← Nöron Edebiyat

İran'da Satılamaz: Elle Yazılan Kör Baykuş

2026-09-11 · 13 dk

▶ Spotify’de dinle

Sadık Hidayet'in 1936'da Bombay'da kendi eliyle yazıp yalnızca elli nüsha çoğalttığı ve üzerine İran'da

kör baykuşsadık hidayetiran edebiyatıyasaklı kitapbombay 1936

Bölüm metni

Bir yazar kitabını bitirdiğinde matbaaya gitmedi; kaleme sarılıp elli kopyasını tek tek eliyle yazdı. Sonra kapağa kendi eliyle şu damgayı vurdu: "İran'da basılması ve satılması yasaktır." Ülkesinin okumasını yasaklayan kişi, sansür değildi — yazarın kendisiydi.

1927 yazında, Paris'in doğusunda akan Marne Nehri'nin sularına 24 yaşında bir genç adam bıraktı kendini. Yüzmeyi biliyordu; ama o gün yüzmemek için gitmişti oraya. Sudan bir balıkçı teknesi çıkardı onu. Teknedekiler ıslak, ince yapılı, kalın gözlüklü bir yabancı gördüler; belki de Doğulu bir öğrenci sandılar. Yanılmıyorlardı. Adı Sadeq Hedayat'tı; Türkçede bilineceği adla Sadık Hidayet. O an, İran edebiyatının bütün seyrini değiştirecek kitabı henüz yazmamıştı.

Hidayet, 17 Şubat 1903'te Tahran'da doğdu. Ailesi devlete valiler, elçiler, askerler yetiştirmiş köklü bir aileydi; şair ve tarihçi Rıza Kulı Han Hidayet'in soyundan geliyordu. Yani sarayın gölgesinde, kitaplı bir evde büyüdü. Tahran'ın ünlü okulu Dar ül-Fünun'a girdi, gözlerindeki rahatsızlık yüzünden ayrıldı, eğitimini şehirdeki Fransız okulu Saint-Louis'de tamamladı. Fransızca orada girdi hayatına; Avrupa edebiyatı da orada. 1925'te devlet bursuyla Avrupa'ya gönderildi.

Burs, ondan bir mühendis yapmak istiyordu. Belçika'da başladığı mühendisliği bir yıl sonra bıraktı. Fransa'ya geçti, önce mimarlığa, sonra diş hekimliğine yazıldı; ikisini de bitirmedi. Bunun yerine Paris kütüphanelerinde eski İran metinlerini kurcaladı, Avrupa edebiyatını okudu, garip ilgiler edindi. Et yemeyi bıraktı ve 1927'de Berlin'de küçük bir kitapçık yayımladı: vejetaryenliğin yararlarını anlatan, insanın hayvana yaptığı şeyi ahlaki bir mesele olarak ele alan bir metin. 24 yaşında bir öğrencinin böyle bir kitapçık yazması, o dönem için tuhaf bir işaretti; Hidayet'in kafası daima ölümle, bedenle, çürümeyle meşguldü.

O yıllarda Thérèse adında bir kadınla ilişkisi oldu. Sonu iyi gitmedi. Ardından Marne geldi. Kurtarıldı, sudan çıkarıldı, hayata geri döndürüldü ve bunun için kimseye teşekkür etmedi. Bu, hayatı boyunca defalarca döneceği bir eşiğin ilk geçilişiydi.

1930 yazında İran'a diplomasız döndü. Ailesinin çevresi ona iş buldu: Bank Melli'de, yani İran Milli Bankası'nda memurluk. Hidayet bu işten nefret etti. Hesap defterlerinin başında geçen saatleri, yaptığı en boş uğraş olarak andı; sonraki yıllarda başka dairelerde de benzer masalara oturdu, hiçbirinde tutunmadı. Gerçek hayatı mesai dışındaydı. Tahran'da Bozorg Alavi, Mesud Ferzad ve Müçteba Minovi ile bir araya geldi; kendilerine Rab'a, yani Dörtler adını verdiler. Dönemin saygın, geleneksel edebiyat çevrelerine karşı, nesirde gündelik dili savunan, Batı'dan gelen yeni türleri Farsçaya taşımak isteyen küçük ve alaycı bir kümeydi bu. Hidayet o yıllarda ilk kitaplarını çıkardı: Diri Gömülen, ardından Üç Damla Kan. İran okurları modern anlamda bir öykücüyle ilk kez karşılaşıyordu.

Ama çekmecesinde başka bir şey vardı. 1930'ların başında yazmaya başladığı, kendisinin de nereye koyacağını bilemediği bir metin. Ne öyküydü ne roman; bir sayıklamaya, bir itirafa, bir afyon rüyasına benziyordu. Ve İran'da basılmasının imkânı yoktu. Rıza Şah döneminin basın denetimi sıkıydı, yayınlanacak her şey bir süzgeçten geçiyordu; 1930'ların ortasında Hidayet'in bir daha yayın yapmayacağına dair söz vermek zorunda kaldığı bile aktarılır. Metin çekmecede kaldı. Sonra, 1936'da, Bombay'dan bir davet geldi.

Davet eden, arkadaşı ve sonradan biyografisini de yazacak olan Şin Partov'du; Bombay'daki İran konsolosluğunda görevliydi. Ortada pratik bir gerekçe de vardı: şehirde çekilmekte olan bir filmin Farsça metnine bakacak biri aranıyordu. Hidayet gemiye bindi. Bombay'ın Colaba semtinde Partov'la aynı evi paylaştı. Hint yazlarının ağır nemi, deniz kokusu, kalabalık; hepsi ona Tahran'ın memur masasından uzak, tuhaf bir hafiflik verdi.

Bombay'da onu asıl tutan şey Parsiler oldu. Yüzyıllar önce İran'dan Hindistan'a göç etmiş Zerdüşt topluluğu, Hidayet'in yıllardır uzaktan sevdiği eski İran'ın yaşayan kalıntısıydı. Parsi bilgin Bahramgur Tahmuras Anklesaria'nın yanında Orta Farsça, yani Pehlevi dili çalıştı. Bu, bir merak değil bir disiplindi; İran'a döndüğünde Pehlevi metinlerini yeni Farsçaya çevirecekti. Sasani dönemine ait o kuru, ağırbaşlı dille uğraşırken, aynı evde, aynı aylarda, bambaşka bir şeyi de tamamlıyordu.

Çekmeceden çıkardığı metni bitirdi. Sonra bir matbaaya gitmedi. Mumlu teksir kâğıdı aldı; metnin tamamını, kelime kelime, kendi eliyle o kâğıtlara yazdı. Teksir makinesinden 50 nüsha çoğalttı. Zımbaladı. Ortaya, matbaa işi olmayan, ciltsiz, ince bir kitapçık çıktı: yazarının el yazısıyla dolaşıma giren bir roman. Kapağın içine bir not düştü; kitabın İran'da basılmasının ve satılmasının yasak olduğunu bildiren bir ibare.

Bu notun en çarpıcı yanı şu: onu bir sansür kurulu koymamıştı. Yazarın kendisi koymuştu. Hidayet, kitabı İran'a göndermenin tek yolunun bunu baştan ilan etmek olduğunu biliyordu. Nüshaları Tahran'daki dostlarına, birkaçını da yurt dışına postaladı. Kimse ondan izinsiz çoğaltmasın, kimse satmaya kalkıp başını belaya sokmasın diye. Bir kitabın kendi doğum belgesine kendi yasağını yazması, edebiyat tarihinde sık rastlanan bir şey değildir. Kitabın adı Buf-i kûr'du; yani Kör Baykuş.

Peki o 50 kitapçığın içinde ne vardı? Anlatıcı, kalemdanların, yani kalem kutularının kapaklarına resim yapan bir adamdır. Antik Rey şehrinin harabelerinin yakınında, kendi eliyle seçtiği bir yalnızlığın içinde yaşar. Kitap, insanın ruhunu cüzam gibi, sessizce, yalnızlık içinde kemiren yaralar olduğunu söyleyen bir cümleyle açılır ve bu cümle bütün metnin havasını kurar. Anlatıcı tek bir sahneyi tekrar tekrar çizmektedir: bir servi ağacının altında yaşlı bir adam ve ona bir çiçek uzatan, siyahlar içinde bir kız. Derken o sahne odasının duvarındaki bir delikten gerçek olarak görünür; kız eve gelir, yatağa uzanır, ölür. Sonrası bir kâbusun mantığıyla akar: cesedin parçalanması, bir arabacının çektiği eski bir ölü arabası, harabelerde açılan mezar, topraktan çıkan asırlık bir testi ve testinin üstünde, az önce ölen kızın gözleri.

Kitabın ikinci yarısında zemin kayar. Aynı sesi duyarız, ama bu kez eski bir çarşı kentinde, hasta yatağında, afyonun içinden konuşan biridir. Yazdıklarını okuyanın kim olduğunu söyler: duvardaki kendi gölgesi. O gölge bir baykuşa benzemektedir ve yazılanları omzunun üstünden okumaktadır. Romanın adı oradan gelir. Bu ikinci bölümde ilk bölümün bütün figürleri değişmiş halleriyle geri döner; siyahlı kız anlatıcının karısına, servi altındaki yaşlı adam hurdacı bir ihtiyara dönüşür. Adam karısından iğrenir, ona ulaşamaz, onu bir yandan da saplantıyla ister. Sonunda kendisi o hurdacı ihtiyarın ta kendisine dönüşür. Kim kimin gölgesidir, hangi yarı gerçektir; kitap bunu söylemez. İki yarı birbirinin aynasıdır ve ayna kırıktır.

Bunun neden Tahran'da basılamayacağını anlamak için metni açmak yeterli. Afyon, şiddet, cinsellik, delilik, çürüyen bedenler. Ama asıl mesele daha derinde. Rıza Şah dönemi, İran'ın kadim geçmişini bir gurur kaynağı, bir ulusal diriliş hikâyesi olarak kuruyordu. Hidayet'in kitabındaki kadim İran ise bir mezarlıktır; harabe, testi, kemik ve toprak. Aynı geçmişe bakıp bambaşka bir şey görüyordu.

Hidayet 1937'nin sonunda Tahran'a döndü ve kitabı yine çekmeceye kaldırdı. Bekleyiş dört yıl sürdü. Eylül 1941'de Rıza Şah tahttan indirildi, ülke müttefik işgaline girdi, basın üstündeki baskı bir anda gevşedi. O yılın sonunda Kör Baykuş, Tahran'da çıkan İran gazetesinde tefrika edildi. Bombay'da 50 kişiye ulaşan metin, artık gazete bayilerindeydi. Genç yazar kuşağı için bu bir kırılmaydı; Farsçanın modern bir iç sesle, sayıklayan, kuşkulu, bölünmüş bir bilinçle konuşabileceği görülmüştü.

Hidayet'in izleyen on yılı ise tersine bir eğri çizdi. Savaş sonrası İran'ın siyasi kargaşasından, kendi ülkesinin gidişatından derin bir hayal kırıklığı duydu. Mektuplarında memleketini ağır, alaycı adlarla anıyordu. Kafka'yı Farsçaya taşıyanların başında geldi; 1948'de Kafka'nın Mesajı adlı uzun bir deneme yazdı. Bir yandan içki, bir yandan sağlık sorunları, bir yandan para sıkıntısı. Yazdıklarının çoğunu yayımlamaz oldu.

1950'nin sonunda, hastalık iznini ve biriktirdiği son parayı kullanarak Paris'e gitti. Yirmi yıl önce öğrenci olarak yaşadığı şehirde bu kez bir otel odasından ötekine dolaştı, sonunda şehrin kuzeyinde, Championnet Sokağı'ndaki 37 numaralı binada küçük bir daire tuttu. Ölümünden birkaç gün önce yayımlanmamış bütün müsveddelerini yırttı; odada yakılmış kâğıtlar bulundu. 9 Nisan 1951'de kapıların ve pencerelerin bütün aralıklarını pamukla tıkadı ve havagazı vanasını açtı. Cenaze masrafları için ayırdığı 100 bin frangı, kimse aramak zorunda kalmasın diye görünür bir yere bırakmıştı. Geride kalan kısacık notta, gittiğini ve kalp kırdığını, hepsinin bu kadar olduğunu yazıyordu. Père Lachaise Mezarlığı'na gömüldü. Marne'da başlayan hikâye, aynı şehirde, 24 yıl sonra kapandı.

Kitabın hikâyesi ise onunla kapanmadı. 1953'te Roger Lescot'nun Fransızca çevirisi yayımlandı ve Kör Baykuş, Paris'in gözünde bir anda Doğu'dan gelen egzotik bir merak olmaktan çıktı. Sürrealizmin kurucu ismi André Breton onu sürrealizmin klasikleri arasında saydı; başyapıt diye bir şey varsa bunun o olduğunu söyledi. 1957'de D. P. Costello'nun çevirisiyle İngilizceye geçti. Türkçeye 1977'de Behçet Necatigil kazandırdı; Varlık Yayınları'ndan çıkan bu çeviri bugün Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmaya devam ediyor. Kitabın etrafında zamanla bir de efsane oluştu: okuyanı intihara sürüklediği söylentisi. Hidayet'in kendi sonu bu söylentiyi besledi; kitabın gerçek gücü ise o ucuz uğursuzlukta değil, bir insanın kendi zihninin içine kilitlendiğinde dilin nasıl davrandığını göstermesinde.

Ve o kapak içine düşülen not, tuhaf bir inatla geri döndü. Kör Baykuş, İran'da hiçbir zaman tam anlamıyla rahat bir kitap olamadı. 2005'te Tehran Uluslararası Kitap Fuarı'nın 18.'sinde satışına izin verilmedi; ertesi yıl yaşanan yayın izni taramalarında sansürsüz baskısının önü kapandı. Yayıncılar ve Hidayet'in ailesi metnin bütünüyle basılması için uğraştı, sonuç alamadı. Bugün kitap İran'da büyük ölçüde elden ele dolaşıyor: fotokopiyle, taranmış dosyalarla, telefonlardan okunan metinlerle. 1936'da Bombay'da bir odada mumlu kâğıda el yazısıyla geçirilen ve 50 nüsha çoğaltılıp posta ile gönderilen bir kitap, doksan yıl sonra yine aynı şekilde, resmî olmayan yollardan ulaşıyor okuruna. Yazarın kendi eliyle koyduğu yasak, zamanla kitabın kaderi oldu.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.