← Nöron Edebiyat

Mantar Kaplı Oda: Proust'un Zamanla Yarışı

2026-09-10 · 17 dk

▶ Spotify’de dinle

Marcel Proust'un astım yüzünden duvarları mantarla kaplanmış bir odada, gündüz uyuyup gece yazarak on üç yılda ürettiği Kayıp Zamanın İzinde'nin hikâyesi; ilk cildin bütün yayıncılarca reddedilip yazarın kendi parasıyla bastırılması, André Gide'in reddedip sonra özür dilemesi, 1919 Goncourt skandalı ve son üç cildin yazar öldükten sonra yayımlanması.

proustkayıp zamanın izindefransız edebiyatıroman tarihigoncourt

Bölüm metni

Kırk yaşında bir adam, yatak odasının duvarlarını mantar levhalarla kaplatıyor: ne ses girecek ne toz. Elindeki müsveddeyi Paris'in bütün yayıncıları geri çevirmiş, biri "bir beyefendinin uyumadan önceki otuz sayfası kimin umurunda" diye yazmış. O oda on üç yıl boyunca kapanmayacak ve içeriden çıkan şey, romanın ne olabileceğine dair fikri baştan yazacak.

1881 baharında, Paris'in batısındaki Boulogne Ormanı'nda bir aile gezintiye çıkmıştı. Havada çiçek tozu vardı, hava ılıktı, ağaçların altındaki yollar kalabalıktı. Ailenin büyük oğlu, 9 yaşındaki çocuk, birden yürüyemez oldu. Nefesi kesildi, yüzü morardı, göğsünden ıslık gibi bir ses çıkmaya başladı. Babası onu kucağına aldığında adamın aklından geçen şeyi tahmin etmek zor değil: bu çocuk yaşamayabilir.

Babanın adı Adrien Proust'tu ve bu, sıradan bir baba paniği değildi. Adrien Proust Fransa'nın en tanınmış hekimlerinden biriydi; koleranın Doğu'dan Avrupa'ya nasıl yayıldığını inceleyen, sınırlarda karantina hatları kurulmasını savunan bir salgın uzmanıydı. Hayatını, hastalığın önüne set çekmeye adamıştı. Kendi evinde, kendi oğlunun ciğerlerinde ise durduramadığı bir şey vardı. O gün başlayan astım, Marcel Proust'un yanında 41 yıl kalacak, hayatının her kararını sessizce o belirleyecekti.

Ev, Paris burjuvazisinin tam ortasındaydı. Anne Jeanne Weil, Alsace kökenli, varlıklı ve son derece kültürlü bir Yahudi ailedendi; Fransız klasiklerini ezbere bilir, oğluna mektup yazma sanatının inceliklerini öğretirdi. Marcel Katolik olarak vaftiz edildi, ama annesinin dünyasıyla arasındaki bağ ömrü boyunca kopmadı. Onu uyutmak için gece odasına gelen annenin öpücüğü, kırk yıl sonra dünya edebiyatının en ünlü sahnelerinden birine dönüşecekti.

Aradaki yıllarda ise, dışarıdan bakan hemen herkesin gördüğü şey şuydu: yeteneği olduğu söylenen, ama hiçbir şeyi bitiremeyen zarif bir genç adam. Condorcet Lisesi'ni bitirdi, Orléans'da bir yıl askerlik yaptı, hukuk ve felsefe diplomaları aldı. Ailesini yatıştırmak için Mazarine Kütüphanesi'nde maaşsız bir memurluğa girdi ve o kadar çok izin kullandı ki sonunda görevden düştü. Bir mesleği olmadı. Ailesinin parası vardı, o da o parayla salonlara gitti.

Ve salonlarda gerçekten iyiydi. Madame Straus'un, yani besteci Bizet'nin dul eşinin evinde, Kontes Greffulhe'ün ışıltılı davetlerinde, Robert de Montesquiou'nün çevresinde yıllarca dolaştı. Dinledi. Bir kontesin, hizmetçisinden söz ederken sesinin nasıl inceldiğini; bir generalin, adını hatırlamadığı birini selamlarken gözlerinin nasıl bir an boşaldığını; bir salonun, aslında kimi dışarıda bıraktığı için var olduğunu fark etti. Çevresindekiler bunu bir merak sanıyordu. Aslında not tutuyordu.

1896'da ilk kitabı çıktı: Les Plaisirs et les Jours, yani Zevkler ve Günler. Kitap adeta bir lüks eşyaydı; önsözünü dönemin en ünlü yazarlarından Anatole France yazmıştı, resimlerini sosyetenin gözde ressamı Madeleine Lemaire yapmıştı, fiyatı sıradan bir romanın birkaç katıydı. Neredeyse hiç satmadı. Eleştirmenler, zengin bir züppenin kendine hediye ettiği bir ıvır zıvır muamelesi yaptı. Yazar Jean Lorrain'in yazdığı iğneli bir yazı işi öyle bir yere götürdü ki, 1897 kışının bir sabahı Proust kendini Paris dışında, tabancayla düello ederken buldu. İki el ateş edildi, kimse yaralanmadı. Kimse edebiyat da bulmadı.

Ardından bir roman denedi. Yıllarca üstünde çalıştı, bin sayfaya yaklaştı, adı Jean Santeuil'dü ve bitiremedi. Elindeki malzeme doğruydu; kendi çocukluğu, kendi salonları, kendi aşkları oradaydı. Ama biçim yanlıştı: her şeyi dışarıdan, üçüncü tekil şahısla anlatıyordu, sayfalar birbirine tutunmuyordu. Müsveddeyi bir çekmeceye koydu. O metin ancak Proust öldükten otuz yıl sonra basılacaktı.

Otuzlu yaşlarını, İngiliz sanat eleştirmeni John Ruskin'i Fransızcaya çevirerek geçirdi. Tuhaf bir seçimdi, çünkü İngilizcesi bu işe yetmiyordu; annesi metni kelime kelime çıkarıyor, o da bu ham çeviriyi Fransız düzyazısına dönüştürüyordu. İki kitap yayımladı ve bu çıraklık ona bir şey öğretti: bir sanat yapıtının önünde durup gördüğünü kelimeye çevirmeyi.

Sonra iki ölüm geldi. Babası 1903'te, evinde bir kriz sonucu. Annesi 1905'te. Anneyle oğul arasındaki bağın ne kadar sıkı olduğunu bilenler bile onun bu kadar dağılacağını beklemiyordu. Aylarca uyuyamadı, kimseyi görmek istemedi, sonunda bir kliniğe yattı ve haftalarca orada kaldı. Klinikten çıktığında 34 yaşındaydı, ortada tek bir tamamlanmış eseri yoktu ve tanıdıklarının çoğu için hikâyesi bitmişti.

1906 aralığında, ailesinden kalan parayla Paris'in merkezinde bir daireye taşındı: Haussmann Bulvarı 102 numara. Daire, akrabalarına ait bir binadaydı; büyüdüğü eşyalar, annesinin mobilyaları oraya taşındı. Kendisi bu daireyi hiç sevmedi. Yine de gitmedi, çünkü mesele beğeni değildi. Mesele, dışarıyı kapatmaktı.

Sorun basitti ve çözümsüzdü. Astım nedeniyle temiz hava onun için tehditti; çiçek kokusu, toz, rüzgâr, hatta yakında yapılan bir tamirat krizi başlatabilirdi. Ve yazmak için, gündüzleri araba sesleriyle, komşu dairelerin çekiçleriyle, avludaki konuşmalarla dolu bir binada sessizliğe ihtiyacı vardı. 1910'da odasının duvarlarını mantar levhalarla kaplattı. Fikir yeni değildi; sesten kaçan bir başka Parisli yazar aynı şeyi yapmıştı. Ama Proust'un elinde bu, bir konfor ayarı olmaktan çıkıp bir yaşam biçimine dönüştü.

Odanın perdeleri kapalıydı. Eve canlı çiçek girmezdi. Kışın soba yakılmazdı, çünkü duman krize yol açardı; adam kat kat yün kazakla, yorganların altında, dizlerinin üstüne koyduğu defterlere yazardı. Nefesi daraldığında tozunu yaktığı ilaçlar odayı isli bir buğuyla doldururdu. Gündüz uyur, akşamüstü uyanır, geceyi çalışarak geçirirdi. Kahveyle uyanıp ilaçla uyuyan, saatleri tersine çevrilmiş bir hayat.

Bu evin içinde tek bir düzenli insan sesi vardı: Céleste Albaret. Taşradan gelmiş genç bir kadındı, önce ufak işler için tutuldu, sonra evin tamamını üstlendi ve Proust'un ölümüne kadar yanında kaldı. Görevi, gecenin herhangi bir saatinde çalan zili duymak, kahveyi tam istendiği gibi getirmek ve gerektiğinde saatlerce yatağın ayakucunda oturup dinlemekti. Yıllar sonra, 82 yaşındayken, o odada gördüklerini anlatan bir kitap yazdıracaktı; Proust'un son yıllarına dair bildiklerimizin büyük kısmı ona borçlu.

Mantarın ardında olan şey ise şuydu. 1908 ile 1909 arasında Proust, ünlü eleştirmen Sainte-Beuve'e karşı bir deneme yazmaya girişti. Sainte-Beuve, bir eseri anlamak için yazarın hayatını, alışkanlıklarını, sofra sohbetlerini bilmek gerektiğini savunuyordu. Proust buna itiraz etti: kitabı yazan benlik, salonda konuşan benlik değildir; kitap, insanın kendi içine indiği yalnızlıkta, bambaşka bir benlik tarafından yazılır. Bu itiraz, bir deneme olarak başladı, araya kurgusal sahneler girdi, deneme genişledi, kabardı ve bir gün yazarın elinde deneme değil roman kaldı. Kendi savunduğu şeyi kanıtlamak için, o benliğin inebileceği en derin yere inecekti.

Malzeme hazırdı: salonlarda tuttuğu notlar, çocukluğunun taşra kasabası, annesinin öpücüğü, yarım kalmış romanının enkazı. Yeni olan şey biçimdi. Anlatıcıyı birinci tekil şahsa çevirdi, ama bu anlatıcıyı kendisiyle tam olarak örtüştürmedi. Ve romanı, bir olay dizisi üstüne değil, hafızanın çalışma biçimi üstüne kurdu: bir tat, bir koku, ayağın kaldırıma takılışı gibi tesadüfi bir duyum, kaybedildiği sanılan bir geçmişi olduğu gibi geri getirebiliyordu. İlk taslaklarda o tat, bala batırılmış bir peksimetti. Sonra bir çay fincanına batırılmış madlen kurabiyesi oldu ve edebiyat tarihinin en çok anılan birkaç sayfasından biri haline geldi.

Yazma biçimi de olağandışıydı. Okul defterlerini doldurdu, sonra daktilo edilmiş metinlerin kenarlarına eklemeler yaptı; eklemeler kenara sığmayınca kâğıt şeritleri sayfaya yapıştırdı, o şeritlere yeni şeritler ekledi. Bu yapıştırma parçalara Fransızcada "paperole" deniyor. Bazıları açıldığında neredeyse iki metre uzuyordu. Metin, bir el yazması olmaktan çıkıp organik bir şeye, sürekli büyüyen bir dokuya dönüştü. Ve önemli bir şeyi çok erken yaptı: romanın son bölümünü, ilk bölümüyle neredeyse aynı dönemde yazdı. Nereye varacağını biliyordu; arayı doldurmak on yıldan uzun sürecekti.

1912'de ilk cilt yayımlanabilir haldeydi. Proust'un onu yayınevlerine göndermesiyle başlayan süreç, edebiyat tarihinin en ünlü ret zinciri oldu. Bir yayınevinin okuru, yüzlerce sayfayı bitirdiğinde kitabın neyle ilgili olduğunu hâlâ anlamadığını yazdı. Bir başka yayınevinin müdürü, bir beyefendinin uykuya dalmadan önce yatakta nasıl dönüp durduğunu anlatmak için otuz sayfa harcamasını kavrayamadığını bildirdi. En ağırı, dönemin en saygın edebiyat çevresi olan Nouvelle Revue Française'den, yani Yeni Fransız Dergisi'nden geldi. Kararı veren isimlerin başında André Gide vardı. Gide metni doğru dürüst okumadı; şöyle bir karıştırdı, düşes adları ve salon sahneleri gördü, yazarı da zaten sosyetenin amatörü olarak tanıyordu. Reddetti.

Sonunda kitabı, masrafını kendi cebinden ödemeyi kabul ederek bastırdı. Du côté de chez Swann, yani Swann'ların Tarafı, 1913 kasımında, yaklaşık 1750 nüshalık bir baskıyla yayımlandı. Yazarı 42 yaşındaydı ve o cildin kapağında, arkadan gelecek olan dev yapının adı duruyordu: À la recherche du temps perdu, yani Kayıp Zamanın İzinde.

İki ay sonra Gide ona bir mektup yazdı ve o reddi derginin en büyük hatası, kendi hayatının da en yakıcı pişmanlıklarından biri olarak nitelendi. Ama araya başka bir şey girdi. 1914 baharında, Proust'un yakın olduğu, bir dönem şoförlüğünü ve sekreterliğini yapan genç adam Alfred Agostinelli, Akdeniz kıyısında bir uçak kazasında öldü; bu ölümün bıraktığı boşluk, romandaki kıskançlık ve kayıp bölümlerini besleyecekti. Aynı yazın sonunda savaş başladı. Yayıncılık durdu, matbaalar kapandı, ikinci cildin baskısı yarıda kaldı.

Ve Proust, kimsenin kitabını basamayacağı o dört yılı, kitabını büyütmek için kullandı. Üç cilt olarak tasarlanan roman, savaş bittiğinde yedi cilde çıkmıştı. Kaybedilen zaman, tam da beklemeye zorlandığı yıllarda ona en çok verimi veren şey oldu.

1919 haziranında Proust, altı yıllık sessizliği bir anda kırdı: aynı ay üç kitabı birden çıktı. Bunlardan biri Kayıp Zamanın İzinde'nin ikinci cildiydi, À l'ombre des jeunes filles en fleurs, yani Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde.

Aralıkta Goncourt Akademisi toplandı. Fransa'nın en itibarlı edebiyat ödülü olan Goncourt Ödülü, geleneğe göre genç ve yeni yazarları öne çıkarmak içindi. Kürsüde iki isim vardı. Biri, savaşta siperlerde bulunmuş 30'lu yaşlarındaki Roland Dorgelès'ydi; kitabı Les Croix de bois, yani Tahta Haçlar, cephedeki askerleri anlatıyordu ve ülke o yarayı henüz sarmamıştı. Diğeri, 48 yaşında, varlıklı, yıllardır evinden çıkmayan Proust'tu. Oylama 6'ya karşı 4 sonuçlandı ve ödül Proust'a gitti.

Patlayan tartışma, ödülün kendisinden büyük oldu. Gazetelerde, gençlere ayrılmış bir ödülün orta yaşlı ve zengin bir adama verildiği yazıldı; savaşın acısını anlatan kitabın, bir salon romanına yenildiği söylendi. Dorgelès'nin yayıncısı, kitabın üstüne, Goncourt'da 10 oyun 4'ünü aldığını duyuran bir bant geçirdi. Ödülün parası 5000 franktı ve Proust'un ona ihtiyacı yoktu. İhtiyacı olan şey başkaydı: yirmi yıldır ciddiye alınmayan adam, bir gecede Fransız edebiyatının merkezine oturdu. Gazeteciler kapısına dayandığında, evin kadını onlara efendisinin uyuduğunu söylemek zorunda kaldı.

Ünle birlikte, ironik biçimde, oda da kayboldu. Aynı yıl bina el değiştirince Proust Haussmann Bulvarı'ndan çıkmak zorunda kaldı; birkaç geçici adresten sonra Hamelin Sokağı'ndaki son dairesine yerleşti ve mantar duvarlar orada tekrar kurulmadı. Artık gürültüye karşı korunmaya değil, zamana karşı korunmaya ihtiyacı vardı ve öyle bir levha yoktu.

1921 mayısında, yıllardır neredeyse hiç çıkmadığı evden çıkıp bir Hollanda resmi sergisine gitti. Görmek istediği tek şey vardı: Vermeer'in Delft manzarası. Merdivenlerde başı döndü, duvara tutundu, ayakta kalmayı başardı ve tabloya baktı. Eve döndüğünde bu sahneyi romanına yerleştirdi. Kitabındaki yazar karakteri Bergotte, bir sergide aynı tablonun önünde, duvardaki küçük bir sarı boya lekesinin kusursuzluğunu fark eder ve orada yığılır. Proust kendi çöküşünü aldı ve doğrudan metnin içine koydu.

1922 ilkbaharında, bir gece, Céleste'e söylediği cümle bugün onun hakkında anlatılan her hikâyenin sonunda yer alır: o gece "son" kelimesini yazdığını, artık ölebileceğini söyledi. Roman bitmişti. Bitmemiş olan, ciltlerin düzeltilmesiydi; ve o düzeltmeleri yaparken sağlığı hızla kötüleşti.

Sonbaharda üşüttü, üşütme bronşite, bronşit zatürreye döndü. Doktorları, aralarında hekim olan kardeşi Robert de vardı, hastaneye yatmasını istedi; kabul etmedi. Yatağından kalkmayı reddettiği son günlerde bile çalıştı: kitabındaki yazarın ölüm sahnesine, kendi bedeninde o sırada olup bitenlerden aldığı ayrıntıları ekletti. Kendi ölümünü not alarak öldü. 18 Kasım 1922'de, 51 yaşında, Hamelin Sokağı'ndaki dairede hayatını kaybetti. Père-Lachaise Mezarlığı'na, ailesinin yanına gömüldü.

Geriye, üstü yapıştırılmış kâğıtlarla kabarmış bir müsvedde yığını kaldı. Kardeşi Robert, kalan üç cildi tek tek yayına hazırladı; sonuncusu ancak 1927'de, yazarın ölümünden 5 yıl sonra çıktı. El yazmalarının bilimsel biçimde okunması ise onlarca yıl daha sürdü; 1980'lerin sonunda yayımlanan eleştirel basımlarla metnin bazı bölümleri yeniden kuruldu. Kitap, yazarından sonra da büyümeye devam etti.

Bugün, o mantar kaplı odanın mobilyaları ve duvar panolarının bir bölümü Paris'te Carnavalet Müzesi'nde sergileniyor. İnsanlar cam bölmenin ardındaki dar yatağa, üstünde defterlerin durduğu masaya bakıyor ve genellikle aynı şeyi düşünüyor: bu bir hastalık odası mı, bir çalışma odası mı. İkisi birden. Proust'un yaptığı şey, hastalığı bir mazeret olmaktan çıkarıp bir yönteme dönüştürmekti. Dünyayla arasına koyduğu mesafe, dünyayı görmesini sağlayan mercek oldu.

Bıraktığı miras yalnızca bir başyapıt değil, romanın ne yapabileceğine dair bir genişlemedir. Ondan sonra bir romanın, bir olay örgüsünü izlemek yerine bir bilincin zaman içinde nasıl dağıldığını ve nasıl toparlandığını izleyebileceği anlaşıldı; hafızanın bir arşiv değil, kontrolümüz dışında çalışan bir mekanizma olduğu fikri edebiyatın ortak malı haline geldi. Türkçede de tam metin olarak okunabiliyor; Roza Hakmen'in yıllara yayılan çevirisiyle yedi cildin tamamı 1990'ların ikinci yarısından itibaren yayımlandı.

Ve şu ayrıntı, hikâyenin en sadık özeti gibi duruyor. Proust'un 13 yıl boyunca karanlıkta, kat kat yünle sarınmış halde yazdığı o dev metnin en son kelimesi, tesadüf değil, tercihti. Roman, "zaman" kelimesiyle biter.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.