçti: New York limanında gümrük müfettişi olarak işe girdi. Günlüğü dört dolardı. İşi, rıhtıma yanaşan gemilerin ambarlarındaki yükü sayıp denetlemekti. Dünyanın en büyük balina avcılığı romanını yazmış adam, on dokuz yıl boyunca her sabah aynı rıhtımlara gidip gemilere tırmandı, sandıkları saydı, kâğıtları imzaladı. Memuriyette yükselmedi; günlük dört dolar, on dokuz yılın sonunda hâlâ günlük dört dolardı. Bu arada evin içinde de acı vardı: 1867'de büyük oğlu Malcolm'u 18 yaşında kaybetti, yıllar sonra ikinci oğlu Stanwix de ondan önce öldü.

Yazmayı tamamen bırakmadı; sadece sessizce yazdı. 1876'da, Kutsal Topraklar'a yapılan bir hac yolculuğunu anlatan, on sekiz bin dizeye yaklaşan devasa bir şiir yayımladı; masrafını amcası karşıladı, kitabı neredeyse hiç kimse okumadı. Sonraki şiir kitaplarını 25'er nüsha bastırdı, dostlarına dağıttı. 1885'in son gününde gümrükteki görevinden ayrıldı. Kalan altı yılını, çoğu kimsenin varlığından bile haberdar olmadığı bir emekli olarak, New York'ta bir evin üst katında okuyarak ve yazarak geçirdi.

28 Eylül 1891'de öldü. Ertesi gün New York Times gazetesinde çıkan ölüm ilanı birkaç satırdı. Birkaç gün sonra aynı gazete ona kısa bir yazı ayırdı; yazının başlığında adı Hiram Melville diye geçiyordu. Herman değil, Hiram. Ülkenin en büyük gazetesi, kırk beş yıl önce Amerika'nın en çok konuşulan genç yazarlarından biri olan adamı uğurlarken adını yanlış yazmıştı. Bronx'taki Woodlawn Mezarlığı'na gömüldü. Mezar taşına kıvrılmış bir kâğıt tomarı kabartması yapıldı. Tomarın üstü boştur; üzerinde tek bir kelime yazmaz.

Melville öldüğünde, eşi Elizabeth evdeki kâğıtları attırmadı. Masasının üzerinde, tamamlanmamış bir elyazması vardı: bir savaş gemisinde, iyi kalpli ve suçsuz bir genç denizcinin askerî kanunun çarkları arasında ezilişini anlatan kısa bir roman. Melville onu son beş yılında, gümrükten emekli olduktan sonra yazmış, yazdıkça değiştirmiş, üstüne yeni kâğıtlar iğnelemiş, bitiremeden ölmüştü. Elizabeth kâğıtları bir yere kaldırdı. Aile içinde anlatılan hikâyeye göre defterler ve müsveddeler yıllarca bir teneke kutuda durdu. Otuz yıl boyunca o kutuyu açıp okumayı düşünen kimse çıkmadı.

Çünkü Melville'in kendisi çoktan unutulmuştu. Ama edebiyat tarihinde bazen şu olur: bir kitap yanlış yüzyılda doğar ve doğru yüzyılı bekler. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki kuşak, sanayinin ve makinenin insanı öğüttüğünü görmüş, akılcı görünen bir takıntının koca bir topluluğu uçuruma sürükleyebileceğini kendi gözleriyle izlemişti. O kuşak için, tek bir hayvanın peşinde bütün gemisini ve mürettebatını feda eden bir kaptanın hikâyesi artık tuhaf değildi; tanıdıktı.

1919'da, Melville'in doğumunun 100. yılında birkaç eleştirmen bu adı hatırlattı. Columbia Üniversitesi'nden genç bir akademisyen olan Raymond Weaver, onun hayatını araştırmaya girişti ve Melville'in torunu Eleanor'un elindeki aile kâğıtlarına ulaştı. Weaver 1921'de ilk Melville biyografisini yayımladı. Londra'da yayıncılar Melville'in bütün eserlerini basmaya karar verdi; 1923'te İngiliz romancı D. H. Lawrence, Amerikan edebiyatı üzerine kitabında Moby Dick'i çağının en büyük deniz kitabı olarak selamladı. Ve 1924'te teneke kutudaki o yarım kalmış elyazması, yazarının ölümünden 33 yıl sonra, ilk kez kitap olarak basıldı: Billy Budd.

Bundan sonrası hızlı oldu. Yirminci yüzyıl ortasına gelindiğinde Moby Dick, Amerikan edebiyatının kurucu metni sayılıyordu. 1956'da John Huston'ın yönettiği, senaryosunu Ray Bradbury'yle birlikte yazdığı filmde Gregory Peck kaptanı canlandırdı ve kitap, hiç okumayanların bile hikâyesini bildiği bir şeye dönüştü. Türkçeye kazandıran çeviri de bu dalganın bir parçasıdır: Sabahattin Eyuboğlu ile Mina Urgan'ın birlikte yaptığı çeviri, romanın o ağır, İncil tınılı, denizci argosuyla örülü dilini Türkçede ayakta tutmayı başardı ve kitabın ilk cümlesi Türkçede de bir slogan gibi yerleşti: Bana İsmail deyin.

Peki bu geri dönüşün bize söylediği şey ne? En basit haliyle şu: bir kitabın satmaması, o kitap hakkında hiçbir şey söylemez. 1851'de Moby Dick'i reddeden okur aptal değildi; sadece elindeki ölçüyle bakıyordu. O ölçüde roman, düzgün ilerleyen bir hikâyeydi. Melville'in yaptığı şeyse ansiklopediyi, tiyatroyu, vaazı, teknik el kitabını ve maceraya dair her şeyi aynı kabın içine atıp kaynatmaktı; tıpkı güvertedeki kazanlar gibi. Bu, yüz yıl sonra roman sanatının en çok yaptığı şey olacaktı. Yani kitap kötü karşılandığı için değil, erken geldiği için battı.

İkinci şey daha kişisel. Melville o kitabı yazarken kaybedeceğini biliyordu. Dolarların onu lanetlediğini yazan adam, tam da satması gereken anda satmayacak kitabı yazmayı seçti ve ardından hayatının kırk yılını rıhtımda sandık sayarak geçirdi. Bugün Moby Dick hakkında konuşulurken hep beyaz balina ve kaptan konuşulur; oysa kitabın gerçek dayanıklılığı, onu yazan adamın ödediği bedelde saklıdır.

Üçüncüsü de adla ilgili. Bu hikâye, adı doğru yazılamayan bir adamın hikâyesi olarak başladı: babasının ölümünden sonra değişen bir soyadı, kapağında tire olan ama içinde olmayan bir balina, Londra'da adı silinip yerine sadece Balina yazılan bir kitap ve ölüm ilanında Hiram diye anılan bir yazar. Bugün o ad, dünyanın her yerinde, milyonlarca kapağın üzerinde doğru yazılıyor. Woodlawn Mezarlığı'ndaki taşın üstündeki boş kâğıt tomarı ise hâlâ boş. Melville'in ölürken doldurulmamış bıraktığı o tomarı, kendisinden sonra gelen okurlar doldurdu.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.