← Nöron Edebiyat

Kendini Yetmiş Şaire Bölen Adam: Pessoa

2026-09-16 · 17 dk

▶ Spotify’de dinle

Lizbon'da ticari yazışma çevirmeni olarak yaşayan Fernando Pessoa'nın, kendi adıyla değil kendi yarattığı yetmişten fazla heteronim şairin adıyla yazmasının ve her birine ayrı hayat, ayrı üslup, hatta ayrı doğum tarihi vermesinin hikâyesi. Ölümünde geride bıraktığı sandıktan çıkan yirmi beş binden fazla kâğıdın içindeki Huzursuzluğun Kitabı'nın yarım yüzyıl sonra yayımlanması ve sıralaması belli olmadığı için her baskıda biraz başka bir kitap olarak okunması.

fernando pessoaheteronimhuzursuzluğun kitabıportekiz edebiyatılizbon

Bölüm metni

Lizbon'da bir büroda, gün boyu İngilizce ticari mektup çeviren sessiz bir memur vardı. Akşamları eve döndüğünde bir şair değil, yetmişten fazla şair oluyordu — her birinin adı, yaşı, memleketi, hatta birbirleriyle kavgaları vardı. Öldüğünde asıl eseri hâlâ bir sandığın içinde, numarasız kâğıtlar hâlinde bekliyordu.

1893 yazında Lizbon'da beş yaşında bir çocuk babasını kaybetti. Joaquim de Seabra Pessoa Adalet Bakanlığı'nda memurdu, boş zamanlarında bir Lizbon gazetesine müzik eleştirileri yazardı ve veremden öldü. Altı ay sonra çocuğun bir yaşındaki kardeşi Jorge da öldü. Ev eşyaları satıldı, daha küçük bir daireye taşınıldı. Kalabalık bir hane, birkaç ay içinde bir anneye ve bir oğula indi.

Anne Maria Madalena 1895'te yeniden evlendi. Yeni kocası João Miguel Rosa bir deniz subayıydı ve Portekiz'in Güney Afrika'daki Durban konsolosluğuna atanmıştı. Böylece 1896 başında, sekizinci yaşına birkaç ay kala Fernando bir gemiye bindirildi ve Atlas Okyanusu'nu geçti. Lizbon'dan çıktığında Portekizce konuşan bir çocuktu. Durban'a vardığında öğrenmesi gereken tek dil İngilizceydi.

Ve öğrendi. Öyle öğrendi ki, hayatının geri kalanında hangi dilin ana dili olduğu tartışmalı kaldı. Durban'daki İrlandalı rahiplerin işlettiği bir okulda başladı, sonra kentin lisesine geçti, ardından akşam ticaret okuluna devam etti. Öğretmenleri onu erken sınıf atlattı. 1903 sonunda, Ümit Burnu Üniversitesi'nin giriş sınavına girdiğinde, İngilizce kompozisyon dalında yeni kurulmuş olan Kraliçe Victoria Anma Ödülü'nü kazandı. Sınava giren 899 aday arasında en iyi İngilizce metni, Lizbonlu bir konsolos üvey oğlu yazmıştı.

Bu çocuk on yedi yaşına geldiğinde kendisine sunulan hayat gayet belliydi. İngiliz sömürge sisteminde eğitimli, üç dil bilen, sınavlarını silip süpüren bir genç adam olarak Güney Afrika'da ya da Britanya'da bir kariyer onu bekliyordu. Bunun yerine 1905'te tek başına gemiye bindi ve Lizbon'a döndü. Ailesi Durban'da kaldı. O, büyükannesinin yanına yerleşti.

Bir daha Portekiz'den çıkmadı. Otuz yıl daha yaşadı, bu otuz yılın neredeyse tamamını Lizbon'un birkaç mahallesi içinde geçirdi, hiç evlenmedi, hiç mülk edinmedi, kiralık odalarda oturdu ve sık sık taşındı. Hayatının en büyük yolculuğunu on beş yaşına gelmeden yapmıştı ve o yolculuk bir daha tekrarlanmadı. Bavul açılmadı, denebilir. Daha doğrusu, bavulun içindekiler hiç yerleşmedi: İngiliz şiiri, sömürge okulunun disiplini, yabancı bir çocuk olmanın alışkanlığı, hepsi bir kenarda durdu ve orada durmaya devam etti.

Lizbon'da üniversiteye yazıldı, edebiyat okumaya başladı, 1907'deki öğrenci olaylarının ortasında dersleri bıraktı ve bir daha dönmedi. Büyükannesinden kalan küçük mirasla bir matbaa kurdu; matbaa bir yıl bile dayanmadan kapandı. Sonra ömrünün sonuna kadar sürdüreceği işi buldu: Lizbon'un ticarethanelerine yabancı dilde yazışma yapmak. Serbest çalışıyordu, birkaç firmaya birden hizmet veriyordu, sabahları bir büroya gidip İngilizce ve Fransızca ticari mektupları çeviriyor, öğleden sonra kahveye ya da odasına dönüyordu. Kimse ona patronluk etmiyordu, kimse de ona kariyer vaat etmiyordu. Bu iş ona iki şey sağladı: yetecek kadar para ve bol miktarda boş kâğıt.

Onu tanıyanların anlattığı adam ölçülü, kibar, gözlüklü, papyonlu, sesi alçak, gülüşü kısa bir adamdı. Kalabalığa karışmazdı ama insan içindeydi; Chiado'daki kahvelerde oturur, genç yazarlarla tartışır, dergi projeleri kurar, sonra dergiler iki sayıda kapanınca sessizce yenisini kurardı. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmayan bir hayattı bu. İşe gidilen, yemek yenen, akşam odaya dönülen bir hayat.

İçeriden bakıldığında ise Avrupa edebiyatının en kalabalık evlerinden biriydi.

Bir tesadüf gibi görünen ama onun defalarca üzerinde durduğu bir ayrıntı var. Portekizcede "pessoa" kelimesi "kişi" demektir. Kelimenin kökü Latince "persona"dır ve persona, antik tiyatroda oyuncunun yüzüne taktığı maskenin adıdır. Sesin içinden geçtiği şey. Adı maske olan bir adam, hayatını maske yaparak geçirdi ve bunu bir espri olarak değil, bir program olarak yaptı.

Başlangıcı çok erkendi. Altı yaşındayken, babası daha yeni ölmüşken, kendisine mektuplar yazmaya başladı. Mektupları yazan kişinin bir adı vardı: Chevalier de Pas. Fransız asilzadesi bir çocuk hayaleti. Pessoa yıllar sonra bunu anlatırken, o mektupları hatırladığını ve yazanın kendisi olmadığı hissini de hatırladığını söyleyecekti. Durban yıllarında bu oyun İngilizceye taşındı. Alexander Search adında bir şair belirdi; kendine ait kartviziti, kendine ait imzası, kendine ait şiir defteri olan bir şair. Pessoa ona bir de sözleşme yazdırdı: Search, yazdığı hiçbir şeyi Tanrı'ya ya da insanlığa zarar verecek biçimde kullanmayacağına dair kendi kendine söz veriyordu.

Sonra 1914 geldi. Bu tarihin ne anlama geldiğini bize anlatan metin, Pessoa'nın ölümünden on ay önce, 13 Ocak 1935'te genç eleştirmen Adolfo Casais Monteiro'ya yazdığı uzun bir mektuptur. Mektupta şöyle bir sahne kurulur: 8 Mart 1914 günü, akşamüstü, Pessoa yüksek bir çekmeceli dolabın başına geçer, ayakta durur ve durmadan yazmaya başlar. Otuz küsur şiiri arka arkaya, bir çeşit vecd içinde bitirir. Şiirleri yazan kendisi değildir. Alberto Caeiro adında, kırsalda yaşayan, neredeyse hiç okumamış, doğaya hiçbir felsefe eklemeden bakan bir çoban şairdir. Kitabın adı "Sürü Güden Adam"dır. Pessoa bu günü "zafer günü" diye anar ve hayatının en önemli günü olduğunu söyler.

Sahne o kadar güzeldir ki edebiyat tarihi seksen yıl boyunca onu olduğu gibi kabul etti. Sonra Pessoa'nın el yazmalarının eleştirel basımını hazırlayan dilbilimci Ivo Castro kâğıtları tek tek inceledi ve şunu gösterdi: o şiirler tek bir oturuşta değil, 4 Mart ile 10 Mayıs 1914 arasında, haftalara yayılarak yazılmıştı. Dahası, elde bulunan belgelere göre 8 Mart'ta Pessoa hiçbir şey yazmamıştı. Kitabın adı da, Caeiro adı da şiirlerden sonra ortaya çıkmıştı.

Yani heteronimlerin doğuş anlatısı, bizzat heteronimleri yaratan adamın sonradan kurguladığı bir sahnedir. Bir şairin kendi hayatına yazdığı en iyi kısa öykü. Bunu bir sahtekârlık olarak okumak mümkün, ama daha doğrusu şu: Pessoa için bir şeyin gerçekten olmuş olmasıyla iyi kurulmuş olması arasındaki fark, çoğu insan için olduğu kadar keskin değildi.

O tarihten sonra ortaya çıkan üç isim, Portekiz edebiyatının üç ayrı yönünü tuttu. Alberto Caeiro ustaydı; 1889 doğumluydu, öğrenimi yoktu, Ribatejo kırlarında yaşadı ve kurguya göre 1915'te veremden öldü. Şiiri düşünmeye karşı bir şiirdi: bir ağacı görmek yeter, ağacın ne anlama geldiğini sormak gereksizdir. Ricardo Reis hekimdi, Cizvit okullarında yetişmişti, Latin ölçüsüyle kısa odlar yazardı, krallık yanlısıydı ve cumhuriyetle arası bozulunca Brezilya'ya gitti. Álvaro de Campos ise 1890 doğumlu, Glasgow'da okumuş bir gemi mühendisiydi; makineye, limana, hıza, gürültüye âşıktı, uzun ve taşkın şiirler yazdı, sonra yıllar geçtikçe yorgunlaştı ve yaşlandıkça karamsarlaştı. Portekiz şiirinin en çok bilinen dizelerinden biri onundur: "Hiçbir şey değilim" diye başlayan o uzun, bir tütüncü dükkânının karşısındaki pencereden yazılmış şiir, 1928 tarihlidir ve imzası Pessoa'nın değil Campos'undur.

Üçü de birbirini tanıyordu. Birbirlerinin şiirleri hakkında yazılar yazdılar, birbirlerini eleştirdiler, Campos bir keresinde Reis'in soğukluğuyla alay etti. Pessoa hepsine doğum tarihi ve saati verdi, sonra oturup bu doğum saatlerine göre yıldız haritalarını çıkardı. Astroloji onun için hobi değildi, ciddi bir uğraştı; arşivinde yüzlerce horoskop var.

Pessoa bu figürlere takma ad demeye itiraz ederdi. Ayrımı kendisi koydu: takma adlı eser yazarın kendi eseridir, yalnızca altındaki imza değişmiştir. Heteronimli eser ise yazarın kendisi dışındaki birine aittir; ayrı bir hayatı, ayrı bir üslubu, ayrı bir dünya görüşü vardır. Bu isimlerden kaçının var olduğu hâlâ tartışılır. 1990'da yapılan kapsamlı bir tarama 72 ayrı figür saydı; sonraki çalışmalar bu sayıyı çok daha yukarı çekti. Kimisi tek bir imzadan ibarettir, kimisi koca bir külliyattır.

1915'te bu kalabalık sokağa çıktı. Pessoa, arkadaşı Mário de Sá-Carneiro ve birkaç genç sanatçıyla birlikte Orpheu, yani Orfeus adlı bir dergi çıkardı. Orfeus Lizbon'da skandal oldu; gazeteler alay etti, ailelerden biri yazarın akıl sağlığından şüphelenip dergiden desteğini çekti, dergi iki sayıda kapandı. Ama Portekiz modernizminin başlangıcı olarak bugün o iki sayı gösterilir. Bir yıl sonra Sá-Carneiro Paris'te bir otel odasında canına kıydı; 25 yaşındaydı ve Pessoa'nın gerçek anlamda yakın olduğu tek yazardı.

Pessoa'nın bildiğimiz tek aşk ilişkisi de bu yılların hemen ardından, 1920'de, çalıştığı bürolardan birindeki genç bir kâtip olan Ophélia Queiroz ile yaşandı. Birkaç ay sürdü, mektuplaştılar, sonra Pessoa ilişkiyi bitirdi. Bitirirken kullandığı yöntem kendisine özgüydü: araya Álvaro de Campos'u soktu. Ophélia'ya Campos imzasıyla, Pessoa'nın onu unutması gerektiğini söyleyen mektuplar gitti. 1929'da kısa bir süre yeniden yazıştılar, sonra bir daha görüşmediler.

Kurmacayı hayata karıştırma alışkanlığı bir kez de uluslararası basına taşındı. 1930'da İngiliz okültist Aleister Crowley Lizbon'a geldi; Pessoa onunla yazışıyordu ve buluştular. Crowley, Lizbon yakınlarındaki Cehennem Ağzı adlı uçurumda bir intihar süsü verip ortadan kayboldu. Polis kayıtlara geçen veda notunu inceledi, gazeteler günlerce yazdı. Notun Portekizce çevirisini basına veren ve olayın kurgusuna yardım eden kişi Pessoa'ydı.

Bütün bunlar olurken yayımladığı kitap sayısı neredeyse yoktu. Gençliğinde Londra'da birkaç ince İngilizce şiir kitapçığı bastırdı. Portekizce tek şiir kitabı ise ölümünden bir yıl önce, 1934'te çıktı: Mensagem, yani Mesaj. Portekiz tarihini ve denizcilik efsanelerini bir kehanet dili içinde anlatan bu kitap, devletin Milli Propaganda Sekreterliği'nin düzenlediği yarışmada birincilik alamadı; büyük ödül bir Fransisken misyonerin şiirlerine gitti, Mesaj sayfa sayısı 100'ün altında olduğu için ikinci kategoride ödüllendirildi. Yarışmayı yöneten isim, ödül tutarını 1.000 escudodan 5.000 escudoya çıkararak aradaki farkı kapattı. Pessoa'nın hayatı boyunca aldığı tek edebiyat ödülü budur.

29 Kasım 1935'te Lizbon'da bir hastanenin yatağında, karnındaki ağrıdan kıvranan 47 yaşındaki adam bir kâğıt istedi ve İngilizce tek bir cümle yazdı: yarının ne getireceğini bilmiyorum. Ertesi gün, 30 Kasım'da karaciğer sirozundan öldü. Yıllardır içiyordu. Cenazesinde birkaç arkadaşı vardı, gazetelerde kısa haberler çıktı, büyükannesinin mezarına gömüldü.

Geriye bir sandık kaldı.

İçinde ne olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu. Ailesi sandığı aldı, evde tuttu ve onlarca yıl boyunca araştırmacılar kâğıtları avuç avuç çıkarıp okumaya çalıştı. Kâğıtların büyük bölümü düzenli müsvedde bile değildi. Pessoa eline ne geçerse ona yazmıştı: zarfların arkasına, çalıştığı firmaların antetli kâğıtlarına, ticari mektupların boş yüzüne, defter yapraklarına, küçük pusulalara. Bazı metinler daktiloyla, bazıları kurşunkalemle, bazıları okunması neredeyse imkânsız bir elle yazılmıştı. Çoğu tarihsizdi. Çoğu imzasızdı; imzalı olanların bir kısmının imzası zaten başkasına aitti. Yüzlercesi yarım cümlede kesiliyordu.

Portekiz devleti bu mirası 1979'un sonunda satın aldı ve Milli Kütüphane'ye taşıdı. Kataloglama ekibi 1988'de sayıyı verdi: 27.543 kâğıt. Sonraki yıllarda ailede kalan belgeler de alındı, bağışlar eklendi ve arşiv bugün 30 bin sayfaya yaklaştı. Bir adamın ömrü boyunca yayımlattığı şey birkaç ince kitapken, yayımlatmadığı şey bir kütüphane rafı tutuyordu.

Sandıktan çıkan en büyük metin, Pessoa'nın "yarı heteronim" dediği bir figüre aitti: Bernardo Soares. Soares, Lizbon'un merkezindeki bir büroda çalışan yardımcı muhasebeciydi. Yaldızcılar Sokağı'ndaki bir binanın üst katında oturur, aşağıdaki depoya iner, defter tutar, akşam odasına döner ve hiçbir olayın olmadığı bir hayatın notlarını yazardı. Bu notların toplamı Huzursuzluğun Kitabı adıyla anılır. Bir roman değildir, günlük de değildir; içinde konu, olay örgüsü, gidilecek bir yer yoktur. Bir adamın kendi iç yaşamını, sıkıntısını ve pencereden gördüğü sokağı, sanki bunlar bir iklimmiş gibi kaydetmesidir.

Kitap 1982'de, yazarın ölümünden 47 yıl sonra ilk kez Portekizce yayımlandı. Ama burada tuhaf bir şey var. Pessoa metne bir sıra vermemişti. Yüzlerce parça, zarflar ve kutular içinde, çoğu tarihsiz, kimi birbirinin çeşitlemesi olarak duruyordu. Dolayısıyla her editör kendi sırasını kurdu. Farklı yayınevlerinin Huzursuzluğun Kitabı basımları aynı parçaları farklı diziliş, farklı ayıklama ve kimi zaman farklı sayıda içerir. Dünya edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri, hiçbir iki basımında tam olarak aynı kitap değildir. Kendini yetmiş kişiye bölen adam, en ünlü eserini de tek bir biçimde bırakmamıştır.

Tanınması yavaş oldu ama durmadı. Sağlığında onu ciddiye alan tek çevre, 1927'de Coimbra'da çıkmaya başlayan Presença, yani Mevcudiyet dergisinin genç yazarlarıydı; zaten ölümünden on ay önceki o ünlü mektubu da bu çevreden birine yazmıştı. Ölümünden sonra şiirleri parça parça basıldı, çeviriler 1960'lardan itibaren yayıldı, heteronim fikri edebiyat kuramının kalıcı bir başlığı oldu. 1984'te José Saramago, Brezilya'dan dönen Ricardo Reis'in Lizbon'da ölü Pessoa'yla konuştuğu bir roman yazdı: Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl. Bir yazarın uydurduğu bir şairin, başka bir yazarın romanında kahraman olması, edebiyat tarihinde pek sık rastlanan bir şey değildir.

1985'te kemikleri Lizbon'daki Jerónimos Manastırı'nın avlusuna nakledildi; Portekiz'in denizcilerini ve kurucularını yatırdığı yere. Doğumunun yüzüncü yılında Chiado'da sık oturduğu kahvenin önüne bronz heykeli dikildi ve o günden beri kentin en çok fotoğraflanan masalarından biri oldu. Son yıllarını geçirdiği kiralık daire 1993'te müze ve kütüphane olarak açıldı.

Geriye kalan soru ise hâlâ açık. Pessoa bir hastalık vakası mıydı, yoksa herkesin yaptığı şeyi sonuna kadar götüren biri mi? Kendisi ikisini de söyledi. Mektuplarında zaman zaman kendi durumunu bir sinir bozukluğu, bir kişiliksizleşme eğilimi olarak tarif etti. Başka yerlerde ise bunun bir yetenek olduğunu, bir insanın içinde birden fazla kişinin yaşamasının anormallik değil dikkat meselesi olduğunu ima etti. Bugün, herkesin aynı anda birkaç isim, birkaç hesap, birkaç ses taşıdığı bir dünyada, Lizbon'da kiralık odalarda oturup zarfların arkasına yazan o sessiz büro çalışanının sorusu daha da yakın duruyor: içimizden konuşan sesin sahibi tam olarak kim, ve neden yalnızca bir tane olduğunu varsayıyoruz?

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.