← Nöron Edebiyat

Garip: Şiirden Bütün Süsü Söküp Atan Kitap

2026-09-14 · 15 dk

▶ Spotify’de dinle

Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat'ın Mayıs 1941'de yayımladığı, vezni, kafiyeyi ve şairane olan her şeyi reddeden Garip kitabının hikâyesi; alay ve öfkeyle karşılanan altmış bir şiirlik ince kitabın Türk şiirini ikiye bölmesi, Orhan Veli'nin 1945'te önsözünü kendi eliyle geri alması ve 1950'de otuz altı yaşında ölümü.

orhan veligarip akımıtürk şiiri1941edebiyat tarihi

Bölüm metni

1941'de İstanbul'da, altmış bir şiirlik ince bir kitap çıktı; içinde ne vezin vardı, ne kafiye, ne de o güne kadar "şiir" sayılan tek bir süs. Şairlerin kendileri bile kitaba "garip" adını verdi — çünkü okurun ne diyeceğini biliyorlardı. Dört yıl sonra, o manifestoyu yazan adam kendi sözlerini geri alacaktı.

Mayıs 1941'de İstanbul'da, Resimli Ay Matbaası'ndan ince bir kitap çıktı. İnce derken gerçekten ince: elinize aldığınızda neredeyse ağırlığı yoktu, bir rafa dizildiğinde sırtı zor seçilirdi. Kapağında tek kelimelik bir ad vardı: Garip. Altında da kitabın ne olduğunu açık açık söyleyen uzun bir alt başlık: şiir hakkında düşünceler ve üç şairden seçilmiş şiirler. O üç şair, edebiyat dergilerini takip edenlerin dışında adları pek bilinmeyen gençlerdi. Orhan Veli 27 yaşındaydı, Oktay Rifat ve Melih Cevdet 26. Kitapta Orhan Veli'nin 24, Oktay Rifat'ın 21, Melih Cevdet'in 16 şiiri yer alıyordu. Toplasanız 61 şiir; hepsi kısa, hepsi az sözcüklü, çoğu bir sayfayı bile doldurmuyor.

O yılın Mayıs'ında dünyanın hali malum. Avrupa savaşın içinde, Türkiye savaşın dışında ama ekonomisi savaş kadar ağır: kâğıt pahalı, mürekkep pahalı, ekmek karneli. Böyle bir yılda üç genç adamın çıkardığı 60 küsur şiirlik bir kitapçığın kimsenin dikkatini çekmemesi gerekirdi. Çekti. Üstelik şiirleri yüzünden değil, başındaki birkaç sayfalık yazı yüzünden.

Bu üç kişinin birbirini bulması bir tesadüf değil, bir sıra oturma meselesiydi. Otuzlu yılların ortasında Ankara Erkek Lisesi'nde aynı sınıflarda okudular. Orhan Veli'nin babası Mehmet Veli Kanık, Cumhurbaşkanlığı orkestrasının başındaki müzisyendi; aile bu yüzden Ankara'daydı. Oktay Rifat bir hukukçu adayıydı, Melih Cevdet yazıya en erken bulaşan taraftı. Üçü de daha lisedeyken okul dergisi Sesimiz'de şiir yayımladılar. Yani birbirlerini tanımadan önce yazmıyorlardı; birbirlerini tanıdıktan sonra aynı şeyi yazmaya başladılar. 1936'nın son iki ayında, yazar Nahit Sırrı Örik'in aracılığıyla ve Yaşar Nabi Nayır'ın kapıyı açmasıyla şiirleri Varlık dergisinde arka arkaya çıktı. Bu, Ankara'daki bir lise arkadaşlığının ülke çapında görünür hale geldiği andı.

Ama daha o zaman bile, yazdıkları şeyin ne olduğu konusunda kendileri de kararsızdı. Orhan Veli 1937'de bazı şiirlerini Mehmet Ali Sel takma adıyla yayımladı. Takma ad, edebiyatta genellikle iki şeyden birini anlatır: ya utanma ya da deneme. Burada ikincisiydi. Kendi adıyla yaptığı işten farklı bir şey deniyordu ve tutmazsa üstüne yıkılmasını istemiyordu. Melih Cevdet o sıralarda Belçika'ya sosyoloji okumaya gitmişti; savaş çıkınca döndü. Üçlü, kitabı çıkarmadan önce birkaç yıl dağınık halde, ayrı ayrı, ama aynı yöne doğru yazdı.

Peki hangi yöne? Bunu anlamak için 1941'de Türkiye'de şiirin neye benzediğini hatırlamak gerekiyor. Hakim ölçü heceydi; okullarda hece vezniyle yazılmış memleket şiirleri okutuluyordu. Yahya Kemal hâlâ yaşıyordu ve aruzu Türkçede ulaşabileceği en pürüzsüz noktaya taşımıştı. Ahmet Haşim 1933'te ölmüştü ama bıraktığı imge dili, akşamın, göletin, alacakaranlığın dili, genç şairlerin üzerinden kalkmıyordu. Nâzım Hikmet 1929'dan itibaren serbest ölçüyle şiirin biçimini zaten sarsmıştı; ne var ki 1938'den beri hapisteydi ve onun şiiri de, bütün yeniliğine rağmen, yüksek sesli, hitabetli, imgesi bol bir şiirdi.

Yani şiirin biçimi tartışmaya açılmıştı. Tartışmaya açılmayan şey, şiirin sesiydi. Şair, şair gibi konuşuyordu. Bir şiirin şiir olduğu, daha ilk dizeden, kullandığı kelimelerden belli oluyordu: gönül, hicran, sema, elem. Sokakta kimse böyle konuşmuyordu ama şiirde herkes böyle konuşuyordu. Bir metnin edebi sayılması için, gündelik konuşmadan görünür biçimde uzaklaşması gerekiyordu.

Garibin yaptığı şey tam olarak buraya nişan aldı. Kitaptaki şiirler ne uzundu, ne süslüydü, ne de anlaşılmak için sözlük istiyordu. Bir adamın karpuz yiyişini, bir memurun canının sıkılmasını, İstanbul'da bir sabahın ayaza kesmesini anlatıyorlardı. Şiirin konusu, o güne kadar şiire alınmayacak kadar önemsiz sayılan şeylerdi. Ve dikkat çekici olan, bu şiirlerin bunu bir kusur gibi değil, bir program gibi yapmasıydı.

Program kelimesi burada abartı değil. Çünkü kitabın başında, şiirlerden önce, o birkaç sayfalık yazı duruyordu. Orhan Veli'nin kaleme aldığı, üçünün ortak kanaatlerini formüle eden bir önsöz. Türk edebiyatında bir kitabın önsözünün, o kitaptaki bütün şiirlerden daha çok konuşulduğu az sayıda örnekten biri olacaktı. Kitap ince olabilirdi; içine konan şey ince değildi. Orada bir şiir kitabı tanıtılmıyor, bir tasfiye ilan ediliyordu.

Önsözün tonu, savunmadan çok tespit tonudur. Bir şey rica etmez, bir şeyi bitmiş ilan eder.

İlk hedef vezin ve kafiyedir. Orhan Veli bunları kutsal saymaz; tarihsel bir işlevi olan araçlar sayar. Şiir yazıya geçmeden önce, ezberde tutulması gereken bir sözdü; ölçü ve kafiye hafızaya yardım ediyordu. Yazı ve matbaa bu ihtiyacı ortadan kaldırdıktan sonra ölçü ile kafiye, kolaylaştırıcı olmaktan çıkıp kısıtlayıcı hale gelmiştir. Çünkü şair, söylemek istediğini değil, ölçüye ve kafiyeye uyanı söyler. Bu, önsözün en sert argümanıdır: biçim şaire yardım etmez, şairin yerine karar verir.

İkinci hedef benzetme, istiare ve mübalağadır. Buradaki itiraz estetik değil, aritmetiktir. Yüzyıllar boyunca sayısız şair gelip geçmiş, her biri binlerce benzetme yapmıştır. Bu kadar tekrardan sonra bir şeyi başka bir şeye benzetmek artık bir buluş değil, bir alışkanlıktır. Ay'ı bir şeye benzetmek, ay hakkında hiçbir şey söylemez; sadece daha önce yapılmış bir hareketi tekrarlar.

Üçüncü hedef en kapsayıcı olanıdır: şairanelik. Yani şiirin "şiir gibi" durma çabası. Orhan Veli'ye göre eski şiirin asıl özelliği kullandığı konularda ya da kalıplarda değil, edasındadır; o yüksek, ağdalı, kendini beğendirmeye çalışan seste. Ve o ses atılmadıkça, ölçü de kafiye de atılsa şiir değişmez, sadece kılık değiştirir.

Dördüncü ve en tartışmalı hedef ise okurdur. Önsöz, şiirin tarih boyunca müreffeh sınıfların zevkine hizmet ettiğini söyler. Şiir, boş vakti ve eğitimi olanların bir eğlencesi olmuştur. Yeni şiirin işi ise, yaşama hakkını sürekli bir didişmenin sonunda elde eden çoğunluğun zevkine seslenmektir. Ve burada önsöz, kolay bir çıkışı reddeder: mesele halka basit şiir yazmak değildir. Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni araçlarla varılır. Yani mevcut şiirin dilini sadeleştirmek yetmez; o yapıyı temelinden değiştirmek gerekir.

Bu, bir reform metni değil bir yıkım metnidir. Ve yıkımın kanıtı kitabın içindedir.

Bu kanıtların en meşhuru, kitaba girmeden birkaç yıl önce, 1938 sonbaharında dergide çıkmış bir şiirdi: Kitabe-i Seng-i Mezar. Adı bile bir şakadır; Osmanlıca tamlamalarla kurulmuş ağır bir başlık, yani "mezar taşı yazıtı". Böyle görkemli bir başlığın altında ne bulunur? Süleyman Efendi adında sıradan bir adamın hikâyesi ve o adamın dünyada en çok nasırından çektiğinin söylenmesi. Şiir, ölüm gibi en yüksek konuyu alıp bir ayak parmağının üstüne oturtur.

Tepki, ölçülebilir bir tepkiydi. Bir kesim bunu şiirin sonu ilan etti. Mizah dergisi Akbaba'yı çıkaran Yusuf Ziya Ortaç, Garibi sert biçimde karşılayanların başında geldi; kalem şakalarıyla, taklitlerle, "buysa şiir, ben de şairim" mantığıyla alay edildi. Zaten kitabın adı da bu alaya davetiye çıkarıyordu: garip, hem tuhaf hem de kimsesiz demekti; muhalifler kelimeyi olduğu gibi alıp şairlere iade ettiler. Garipçiler adı, bir övgü olarak değil, bir etiket olarak yapıştı ve sonradan edebiyat tarihinin resmi terimi haline geldi.

Öbür tarafta ise dönemin en etkili eleştirmeni vardı. Nurullah Ataç bu şiiri savundu ve savunurken çok isabetli bir ölçüt kullandı: Süleyman Efendi'ye yazık olduğunu söyleyen o dize vapurlara, tramvaylara, kahvelere kadar inmişti. Bir şiir dizesinin gündelik konuşmaya deyim olarak karışması, Türkçede sık görülen bir şey değildir. Garibe yöneltilen "bu şiir değil" itirazının en zayıf noktası buydu: itiraz edenler bile o dizeyi ezbere biliyordu.

Ne var ki başarının kendisi bir tuzağa dönüştü. Garip tarzı, taklit edilmesi en kolay tarzdı; ölçü yok, kafiye yok, ağır kelime yok. Kısa sürede dergiler, sonu şakayla biten kısacık metinlerle doldu. Şiiri süsten arındırmak için kurulmuş bir program, bir zekâ oyunu formülüne indirgendi.

Bunu en açık gören kişi Orhan Veli'nin kendisi oldu. 1945'te Garibin ikinci baskısı çıktığında, kitap artık üç kişilik değildi: yalnızca Orhan Veli'nin şiirleri vardı. Ve kitaba "Garip İçin" başlıklı yeni bir yazı ekledi; 1941 önsözünü de kendi değişen görüşlerine göre elden geçirdi. Dört yıl önce kesin hükümlerle kurulmuş metnin bazı yerlerinin fazla keskin olduğunu kabul etti. Manifestoyu yazan adam, manifestonun ilk düzeltmenidir. Ortak kitap dağılmış, ortak cephe bireysel yollara ayrılmıştı.

Garip'ten sonraki dokuz yıl, Orhan Veli için edebî zaferle maddi darlığın aynı anda yaşandığı bir dönemdir.

1942'de askere alındı ve askerliği 1945'e kadar sürdü; savaş yıllarında silah altındaki süreler uzundu. Döndükten sonra Milli Eğitim Bakanlığı'nın Tercüme Bürosu'nda çalışmaya başladı. Burası dönemin en verimli çeviri atölyesiydi; dünya klasikleri Türkçeye oradan aktarılıyordu. Orhan Veli 1947'de bu görevden ayrıldı; ayrılma gerekçesi olarak ortamın antidemokratik havasını gösterdi. Yani düzenli maaşını, bir tercihin bedeli olarak bıraktı.

1948'in sonunda, aralarında Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu kardeşlerin, Abidin Dino'nun, Necati Cumalı'nın ve eski iki arkadaşının bulunduğu bir çevreyle bir dergi çıkarmaya karar verdi. Yaprak, 1 Ocak 1949'da çıktı, 15 Haziran 1950'ye kadar iki haftada bir yayımlandı ve 28 sayı sürdü. Adı gibiydi: parasızlıktan tek yapraktan ibaretti. Orhan Veli dergiyi ayakta tutmak için cebindekini, hatta anlatılanlara göre paltosunu satacak kadar zorlandı. 28 sayının sonunda dergi kapandı.

10 Kasım 1950'de Ankara'daydı. Yürürken belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başını çarptı. Ciddiye alınacak bir şey görünmüyordu; iki gün dinlendi, sonra İstanbul'a geçti. 14 Kasım'da bir dostunun evinde yemekteyken fenalaştı. Hastaneye kaldırıldı ve önce alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi edildi. Asıl teşhis, beyin kanaması, sonradan kondu. Aynı gece komaya girdi ve saat 23.20'de öldü. 36 yaşındaydı.

Cenazesi 17 Kasım'da Beyazıt Camii'nden kaldırıldı. Akademisyenlerin, yazarların, ressamların taşıdığı tabut Sirkeci'ye kadar omuzlarda gitti, oradan otomobille Rumelihisarı'ndaki Aşiyan Mezarlığı'na götürüldü. Mezarı için Kaynak ve Varlık dergileri bir kampanya başlattı; tasarımını ressam Abidin Dino yaptı, taşı Nevzat Kemâl işledi. Şiirden bütün süsü söküp atmayı savunan adamın mezar taşı, dostlarının elinden çıkma bir sanat eseriydi.

Üçlünün geri kalanı bambaşka yerlere gitti. Oktay Rifat ve Melih Cevdet, Garibin sade ve şakacı dilinde kalmadılar; ikisi de zamanla daha yoğun, daha imgeli, daha kapalı bir şiire yöneldiler. Elli'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni ise büyük ölçüde Garibe karşı bir hamleydi: gündelik dilin, anlaşılırlığın, esprinin şiiri sığlaştırdığını söyleyip dili tersine, olabildiğince kapalı ve çağrışımlı bir yöne çektiler. Yani Garibin yaptığı şey, kendisinden sonraki kuşağın kendisini tanımlamak için itmek zorunda kaldığı duvar oldu. Bir akımın gücünün en sağlam ölçütü budur: yıkılması değil, kendisine karşı çıkmadan yeni bir şey söylenemez hale gelmesi.

Geriye ne kaldı? Kavganın kendisi değil, kavganın sonucu. 1941'den önce Türkçe şiirde bir sınır vardı: bazı kelimeler şiire girer, bazıları girmezdi. Nasır girmezdi, tramvay girmezdi, bir memurun sıkıntısı girmezdi. O sınır kalktı ve bir daha kurulamadı. Bugün Türkçede sokakta konuşulan dille yazılan bir şiiri okurken kimse bunun bir cüret olduğunu düşünmüyor. Bu, bir kitabın kazanabileceği en sessiz zaferdir: kazandığı şey, kazanıldığı unutulacak kadar sıradanlaşır.

İronisi de orada duruyor. Şiirin gündelik hayattan, sokaktan, memurdan, ayak parmağındaki nasırdan yapılabileceğini savunan şair, gündelik hayatın en bayağı tuzaklarından birinde, bir kaldırım çukurunda öldü. Kendi programına fazlasıyla uygun bir son. Mayıs 1941'de açılan cümle, Kasım 1950'de Ankara'da bir çukurla noktalandı; ama o cümlenin açtığı boşluktan Türkçe şiirin geri kalanı geçti.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.