← Nöron Edebiyat

Yirmi İki Sterlin ve Kayıp Elyazması: Achebe

2026-09-18 · 14 dk

▶ Spotify’de dinle

Chinua Achebe'nin 1958'de yayımlanan ilk romanı Things Fall Apart'ın (Parçalanma) tek elyazması nüshasının Londra'da bir daktilo bürosunda aylarca tozlu bir köşede unutulmasının ve son anda kurtarılmasının hikâyesi. Avrupa romanlarında hep arka

chinua achebeparçalanmaafrika edebiyatıelyazmasınijerya

Bölüm metni

Yirmi altı yaşındaki bir radyo çalışanı, elle yazdığı tek romanını sıradan postayla Londra'ya, gazetede ilanını gördüğü bir daktilo bürosuna yolladı. Yirmi iki sterlinlik parayı da gönderdi — sonra aylarca hiçbir cevap gelmedi. O elyazması bir ofisin köşesinde tozlanırken, Afrika edebiyatının bütün seyri bir kadının Londra'ya yapacağı izin yolculuğuna bakıyordu.

Nijerya'nın doğusunda, Ogidi adlı bir kasabada, 16 Kasım 1930'da doğan çocuğa iki isim birden verildi. Biri Albert'ti; Victoria döneminin İngiltere'sinden, kraliçenin eşinden ödünç alınmış, misyoner defterlerine yakışan bir ad. Öbürü Chinualumogu'ydu: Tanrı benim adıma savaşsın. Bu iki ismin arasındaki mesafe, çocuğun bütün hayatının haritasıydı.

Babası Isaiah Okafo Achebe, İngiliz kilisesinin yetiştirdiği bir öğretmen ve din görevlisiydi. Evin içinde İngilizce ilahiler söyleniyor, İncil okunuyordu. Kapının hemen dışında, aynı kasabanın öbür yarısında, atalara kola cevizi sunuluyor, ölülerin ruhları maskelerle sokağa iniyordu. Achebe yıllar sonra kendisini bir yol kavşağında büyümüş biri olarak tanımlayacaktı; iki dünyanın da içeridenini bilen, ikisine de tam ait olmayan bir çocuk.

Zekâsı onu önce Umuahia'daki Devlet Koleji'ne, ardından 1948'de İbadan Üniversite Koleji'nin ilk öğrenci grubuna taşıdı. Ülkenin en parlak gençlerine verilen burs tıp içindi; Achebe bir yıl sonra bursu kaybetmeyi göze alıp edebiyata, tarihe ve ilahiyata geçti. Albert adını da orada bıraktı. Artık Chinua Achebe'ydi.

İbadan'da Shakespeare okudu, Milton okudu, Wordsworth ve Keats okudu. Ama hayatını değiştiren kitap bunlardan hiçbiri değildi. Zorunlu okuma listesinde, Nijerya'da geçen ve Anglo-İrlandalı bir yazarın, Joyce Cary'nin kaleminden çıkmış bir roman vardı: Mister Johnson, yani Bay Johnson. Kitabın kahramanı bir Nijeryalıydı: coşkulu, sadık, gülünç, sonuna kadar çocuksu. Londra'da kitap büyük övgü almıştı. İbadan'daki sınıfta ise sessiz bir rahatsızlık dolaştı. Öğrenciler kendilerini o sayfalarda tanımadılar. Gördükleri şey bir portre değil, bir karikatürdü; üstelik kendi memleketlerinin karikatürü.

Achebe için asıl sarsıcı olan, kitabın kötü niyetli olmaması ve yine de yanlış olmasıydı. Yazar Nijerya'yı biliyordu, orada memurluk yapmıştı, hatta halkını sevdiğini sanıyordu. Ama hikâyeyi anlatan kişi hep dışarıdaydı. Bunun tek başına bir kitabın sorunu olmadığını da görüyordu; Afrika'yı konu alan İngilizce edebiyatın büyük bölümünde, kıta bir ülke değil bir arka fon, insanları da karakter değil manzara unsuruydu. Joseph Conrad'ın Heart of Darkness, yani Karanlığın Yüreği adlı romanı bile, bütün ustalığına rağmen, Afrikalılara ağız vermiyordu.

Achebe bu duyguyu sonradan bir atasözüyle özetleyecekti: aslanların kendi tarihçileri olmadıkça, av hikâyesini hep avcı anlatır. Sınıftan çıktığında kafasında bir öfke değil, bir görev vardı. Birisi içeriden yazmalıydı.

1953'te mezun oldu. Bir yıl sonra, 1954'te, Lagos'ta Nigerian Broadcasting Service'e, yani Nijerya Radyo Kurumu'na girdi. İşi konuşma programları bölümündeydi: metin hazırlamak, yayın düzenlemek, sesin zamanını ölçmek. Radyo ona iki şey öğretti. Birincisi, bir cümlenin kulakta nasıl durduğunu. İkincisi, disiplini. Gündüz kurumun metinlerini yazıyor, gece kendi defterini açıyordu.

Yazdığı şey başlangıçta tek bir roman değildi. Elinin altında üç kuşağı birden kapsayan devasa bir taslak vardı: geleneksel dünyanın içinde yaşayan bir adam, onun oğlu, sonra sömürge sonrası şehirde memur olan torunu. Bir aile üzerinden yüz yıllık bir ülke.

1956'da kurum onu Londra'ya, BBC'nin personel eğitim okuluna gönderdi. Achebe defterini yanına aldı. Orada romancı ve yayıncı Gilbert Phelps'le tanıştı; Phelps metni okudu ve çok etkilendi, kendi yayıncısına götürmeyi önerdi. Achebe reddetti. Kitabın henüz hazır olmadığını düşünüyordu, ki haklıydı.

Lagos'a döndükten sonra, 1957'de, yazarlık hayatının en cesur kararını verdi: elindeki büyük metnin üçte ikisini attı. Geriye yalnızca ilk kuşak kaldı; Umuofia'lı bir yam çiftçisinin, güreşçi Okonkwo'nun hikâyesi. Sonradan Things Fall Apart, Türkçedeki adıyla Parçalanma olarak bilinecek kitap, işte o budamadan doğdu. Adını da hazırdı: William Butler Yeats'in 1919 tarihli şiiri The Second Coming'den, yani İkinci Geliş'ten. Her şey parçalanıyor, merkez tutmuyor.

Elinde, dünyada tek bir nüsha vardı. Kendi el yazısıyla, mürekkeple doldurulmuş defterler.

Lagos'ta yaşayan genç bir memurun 1957'de bir romanı yayımlatması için önce onu daktiloya çekmesi gerekiyordu. Yayınevleri el yazısı kabul etmiyordu. Achebe'nin daktilosu yoktu, daktilo bilen tanıdığı da yoktu.

Çözümü İngiltere'de çıkan haftalık dergi The Spectator'ın ilan sayfasında buldu: Londra'da bir daktilo bürosu, posta yoluyla gelen metinleri temize çekiyordu. Achebe iki nüsha istedi ve bedelini İngiliz posta havalesiyle gönderdi: 22 sterlin. Bugün küçük görünen bu rakam, o günün Lagos'unda genç bir radyo çalışanının maaşından koparılmış ciddi bir paraydı.

Sonra, hayatının en büyük kumarını oynadı. Dünyadaki tek nüshayı paketleyip Lagos postanesine bıraktı. Paket gemiyle Avrupa'ya gidecekti.

Ve sessizlik başladı.

Haftalar geçti. Cevap yok. Achebe mektup yazdı. Cevap yok. Bir mektup daha yazdı. Yine yok. Aylar geçti. Ne daktilo edilmiş nüsha geldi, ne el yazması geri döndü, ne de tek bir satırlık açıklama. Gönderdiği para da sessizliğin içinde kaybolmuştu.

Bu bekleyişin ne demek olduğunu anlamak için, kaybedilenin ne olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yedek kopya yoktu. Fotokopi makinesi yoktu. Karbon kâğıdıyla çoğaltılmış bir sureti bile yoktu. Yıllarca gece yazılmış bir romanın tamamı, Londra'da adını yalnızca bir dergi ilanından bildiği bir büronun elindeydi. O büro paketi çöpe atsa, Umuofia diye bir yer hiç var olmamış olacaktı.

Kurtuluş, edebiyat tarihinin en az anılan kahramanlarından birinden geldi. Achebe'nin radyodaki amiri Angela Beattie, izne çıkıp Londra'ya gidiyordu. Achebe durumu ona anlattı ve bir iyilik istedi: müsait olursa, o adrese uğrayabilir miydi?

Beattie uğradı. Büroda, tozlu bir köşede unutulmuş paketi buldu ve orada bulduğu kişilere ne düşündüğünü hiç yumuşatmadan söyledi. Achebe yıllar sonra bu sahneyi anlatırken, meselenin neden o an çözüldüğünü acı bir berraklıkla tarif edecekti: sömürgelerden gelen belirsiz, yüzsüz bir yığının içinden karşılarına gerçek bir insan çıkınca, iş birden ciddiyet kazanmıştı. Lagos'tan gelen mektuplar bir dosyaydı; kapıda duran kadın ise bir sorundu.

Beattie bir hafta içinde nüshanın gönderilmesini istedi. Gönderildi. Ancak bir tanesi; parası ödenmiş ikinci kopya hiçbir zaman ortaya çıkmadı. Ama tek kopya yeterliydi. Daktilo edilmiş metin Lagos'a ulaştı.

İşin acısı, kitabın önündeki asıl duvarın henüz aşılmamış olmasıydı. Metin Londra'da edebiyat ajanslarına ve yayınevlerine dolaştırıldı ve kapılar birbiri ardına kapandı. Gerekçe çoğu zaman metnin kalitesiyle bile ilgili değildi: Afrikalı bir yazarın romanının satmayacağı, böyle bir kitabın pazarı olmadığı söyleniyordu. Kimse Okonkwo'yu okumadan reddediyordu; reddedilen kişi değil, kategoriydi.

Nihayet metin, eğitim yayıncılığında iddialı bir yayınevine, Heinemann'a ulaştı. Oradaki editör James Michie kitaba inandı, yayınevinin yöneticisi Alan Hill de fikri sıcak karşıladı. Ama Heinemann'ın Londra'sında kimse böyle bir kitabın ne olduğunu bilmiyordu. Karar verebilmek için, elde tek bir yol kaldı: metni bağımsız bir okura göndermek.

Metin, Londra Ekonomi Okulu'nda sosyoloji dersleri veren ve Heinemann'a danışmanlık yapan Donald MacRae'nin masasına düştü. MacRae, Batı Afrika'dan yeni dönmüştü; yani ilk kez, kitabı anlattığı dünyayı gözüyle görmüş biri okuyordu. Yazdığı rapor, yayıncılık tarihinin en kısa raporlarından biri olarak anılır. Tek cümleydi: savaştan beri okuduğum en iyi roman.

Bu cümle tartışmayı bitirdi. Parçalanma, 17 Haziran 1958'de Londra'da ciltli olarak yayımlandı. İlk baskı 2000 adetti. Yayınevi metne tek kelime dokunmadı.

Peki bu kadar gürültüye değen kitapta ne vardı?

Roman, 19. yüzyılın sonunda, dokuz köyden oluşan Umuofia'da açılır. Okonkwo bölgenin en ünlü güreşçisidir; sert, aceleci, başarılı. Onu sürekli iten şey ise hırs değil korkudur: babası Unoka gibi olmak korkusu. Unoka flüt çalan, borcunu ödemeyen, savaştan kaçan, geride unvan bırakmadan ölen bir adamdı ve oğlu bütün hayatını onun tam tersi olmaya adamıştır. Achebe bu dünyayı egzotik bir manzara olarak değil, kendi kuralları, mahkemeleri, borsası, şakaları ve ahlaki ikilemleriyle işleyen bir düzen olarak kurar. Yam ekiminin ekonomisi, unvan alma töreni, ikizleri ormana bırakma âdeti, komşu köyün rehin verdiği çocuk Ikemefuna'nın kaderi. Okonkwo'nun trajedisi zaten kendi toplumunun içinde başlar; yanlışlıkla işlediği bir cinayet yüzünden yedi yıl sürgüne gönderilir.

Sürgünden döndüğünde Umuofia artık aynı yer değildir. Misyonerler gelmiştir, kilise kurulmuştur, sömürge mahkemesi ve haberci memurlar iş başındadır. Okonkwo'nun kendi oğlu Nwoye yeni dine geçmiştir. Merkez tutmamaktadır. Kitabın sonunda, bir toplantıyı dağıtmaya gelen habercinin başına pala indiren Okonkwo, köyünün onu izlemeyeceğini anlar ve kendi kabilesinin en büyük günahı saydığı biçimde, kendi eliyle son verir hayatına.

Achebe'nin son sayfada yaptığı hamle ise romanı büyük yapan asıl şeydir. Ölen adamın cesedinin başında duran İngiliz bölge amiri, bir süredir yazmayı düşündüğü kitabı hatırlar: Aşağı Nijer'in İlkel Kabilelerinin Yatıştırılması. Az önce iki yüz sayfa boyunca bütün karmaşıklığıyla tanıdığımız hayat, o adamın kitabında olsa olsa makul bir paragraf tutacaktır. Achebe, sömürge anlatısının insanı nasıl dipnota çevirdiğini açıklamaz; okura yaptırır.

Kitabın dili de aynı işi görür. Achebe İngilizceyi terk etmez, onu büker: Igbo atasözlerini, şarkıları, hitap biçimlerini içine yerleştirir. Romanda sözlerin yenmesini sağlayan palm yağının atasözleri olduğu söylenir; kitabın kendisi de bu tarife göre yazılmıştır.

Sonrası, tozlu köşedeki paketle kıyaslandığında neredeyse inanılmazdır. Parçalanma bugüne kadar 57 dile çevrildi ve 20 milyonun üzerinde sattı. 1962'de Heinemann Afrika Yazarları Dizisi'ni başlattığında serinin bir numaralı kitabı oydu ve serinin ilk danışman editörü Achebe'nin kendisi oldu; böylece onlarca Afrikalı yazarın önünü açan kapıyı, o kapıdan zar zor geçebilmiş adam tuttu. Robben Adası'ndaki hücresinde kitabı okuyan Nelson Mandela, Achebe'yi şirketinde hapishane duvarlarının yıkıldığı yazar diye anacaktı. 2007'de Man Booker Uluslararası Ödülü'nü aldığında, jüri üyelerinden Nadine Gordimer onu modern Afrika edebiyatının babası olarak tanımladı. Achebe 21 Mart 2013'te Boston'da öldü. Türkçeye ilk kez 1983'te Ruhum Yeniden Doğacak adıyla çevrilmiş, sonraki baskılarda Parçalanma adını almıştı.

Yıllar sonra Achebe'ye sordular: ya o büro el yazmasını atsaydı, ne yapardın? Cevabı, kendi kahramanına dönüktü. Okonkwo'nun yaptığını yapardım, dedi.

Şaka payı ne olursa olsun, sorunun ağırlığı yerinde duruyor. Kendi tarihini kendi ağzından anlatan bu kitap, yazıldıktan sonra aylarca Londra'da bir odanın köşesinde bekledi; çünkü orada kimse Lagos damgalı bir paketi açmaya değer bulmadı. Sonra bir gün biri kapıdan girdi ve paket birden gerçek oldu. Aslanların tarihçisi olabilmek, önce mektubunun açılmasını gerektiriyordu. 22 sterlin, bir insanın kendi hikâyesini geri alması için ödediği bedelin sadece görünen kısmıydı.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.